Çocukluk, insanlık tohumunun patladığı zaman dilimidir

.

  • GİRİŞ29.06.2020 09:54
  • GÜNCELLEME30.06.2020 09:27

            Yaş ilerledikçe insan çocukluğunu daha net hatırlıyor. Hayatın sisleri yavaş yavaş dağıldıkça, çocukluk o tatlı tebessümüyle ortaya çıkıveriyor. Siz duygu atınıza kamçı vurdukça, atın üzerindeki çocuk, mutluluk ve hüznü aynı anda yaşıyor; hem çocuktur, hem yaşlı.

 

 

            Rahmetli babaannemi hiç unutamam. Benim çocukluğumun hem kahramanı, hem de eğitmeni idi o. Beni yatağa yatırır ve ardından,

            “Şol cennetin ırmakları / Akar Allah deyu deyu

 

 

            Çıkmış İslam bülbülleri / Öter Allah deyu deyu.”

            Diye hüzünlü bir ses tonuyla Yunus Emre’nin meşhur ilahisiyle beni uyuturdu. Rüyalarıma turnalar girer, ben de onlarla birlikte kanatlanırdım.

            Ben bu “türkü”nün babaannemin malı olduğunu bilirdim. Yıllar sonra bunun Yunus Emre’nin ilahisi olduğunu öğrenince, ben Yunus’u ne kadar sevmiştim! Dedem erken ölmüş olduğundan onu hiç tanımadım; onun yerine Yunus gelip yanıbaşıma oturdu ve onu dedem yerine sevdim; çünkü babaannemi çok seviyordum; onun sevgilisi, benim de sevgilim olmuştu.

            Büyüdükçe gittiğim okullarda Yunus’tan kokular aradım. Necip Fazıl’ı yeni yeni tanıdığım yıllarda, onun “Yunus Emre” şiirini görünce ne kadar sevinmiştim! Demek ki o da Yunus Emre’yi seviyordu:

            “ Kaç mevsim bekleyim daha kapında / Ayağımda zincir, boynumda kement;

            Beni de, piştiğin bela kabında / O kadar kaynat ki, buhara benzet.”

            Üç kıt’alık bu şiiri okuyunca dilimde kelimeler kayıp gitmişti. Gözümden yaşlar aktığını hatırlıyorum; çünkü beni çocukluğuma, babaannemin kucağına götürmüştü. Çocukluk, insanlık tohumunun patladığı yer ve zaman dilimidir; tohum bozuk olmasa da onun fıtratına uygun bir toprak bulunamamışsa, artık ondan meyve beklemek boşunadır.

            İsimleri duyulmuş, topluma kendini tanıtmış nice insanların hatıralarını okurken, çocukluk dünyalarındaki esintilere rastlamamak adeta mümkün değildir. İnsan bu zaman diliminde şekil alır, bu şekliyle de büyür. Sevgi, merhamet ortamında büyüyen bir çocukla, hiç sevgi yüzü görmemiş, başı okşanmamış, merhametle karşılaşmamış olarak büyüyen bir çocuk aynı olabilir mi?

            Küçük bir örnek vereyim:

            Yahya Kemal Beyatlı edebiyatımızın önemli bir ismidir. Üsküp doğumlu olan bu şair, çocukluğunu anlatırken şöyle diyor:

            “Ben dört-beş yaşlarında bir çocuktum. O yaşıma rağmen annemin şu vasiyetini hiç unutmadım:

            “Evladım, iki insanı çok sev; biri Hazreti Muhammed Efendimiz (AS), diğeri de Murat Hüdavendigar (Balkanlar’ın fatihi padişah) efendimiz.”

            Ben annemin bu vasiyetini ömrüm boyunca hiç aklımdan çıkarmadım.”

            Paris’e genç yaşında kaçıp orada 12 sene kalmasına rağmen “Jöntürk” olmamış, “eve dönen adam” olmuştu.

            Çocuklarınızın iyi terbiye olmasında, evinize gelen misafirlerin, yakınlarınızın terbiyelerinin etkisi çok büyüktür. Yani evinizin konuklarıyla, çocuklarınızın terbiyesi doğru orantılı olarak gelişir. Bu, şu demektir: Siz, evinize gelenlerle konuşurken, sohbet ederken, çocuklarınız, siz farkında olmadan, konuşulan şeylerden, davranış biçimlerinden etkilenirler. Zaman içinde aynı tür davranışı sergilerler.

             Çocuk, ailenin dilinden ve dinindendir. Anamızın sütünü içtiğimiz halde tadını hatırlamayız; fakat onunla büyümüş, serpilmişiz. Ana dilini öğrenmek için bir çaba sarf etmeyiz, fakat öğrenmişiz. Davranış geliştirmekte de bir gayretimiz olmaz, lakin ailemizdeki davranış biçimleri bizim davranışımız olur.

            Ve bu sohbetleri, bu aile içi davranışları dinleyerek, örnek alarak büyüyen çocuklar, ailenin kopyası olarak hayata atılır. Bu nedenle ailenin yapısı çok önemlidir. Hepimiz dinlediklerimizin, gördüklerimizin ve okuduklarımızın birer eseri değil miyiz? Çocukluk temeldir, bina onun üzerine kurulur. Temel gözükmese de binayı tutan odur. Necip Fazıl merhum 4,5 yaşlarındayken, dedesi Hilmi Efendi’den Fuzuli’nin şiirlerini dinleyerek büyüdüğünü söyler. Şiirden bir şey anlaması önemli değil, sonraki yıllarda, küçüklüğünde, sevdikleri tarafından kulağına üflenen o isimlerin ardına düşer, onları sever.

            Ah anne, baba ve de öğretmenler! Yaşanan dünyadan belki herkesin şikâyeti olabilir, ama sizlerin şikâyet hakkınız yok!

D. Ali TAŞÇI

(dalitasci@hotmail.com)

Twitter: @DAliTasci

Yorumlar1

  • Emine 1 hafta önce Şikayet Et
    Allah razı olsun.Yaziniz çok güzel çocukluğuma gittim
    Cevapla Toplam 1 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat