İngiliz ajanının yüz yıllık fotoğrafları
- GİRİŞ03.10.2011 10:16
- GÜNCELLEME03.10.2011 10:16
Yıl 1911... Bütün dünyada şiddetin hüküm sürdüğü, insanların yakın bir zamanda 1. Dünya Savaşı çıkacağını konuştuğu ekonomik ve siyasi buhranın en üst seviyelerde seyrettiği yıllar.
Kahramanımızın bizim Hasankeyf dediğimiz kente Hassan Kef dediği yıllar yani.
İngiliz bir kadın. İsmi: Gertrude Bell.
İngiltere’den Anadolu’ya izlenimlerini yazmak, fotoğraflar çekmek üzere geliyor.
Gerçekten de Niğde ili başta olmak üzere içinde şimdiki Hasankeyf’in de yer aldığı Tur Abidin bölgesine gelinceye kadar yolunun üstüne çıkan bütün önemli kentlerin bütün önemli tarihi eserlerini fotoğraflıyor.
Kimisine göre Bell Osmanlı’nın gireceği olası bir savaş ihtimaline karşın İngiltere lehine istihbarat toplamak üzere bu topraklara yollanmış bir casus.
Ancak bu ihtimal, yazımın konusuna bir katkıda bulunmayacağı için en azından şimdilik üzerinde durmayacağım bir ayrıntı. Bu konuda sadece, ajan olma ihtimali olan bir kadının tarihimize, ajan olmadığından emin olduğumuz koca bir devletten daha fazla katkıda bulunduğu gerçeğini hatırlatmakla yetineceğim.
Diyarbakır ile Hasankeyf arasını eski yol olarak tarif edilen ve Silvan üzerinden seyreden yolu kullanarak kat edecek olursanız İpekyolu’nun en önemli köprülerinden biri olan Malabadi’yi üstünden geçemezseniz de en azından görme şansını bulursunuz.
Bu nadide köprü dünyanın ayakta kalan tek kemerli en büyük köprüsüdür.
Savaş yıllarında yıkılan ve onarımı yapıldıktan sonra yeniden turizme açılan meşhur Mostar köprüsünden çok daha uzun, görkemli ve eskidir.
Bell, muhtemelen bu güzergahı izlediğinden Hasankeyf’teki yıkık köprüden önce Malabadi’yi fotoğraflamıştır. O yıllarda bu köprünün zannedilenin aksine Malabadi değil Batman Köprüsü olarak anıldığını Bell’in kayıtlarından anlıyoruz.

Batman Çayı üzerinde Asurlulardan kalma 10 gözlü (kimine göre 40 gözlü) köprü ayaklarını saymazsak pek bir tarihi eser bulamayan Bell, asıl nadide fotoğraflarını Hasankeyf ve civarında çekmiştir. Zeynel Bey Türbesi, yıkık köprü ayakları, Hasankeyf kalesi ve Dicle’nin iki yakasını birbirine bağlayan kelekçilerin bol bol fotoğraflarını çeken Bell’in o yıllarda İstanbul’u fotoğraflayan yetkililerden bir talimat alıp almadığından emin değilim. Ancak siyasi gelişmeler ve aynı yıllarda yurtdışına Türkiye topraklarından binlerce tarihi eserin kaçırıldığı hesaba katıldığında bu belge niteliği taşıyan fotoğrafların çekim işleminin Osmanlı’nın kontrolünde yapıldığı varsaymak pek akılcı gelmiyor bana.

Bell’in çektiği fotoğraflar incelendiğinde o zamanlar mevcut olan yapıların bir kısmının şu an yıkıldığı anlaşılıyor. Şaşırtıcı olan bir çoklarınca yakın bir zamanda yıkıldığı sanılan Hasankeyf köprüsünün o yıllarda da sadece yıkık ayaklardan ibaret olmasıdır.
1987 yılında Hasankeyf’i fotoğrafladım. Şimdi çektiğim yüzlerce kare fotoğrafı incelediğimde günümüz görüntülerinde olmayan bir çok yapı fark ediyorum. Çeyrek asra yaklaşan bir zaman diliminde kendi fotoğraflarımda tanık olduğum bu tarihi yıkımın 100 yıllık Bell fotoğrafları incelendiğinde kendini nasıl göstereceğini tahmin etmek bile istemiyorum.

Öyle poz vermek gibi kolay değil, meşakkatli iştir fotoğraf çekmek. Nasıl bir makina kullandığını kestirmek güç gerçi ama açılar incelediğinde bu yüksek çözünürlüklü fotoğraflar için Gertrude Bell’in büyük zahmetler çektiği aşikar. Gençliğime, taşıdığım makinanın hafifliğine ve yöreye çok hakim olmama rağmen benim için bile yorucu olmuştu o gün.

Şimdi düşünüyorum; 20 yıl sonra bir fotoğrafçı ola ki yeniden Hasankeyf’i fotoğraflamak istese hem Hamid Aydın hem de Bell’den daha çok meşakkat çekecek. Çok da basit bir sebebi var çünkü bilmiyorsa önce yüzmeyi, ardından dalmayı, ardından su altı fotoğrafçılığını öğrenmesi gerekecek.
Yorumlar5