Adalet, ihlas ve samimiyet

  • GİRİŞ01.05.2026 09:14
  • GÜNCELLEME01.05.2026 09:14

Devlet törenlerinde kürsüye çıkan biri, genellikle iki şey yapar: sözün beklenenini söyler, beklenen yerde bitirir. Teşekkürler, istatistikler, hedefler, alkışlar. Protokol bu ritüeli mükemmel işletir. Söylenenler çoğu zaman hafızalarda bile yer bulmadan unutulur.
Ya da tam tersi olur. Bir anda salonun büyüklüğünü, koltuğun ağırlığını, önündeki kalabalığı unuttuğunu hissedersiniz. Dinlersiniz ve içinizde bir şey titrer: "Bu adam gerçekten buna inanıyor." Ben bu hissi ilk kez Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya'nın kuruluş yıldönümü konuşmalarında yaşadım. Ve yüreğim titredi.

Türkiye'de resmi bir törende, yüzlerce davetlinin önünde bir devlet yetkilisinin ahiret hesabından söz etmesi sıradan değildir. Özkaya bunu söylerken sözü diplomatik bir muğlaklığa gömmez. Açıkça söyler: "Bazıları her şeyi dünyada istiyor; hem hesabını ahirete bırakarak hem de ahirette sorulacak hesabı hafife alarak. Oysa bir şekilde bu dünyada kurtarmış olmak, ahiret hesabının da kurtarıldığı anlamına gelmez." Bu sözler bir vaaz değildir. Pozitif hukukun ulaşamadığı yere uzanan bir hukuk felsefesidir. Dosyanı kapattın, denetim mekanizmalarını geçtin yine de vicdan mahkemesinde mahkûm olabilirsin. Ve onun ardından bir mahkeme daha var.

Bu sözlerin ardında, sıradan bir dini referans değil, derin bir varoluşsal sorumluluk anlayışı yatmaktadır. Özkaya'nın konuşmasında yer verdiği dua bu bakımdan son derece çarpıcıdır: "Haram helal ver Allah'ım / Yiyemezsem al Allah'ım / Aciz kuluna ver Allah'ım / Yarın öte yanda hesabını sor Allah'ım / Ateş topuzu ile kafama vur Allah'ım." Bu dua, bir hâkimin ya da savcının dilinden düşürmemesi gereken bir niyetin, bir teslimiyetin ve aynı zamanda bir cesaretin ifadesidir. Hesabını yalnızca dünya mahkemelerine değil, çok daha yüce bir mahkemeye verecek olan insan gerçek anlamda bağımsızdır. Çünkü kaybedecek bir şeyi yoktur; yalnızca vicdanı ve Rabbi vardır.

Özkaya hâkim ve savcılara şunları söyler: "Yapılan iyilik veya kötülüğün hardal tanesi ağırlığında bile olsa, bir kayanın içinde saklı da olsa... bir gün mutlaka karşımıza çıkacağı ve hesabının sorulacağı unutulmamalıdır." Gerçek mümin, inancını dışlama aracına değil, bütünleştirici bir merciye dönüştürendir. 

Adaletin en sancılı tanımını ise şöyle yapar: "Ana-babaları, kardeşleri aleyhine ya da sevmedikleri, düşman olarak gördükleri kişiler lehine de olsa her daim adaleti ayakta tutmalıdırlar." Sevdiğin için hak vermek kolaydır. Nefret ettiğine hak vermek ise insanın en büyük sınavıdır. 

Özkaya bu adalet anlayışını uluslararası bir çerçeveye taşıdığında sözleri büsbütün ağırlaşır. 37 ülkeden temsilcinin dinlediği salonda, Gazze başta olmak üzere dünyada yaşanan zulümlere değinirken Kur'an-ı Kerim'in İbrahim Suresi'nin 42. ayetini aktarır: "Sakın, Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor." Bu ayeti bir devlet yetkilisinin uluslararası katılımcıların olduğu bir kürsüde, büyük güçlerin temsilcilerinin de bulunduğu bir salonda yüksek sesle okuması; diplomatik nezaket diliyle değil, imanın diliyle konuşmak anlamına gelir. Özkaya konuşmasında zalimlere destek verenlere, gözlerini kapayanlara, sahip oldukları güce güvenenlere doğrudan seslenir. Ve bu cesaret, boş bir retorikten değil, derin bir inançtan beslenmektedir. "Adil olmazsan, hak ile olmazsan, dünyada ne kadar güçlü olursan ol... nihayetinde Cenabı-Allah'ın yanında bir sinek kadar bile olamazsın. Ancak adalet üzere olursan bir gün dünyadaki en süper güç bile senin yanında sinek kadar olur." "En süper güç" ifadesi kasıtlıdır. 

Özkaya bu noktada tarihsel ve dini bir perspektif açar; Firavun, Nemrut ve Karun gibi güç sahiplerinin akıbetini hatırlatır. Bu üç isim, İslam geleneğinde zulüm ve kibrin simgesi olarak yer alır. Firavun'un denizde boğulması, Nemrud'un sivrisineğe yenilmesi, Karun'un hazineleriyle yerin dibine geçmesi... "Güç, adaletli olursa hangi inançtan olursa olsun her şeyi başarır; ancak acımasızca giderse ne kadar büyük olursa olsun, nihayetinde hasmı karınca da olsa yenilir." Bu cümle yalnızca bir inanç ifadesi değil, tarihin özlü bir dersidir. 

Konuşmasında bir de Hazreti Süleyman'a atıf yapar. Bu tercih son derece anlamlıdır. Süleyman Peygamber, İslam ve Yahudi-Hristiyan geleneğinde aynı anda hem büyük bir hükümdar hem de adaletiyle tarihe geçmiş bir peygamberdir. Gücünü zulüm için değil, hakkaniyeti tesis etmek için kullanan bir önder olarak hatırlanır. "Hazreti Süleyman'ın varisi olduklarını düşündükleri halde onun misyon ve adaletine uygun davranmayanlar... bir an önce adalete dönmedikleri takdirde, sahip oldukları güç ve kudretin kısa zamanda ellerinden çıkıp gideceğini... unutmamalıdırlar." Peygamberin mirasını sahipleniyor musun? O zaman o mirasın yükünü de taşımalısın. Güç, sorumlulukla birlikte gelir. Hz. Süleyman'ın her şeye rağmen sırtından atamadığı yük bu idi.

Özkaya konuşmalarında bir başka derin ilkeyi de dile getirir: "Haktan uzak yaşayanın, haksızlıktan yakayı kurtaramayacağını unutmamalıdırlar." Bu, görünürde basit bir cümledir. Ama içinde muazzam bir hakikat barınır. Zulüm, yalnızca zulme uğrayanı değil, zulmeden üstünü de mahveder. İslam ahlak geleneğinde bu ilke çok eski bir köke sahiptir: haksızlık, yapanın ruhunu kemiren bir hastalıktır. Özkaya bu öğretiyi soyut bir nasihat olarak değil, yargı pratiğinin merkezine yerleştirir.

Konuşmasını bir dörtlükle bitirir:

Hak ile Hak olursa bir kişi

Yanlış olmaz hiçbir işi

Hak Mevla yaparsa bir gün teftişi

Acep ne olur yanlış yapanın işi

Cumhurbaşkanı'nın huzurunda, yüzlerce kişinin önünde, devletin zirvesindeki bir kurum başkanı konuşmasını bu dörtlükle kapatıyor. Bu tercih küçük ama muazzam bir şeyi söylüyor: hakikatin bazen düzyazıya sığmadığını biliyor Özkaya. Hukuki dilden, kurumsal dilden, diplomatik dilden sızamayan bir şey bazen yalnızca şiire sığar.

Bu dörtlükteki "Hak" sözcüğü iki anlamlıdır: hem doğruluk, adalet anlamında hak; hem de Allah'ın isimlerinden biri olan El-Hakk. Türk tasavvuf ve halk şiiri geleneğinde bu iki anlam çoğu zaman iç içe geçer. Özkaya bu geleneğe yaslanarak, hukuki bir etkinliği varoluşsal bir çağrıya dönüştürür. Adaletten sapmak, yalnızca hukuku çiğnemek değildir Hak'tan uzaklaşmaktır. Ve Hak'tan uzaklaşanın teftiş günü hesabı çetin olacaktır.

Özkaya'nın sözleri bende derin bir his uyandırdı: şaşkınlık, rahatlama ve hafif bir hüzün. Şaşkınlık çünkü alışılmış değil. Rahatlama çünkü "hâlâ böyle konuşanlar var" dedirtiyor. Hüzün çünkü böyle bir konuşmanın dikkat çekici olması, bunun ne kadar nadir olduğunu hatırlatıyor.

İslam'ın adalet anlayışı, tarih boyunca pek çok düşünür tarafından ele alınmıştır. Ama onun özü belki de şu kadar sade bir cümlede saklıdır: adalet, yalnızca güçlüyü değil zayıfı da, yalnızca yakını değil düşmanı da kapsayan bir ölçüdür. Özkaya'nın konuşmalarında bu ilke somutlaşır. Mizan metaforu, hardal tanesi imgesi, Süleyman'ın adaleti, Firavun'un helâkı... Bunların hepsi tek bir şeye işaret eder: güç geçicidir, adalet kalıcıdır. Ve her mahkemeden daha büyük bir mahkeme kurulacaktır.

Bir Müslüman olarak, bir insan olarak bu sözleri taşıyan insana saygı ve hürmetimi sunuyorum.

Cihad İslam YILMAZ

 

Yorumlar2

  • Osman 3 saat önce Şikayet Et
    Başkanın işlediği Hak, adalet vb. konusunun gündemde kalmasına destek verdiğiniz için teşekkür ederim.
    Cevapla
  • Dertli 4 saat önce Şikayet Et
    Duygularıma tercüman oldunuz diyeceğim ama bu kadar güzel ifade edemeyeceğim kesin. Anayasa mahkemesi başkanı geçen yıl da benzer bir konuşma yaptı. Belli ki samimi dertli biri.
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat