Aynı nakarat: Yüksek faiz, düşük kur (1)
- GİRİŞ27.07.2026 09:21
- GÜNCELLEME27.07.2026 09:21
Merkez Bankası politika faizini yüzde 37’de tutuyor. Enflasyon hâlâ yüzde 30’ların üzerinde. Enerji fiyatları, jeopolitik riskler, Ortadoğu gerilimleri, küresel ticaret savaşları, sermaye hareketleri, bütçe baskısı, zayıflayan iç talep ve finansmana erişim güçlüğü aynı masanın etrafında oturuyor.
Ekonomi yönetimi “dezenflasyon süreci devam ediyor” diyor.
İş dünyası ise aynı cümlenin ardından şu notu düşüyor: “Ama nefes alamıyoruz.”
İşte tam burada biraz durmak gerekiyor.
Bugün yüksek faizden, pahalı krediden, daralan iç talepten, kur baskısıyla eriyen ihracat marjlarından şikâyet eden çevrelerin önemli bir kısmı, daha birkaç yıl önce bu politikanın kapıya dayanması için en yüksek sesle çağrı yapan çevrelerdi.
Bu cümleyi öfkeyle değil, hafızayla kuruyorum.
Nureddin Nebati döneminde TÜSİAD çok sert konuşuyordu. “Rasyonel politikalara dönülmeli” çağrısı açık, yüksek ve siyaseten de sert bir dille yapılıyordu. MÜSİAD ise bu rahatsızlığı daha ihtiyatlı bir üslupla dile getiriyordu.
Ama ana fikir belliydi. Türkiye yeniden Ortodoks ekonomi politikalarına dönmeliydi.
Kamuoyu baskısı büyüdü. Piyasa baskısı büyüdü. İş dünyası baskısı büyüdü.
Uluslararası sermayenin ve onların içerideki borazancılarının dili zaten başından beri aynıydı!
Nihayetinde Türkiye 2023 sonrasında sert bir dönüş yaptı. Mehmet Şimşek ekonomi yönetiminin başına geçti. Merkez Bankası politika faizini %8,5 seviyesinden alıp %50’ye kadar taşıdı. Daha sonra indirimler geldi ama Türkiye hâlâ yüzde 37 politika faiziyle, yüzde 40’a yaklaşan piyasa maliyetleriyle, krediye erişimin birçok işletme için lükse dönüştüğü bir iklimde yaşıyor.
İşte tarih burada küçük ama çok sert bir ironi yazdı.
Dün “rasyonaliteye dönelim” diyenler, bugün rasyonalitenin faturasından şikâyet ediyor.
Dün “ortodoks programa geçilmeli” diyenler, bugün ortodoks programın sanayiciye, ihracatçıya, KOBİ’ye, istihdama ve iç piyasaya bindirdiği maliyeti anlatıyor.
Dün düşük faiz politikasını “irrasyonel” diye mahkûm edenler, bugün yüksek faiz politikasının üretimi boğduğunu söylüyor.
Ben buna yıllar önce “celladına âşık olmak” demiştim.
Sert bir benzetmeydi, biliyorum, kabul ediyorum.
Ama bazen ekonomi politikalarının gerçek yüzü akademik nezaketle değil, herkesin anlayacağı çıplak bir cümleyle daha iyi anlaşılır. Çünkü iş dünyası o gün yüksek faiz ve değerli TL çizgisini bir kurtuluş reçetesi gibi çağırırken, aslında kendi bilançosunu sıkacak, kendi yatırım iştahını boğacak, kendi finansman maliyetini patlatacak bir yapının da kapısını açıyordu.
Yıllardır savunduğum şey çok daha basit, ama Türkiye’de bir türlü anlaşılmak istenmeyen bir şey. Bu ülke kalıcı istikrara ulaşabilir. Türkiye’nin ihtiyacı ithal reçete değil; terzi dikimi ekonomi politikasıdır.
Terzi dikimi diyorum, çünkü her ülkenin kumaşı aynı değildir.
Amerika’nın kumaşı başka, Almanya’nın başka, Güney Kore’nin başka, Çin’in başka, Türkiye’nin başka.
Amerika dünya parasını basar. Almanya yüksek teknolojili sanayi ve kurumsal güven üzerine kuruludur. Güney Kore uzun vadeli sanayi stratejisini eğitim, teknoloji ve ihracat disipliniyle birleştirmiştir. Çin, devlet kapasitesiyle üretim ölçeğini küresel bir pazarlık gücüne dönüştürmüştür. Türkiye ise hâlâ tasarruf açığı, enerji bağımlılığı, ithal ara malı yükü, vergi adaletsizliği, döviz hafızası, hukuk güvenliği tartışmaları ve kısa vadeli siyaset baskısı arasında kendine bir yol arıyor.
Faiz elbette önemlidir. Ama faiz bir ülkenin kaderi değildir. Faiz bazen bir sonuçtur; enflasyonun, risk priminin, bütçe açığının, kur beklentisinin ve güven kaybının sonucudur.
Faiz bazen de bir sebebe dönüşür; kamu maliyesini bozar, finansman maliyetini artırır, küçük işletmenin nefesini keser, yatırım ufkunu daraltır, üretim kararlarını geciktirir.
Yani faiz tek başına şeytan da değildir, melek de değildir. Faiz ekonominin aynasıdır. Ama ayna çok uzun süre kırık kalırsa yüzünüzü de yaralar.
Bugün Türkiye tam olarak bunu yaşıyor.
Yüksek faiz enflasyonu soğutmak için kullanılıyor. İç talep baskılanıyor. Kredi büyümesi kontrol altına alınıyor. Kur, görece yönetilebilir bir çizgide tutulmaya çalışılıyor. Fakat bunun bedeli üretim tarafında birikiyor. Sanayici finansmana erişimde zorlanıyor. KOBİ’ler sermayesini çevirmekte güçlük çekiyor. İhracatçı, maliyetleri artarken kurdaki kontrollü seyir nedeniyle rekabet gücünü korumakta zorlanıyor. Esnaf kredi kartı komisyonu, kira, personel, stok ve finansman maliyeti arasında sıkışıyor. Hane halkı için ise enflasyon düşüyor gibi görünse bile fiyatlar hâlâ yukarıda, gelirler hâlâ geride, gelecek hâlâ puslu.
Türkiye gibi ulusal parası rezerv para olmayan, tepeden tırnağa dövizle düşünmeye alışmış, fiyatlama davranışlarında kur geçişkenliği güçlü, yani fiilen iki paralı ekonomilerde bu politikanın günlük hayattaki adı çoğu zaman şudur: yüksek faiz-düşük kur.
Bu ifade basit ama çok şey anlatır.
Yüksek faizle TL cazip tutulur. Dövize yönelim frenlenir. Kurun hızlı yükselişi engellenir. Kurdan fiyatlara geçiş yavaşlatılır. Böylece enflasyonun ateşi düşürülmeye çalışılır.
Yüksek faiz-düşük kur bileşimi kısa vadede enflasyonu dizginlemeye yardım edebilir; fakat uzun süre devam ettiğinde içeride fakirden zengine, dışarıda ise yurtiçinden yurtdışına doğru bir servet transferi mekanizmasına dönüşür.
Burada kazananla kaybedeni doğru tarif etmek gerekiyor. Yüksek faiz ortamında nakdi olan, finansal varlığa erişebilen, parasını mevduatta, tahvilde veya kısa vadeli TL enstrümanlarda değerlendirebilen kesim görece korunur. Buna karşılık krediyle dönen KOBİ, stokla çalışan esnaf, vadeli satış yapan sanayici, ücretli ve emekli aynı ölçüde korunamaz. Değerli TL ithalatçıya nefes aldırırken, ihracatçının marjını inceltir. Bu yüzden mesele yalnızca enflasyonla mücadele değil; kimin hangi maliyeti üstlendiği meselesidir.
Diğer tüm detayları bende kalsın. Bundan taaaa iki yıl önce ülkemizin hatırı sayılır işadamlarının, siyasetçi ve bürokratlarının olduğu bir toplantıda tüm bunları ve ileride (bugün) neler olabileceğini/olacağını anlattım.
O gün bunları pek de dikkate almayanların bugün bu politikaya isyan ettiklerini görüyor olmak elbette çok üzücü ama elden bir şey gelmiyor.
Şimdi diyeceksiniz ki Hocam tüm bunları “bakın haklı çıktım” demek için mi anlatıyorsunuz.
Bazen bilmemek büyük konfor. Keşke öyle olsaydım da o konforu yaşasaydım.
Neyse…
Yüksek faizden faydalanan finansal varlık sahibi kazanırken, ücretli ve küçük üretici maliyetin altında ezilir. Değerli TL ithalatı ucuzlatırken, ihracatçının rekabet gücünü aşındırır. Sıcak para için cazip görünen düzen, üretici için giderek daha pahalı ve daha dar bir koridora dönüşür.
Bu yüzden bugünkü tartışma yalnızca “faiz insin mi, inmesin mi?” tartışması değildir.
Bugünkü tartışma şudur: Türkiye enflasyonu düşürürken üretim omurgasını kırmadan, ihracat pazarlarını kaybetmeden, KOBİ’yi boğmadan, TL’ye güveni yeniden tesis ederek bu dar koridordan nasıl çıkacak?
Bu sorunun cevabını da bir sonraki yazıda verelim.
Doç. Dr. Yüksel Okşak / Haber7
Yorumlar6
-
misafir
6 dakika önce
Şikayet Et
o dönem etrafımdaki bir çok memur karı koca kredi çekip düşük faizle altın, dolar aldı. dolar fırladı. akabinde enflasyon kontrol edilemez noktalara fırladı. olay emekliye patladı. iktidar az kalsın bu yüzden seçim kaybediyordu.
Beğen
Cevapla
-
Abdullah64
14 dakika önce
Şikayet Et
Tek Çare planlı Üretim. Bunun da temeli eğitim. Savunma sanayi eksenli üretim , dünyada karşılık buluyor şu anda. Bu treni kaçırmamak için bu işi ortaokulda başlatmak gerek.
Beğen
Cevapla
-
Vatandaş
15 dakika önce
Şikayet Et
bugüne okadar okuduğum en tarafsız ekonomi eleştirisi olmuş tebrik ederim
Beğen
Cevapla
-
Mustafa Akçil,
19 dakika önce
Şikayet Et
Yüksel Hoca, eline, kalemine sağlık. Ekonomiyi senden okumak, senin tespitlerine riayet eden politikalar görmek dileğiyle, selamlar.
Beğen
Cevapla
-
Metin elgün
33 dakika önce
Şikayet Et
Faiz olduğu müddetçe iki yakamız bir araya gelmez
Beğen
Cevapla
Toplam 2 beğeni
Daha fazla yorum görüntüle