COP31 Antalya: Sözün değil, uygulamanın zirvesi
- GİRİŞ01.05.2026 09:20
- GÜNCELLEME01.05.2026 09:20
Önce en basit haliyle söyleyeyim: COP, Birleşmiş Milletler’in her yıl düzenlediği ve ülkelerin iklim değişikliğiyle ilgili kararlar aldığı en üst düzey toplantı. Açılımı “Taraflar Konferansı”. Karbon salımı, iklim hedefleri, yeşil dönüşüm ve finansman gibi başlıklar burada masaya yatırılıyor.
Tıkanan Süreçten Paylaşılan Liderliğe Giden Yol
COP31 süreci aslında oldukça sıkışık ve belirsiz bir tabloyla başladı. Aynı BM bölgesi içinde hem Türkiye hem de Avustralya ev sahipliği talep edince, normalde işleyen bölgesel dönüşüm dengesi bu kez kilitlendi. İki güçlü adayın geri adım atmaması nedeniyle süreç uzadı; hatta bir ara zirvenin Almanya’nın Bonn kenti gibi alternatif bir şehirde yapılması bile ciddi şekilde gündeme geldi.
Bu tıkanıklık, COP30 sırasında Brezilya’nın Belém kentinde yürütülen yoğun diplomasiyle aşıldı. Uzun müzakerelerin ardından taraflar tamamen dışlayıcı bir sonuç yerine görev paylaşımına dayalı yeni bir modelde uzlaştı. Açıkçası bu benim gözümde krizden çıkan ama uzlaşma üretebilen bir sistemin somut örneği oldu; dileriz ki süreç boyunca bu böyle devam eder, çünkü en ihtiyaç olan şey uzlaşma olacağı hiç şüphesiz.
Sonuçta karar netleşti: COP31’e Türkiye başkanlık edecek ve zirve Antalya’da 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde gerçekleştirilecek. Avustralya ise sürecin hazırlık ve müzakere ayağında aktif rol üstlenecek. Yani ortada kazanan-kaybeden bir denklem değil, sorumlulukların paylaşıldığı yeni bir yönetişim modeli var.
Türkiye ve Avustralya neyi hedefliyor?
Türkiye’nin coğrafi konumuyla daha erişilebilir bir merkez olmak ve farklı bölgelerden gelen delegasyonların karbon ayak izini azaltmak, bunun yanında gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında bir köprü olma iddiası var.
Avustralya tarafında ise özellikle Pasifik vurgusu öne çıkıyor. İklim krizinden en fazla etkilenen bölgelerden biri olan Pasifik’in görünürlüğünü artırmak istiyorlar. Yani onların yaklaşımı daha çok “kırılgan coğrafyaları merkeze alma” üzerine kurulu.
Buradan baktığımızda Türkiye’nin iklim diplomasisinde daha merkezî bir rol üstlenme isteğinin olduğu açıkça görülmekte.
Ev sahipliği neden bu kadar önemli?
COP ev sahipliği sadece bir organizasyon meselesi değil. Ev sahibi ülke:
• Gündemin önceliklerini etkileyebiliyor
• Diplomatik görünürlük kazanıyor
• İklim finansmanı ve yatırım çekme açısından avantaj sağlayabiliyor
Bu nedenlerden görüyoruz ki ülkelerin bu yarışa girmesi aslında oldukça anlaşılır bir durum.
Peki görev paylaşımı nasıl olacak?
Türkiye: Zirvenin siyasi çerçevesi, liderlik ve ana gündem
Avustralya: Teknik müzakereler, UNFCCC süreçleri ve Pre-COP hazırlıkları
Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir husus var: ev sahipliği müzakereleri sürecinde bazı Pasifik ülkeleri, Avustralya’nın tek başına ev sahibi olmamasının kendi önceliklerini zayıflatabileceği endişesini dile getirmişti. Bu da COP31’in sadece teknik bir organizasyon değil, aynı zamanda ülkeler için hassas diplomatik dengeler üzerine kurulu olduğunu açıkça bizlere göstermekte.
Türkiye’nin sahadaki rolü
Süreç netleştikten sonra Türkiye’nin yürüttüğü diplomatik temasların ciddi anlamda hız kazandığını görmekteyiz. Bu noktada Sn. Murat Kurum’un COP31 Başkanı olarak üstlendiği rolün oldukça kritik.
Şehirleşme, sıfır atık ve iklime dirençli yapılaşma gibi konularda Türkiye’nin sahada somut bir şey ortaya koyabildiğini biliyoruz; özellikle son iki yılda, deprem sonrası 11 ilde inşa edilen 500 bini aşkın konutun iklim dirençli ve sıfır atık uyumlu şekilde yapılmış olması, bu yaklaşımın sadece söylem olmadığını açıkça bize göstermekte.
Açıkçası bu tecrübenin COP31’e doğrudan yansıyacağını düşünüyorum. Bana göre zirvede en çok konuşulacak başlıklar; binalarda enerji verimliliği, sıfır enerjili yapılar, kentsel enerji çözümleri ve iklime dayanıklı yerleşim modelleri olacak.
Sivil toplumun artan rolü
Sn. Emine Erdoğan’ın liderliğinde şekillenen Sıfır atık vizyonu ve Sıfır Atık Vakfı Başkanı ve COP31 Yüksek Düzeyli İklim Şampiyonu olarak sürecin önemli aktörlerinden biri konumunda olan Sn. Samed Ağırbaş’ın Uluslararası alanda, Sivil toplum, özel sektör ve farklı toplumsal kesimler arasında kurduğu köprünün, iklim gündemini daha geniş ve kapsayıcı bir zemine taşıması oldukça önemli.
Bu noktada SYGD Sürdürülebilir Yeşil Gelecek Derneği gibi yapılar, özellikle toplumsal katılımı genişleterek iklim meselesini gündelik hayatın bir parçası haline getirmeye çalışıyor. Bence burada kritik olan, sürecin sadece devletler ve kurumlar düzeyinde değil, toplumun farklı kesimlerinde de karşılık bulması
Genel tabloya baktığımda, COP31’in yalnızca bir konferans değil; farklı aktörlerin, farklı alanlarda birlikte üretim yaptığı çok katmanlı bir dönüşüm süreci olduğunu düşünüyorum.
COP31’in katılım yapısının Blue Zone ve Green Zone olarak ayrılması da bu yaklaşımı güçlendiriyor. Blue Zone’da resmî müzakereler yürütülürken, Green Zone’da sivil toplum, gençlik ve farklı paydaşlar sürece doğrudan dahil olabiliyor.
Küresel tablo ise baskıyı artırıyor
Bugün iklim krizinin artık ertelenebilir bir mesele olmadığını açıkça biliyoruz, şuanda
• Kuraklığın yıllık ekonomik maliyeti: 307 milyar dolar
• Yaklaşık 4 milyar insan yılda en az bir ay ciddi su kıtlığı yaşıyor
• Elektrik talebi 2035’e kadar %40–50 artacak
Bu tablo tüm dünya için COP31 sürecini çok daha önemli kılıyor.
COP31’in gündemine baktığımızda aslında oldukça net ve birbirini tamamlayan 8 ana başlık öne çıkıyor. Bunları sade bir çerçevede toplamak gerekirse:
COP31 Ana Gündem Başlıkları
• Emisyon azaltımı ve Ulusal katkı beyanları
• İklim finansmanı
• Uyum (adaptasyon)
• Kayıp ve zarar
• Enerji dönüşümü
• Doğa, ormanlar ve biyoçeşitlilik
• Kentsel dönüşüm ve dirençli şehirler
• Uygulama süreci
Buradan çıkarılacak en önemli şey, bu başlıkların sadece çevreyi değil ekonomiden şehir yaşamına kadar tüm sistemi kapsıyor olması.
Sözden Eyleme: Asıl Sınav Sahada
Asıl mesele artık hedef koymak değil, bu hedefleri sahaya ne ölçüde indirebildiğimiz.
Bugün iklim diplomasisinin temel açmazı hedef eksikliği değil; uygulama kapasitesindeki sınırlar.
Verilen taahhütler güçlü olsa da, geçmiş COP süreçlerinde ilerleme sağlanmış olmasına rağmen, bu vaatlerin önemli bir kısmının uygulama aşamasında aynı hızla karşılık bulmadığı da bir gerçek.
COP31’in başarısı da tam olarak burada, yani sözün eyleme dönüşme gücünde ölçülecek.
Bu noktada Türkiye’nin Kökleri derinlere uzanan bir devlet geleneğiyle, söz verdiğinde arkasında duran, emaneti sahipsiz bırakmayan ve işi sadece söylemle değil icraatla büyüten bir anlayışın bu süreçte fark yaratacağına inanıyorum.
CÜNEYT AYAZ
30.04.2026
Yorumlar3