Amerika’da yeni göçmen kuşatması başlıyor

  • GİRİŞ29.11.2025 09:13
  • GÜNCELLEME29.11.2025 09:13

Washington’ın göbeğinde Beyaz Saray’ın çok yakınında iki ulusal güvenlik görevlisinin Afgan kökenli bir saldırgan tarafından hedef alınması, Amerika’nın göçmen karşıtı ve güvenlikçi politikalarında daha sertleşen bir dönemin başlangıcı oldu.

Şüphelinin Afgan kökenli olduğunun açıklanmasıyla birlikte Beyaz Saray ve Trump çevresi, göçmen karşıtı politikalarına hız verecek mesajları daha güçlü şekilde dile getirmeye başladı.

Bu saldırı, Donald Trump’ın uzun süredir beklediği fırsatı altın tepsiyle önüne koymuş durumda: “Göçmen tehdidi” söylemini yeniden ateşlemek ve özellikle Müslüman, Orta Doğulu ve siyahi göçmenler üzerinde yeni bir baskı dönemini başlatmak.

Zaten Trump, başkan olduğu ilk günlerden itibaren vizeleri, seyahat izinlerini ve mülteci programlarını bir silaha dönüştürdü.

2017’de yürürlüğe soktuğu, kamuoyunun “Müslüman yasağı” olarak adlandırdığı travel ban, yedi ülkeyi kapsayan fakat toplumsal etkisi çok daha geniş bir politikaydı.

O dönem havaalanlarında gözaltına alınan yaşlı insanlar, parçalanan aileler, engellenen öğrenciler ve kanser tedavisine gelemeyen hastalar manşet olmuştu. Amerika’ya değer üreten teknoloji firmalarında çalışanlar bile sırf kimliklerinden dolayı bu baskıların hedefi oldu.

Yani sınırları, vizeleri ve göçmenlik bürokrasisini silah olarak kullanmak; başta Müslümanlar olmak üzere belli grupları kolektif olarak hedef almak Trump’ın bilinen yöntemi.

Saldırganın CIA Geçmişi ve Cevapsız Sorular

Saldırının sorumlusu olarak gözaltına alınan 29 yaşındaki Afgan göçmen Rahmanullah Lakanwal’ın yıllarca CIA’ya çalışmış olması, olayla ilgili soru işaretlerini çoğaltıyor. Lakanwal’ın savaş sırasında Afganistan’da CIA destekli bir partner güç unsuru olarak görev yaptığı, ABD yetkilileri tarafından doğrulandı.

Yani bu kişi, ABD’nin müttefik kategorisine soktuğu, sahada birlikte çalıştığı, defalarca brifing aldığı ve koruması gereken gruplardan biriydi. Bu, basit bir göçmen hikâyesinden fazlasına işaret ediyor. Ancak şimdi bu arka plan; “güvenlik zafiyeti”, “istikrarsızlık riski” ve “ihanet potansiyeli” söylemleriyle birlikte kullanılıyor.

Saldırganın eylemi üzerinden tüm Afgan göçmenlerine, mültecilere, geçmişte Afganistan’da çalışmış kim varsa hepsine yönelik toplu bir şüphe ve potansiyel tehdit algısı üretiliyor.

“CIA neden yıllarca birlikte çalıştığı bir personeli yeterince incelmeden, psikolojik analiz yapmadan, güvenlik taraması gerçekleştirmeden ABD topraklarına taşıdı ve şimdiye kadar neden duruma müdahale edilmedi?” sorusu ise havada kalıyor.

Bu sorgulamayı yapan kadın gazeteciye Trump’ın cevabı ise her zamanki ağır üslubuyla “Sen böyle bir soruyu soruyorsun çünkü aptal bir insansın” oluyor. 

Oysa bu durum, CIA’nın geçmişte ortaklık kurduğu kişilere uyguladığı tarama prosedürlerinin yetersizliğini ortaya koyarken, saldırganın ABD’ye geldikten sonra yeterince takipte tutulamadığını gösteriyor. 

Her iki ihtimal de CIA’nın kamuoyuna açıklamak istemeyeceği türden bir skandal yaratıyor.

Saldırı Kollektif  Cezalandırmaya Dönüşüyor 

Rahmanullah Lakanwal’ın kimliği ortaya çıktığı andan itibaren olay, kriminal bir saldırı olmaktan çıkıp Trump’ın yıllardır inşa ettiği göçmen karşıtı vizyon için bir kaldıraç, bir fırsat ve bir propaganda aracına dönüştü.

Saldırının etkisi sıcaklığını korurken önceki başkan Joe Biden’ı suçlayan Trump, birbiri ardına önemli adımlar attı. Washington’da hâlihazırda bulunan 2.200 askerin üzerine 500 ulusal muhafızın daha konuşlandırılmasını emretti.

ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Hizmetleri (USCIS), “güvenlik incelemelerinin yeniden değerlendirilmesi” gerekçesiyle tüm Afgan göçmenlik başvurularını süresiz olarak durdurdu.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ise bu radikal adımlara “Ülkemizde olmaya hakkı olmayanları iki kat hızlı sınır dışı etmeliyiz.” sözleriyle eşlik etti.

Trump’ın ilk döneminde uyguladığı Müslüman yasağı, seyahat kısıtlamaları, üniversitelerdeki yabancı öğrenci baskıları, sınırda aileleri ayıran politikalar ve sığınmacı kamplarındaki ağır uygulamalar yeniden canlanıyor.

ABD Başkanı Trump’ın son açıklamaları, Amerika’nın modern tarihinde benzeri az görülmüş bir göçmen karşıtı ideolojik hattın kapılarını aralıyor.

“Tüm üçüncü dünya ülkelerinden göçü kalıcı olarak durduracağım.” diyen Trump, Amerika’yı sevmeyen herkesi sınır dışı edeceğini, iç huzuru bozanların ise vatandaşlığını ellerinden alacağını vurguluyor.

Yabancılara tüm federal yardımları keseceğini belirten Trump, “Batı medeniyetiyle uyumsuz olanları ülkeden atacağım.” sözleriyle ayrımcı göçmenlik politikalarını radikal şekilde uygulayacağını dile getiriyor.

Bu söylemler yalnızca bir güvenlik refleksi değil; siyasi bir yeniden inşa projesi. Trump, ülkesinin göç üzerine kurulu tarihsel dokusunu değiştirmekle kalmıyor; “Kim Amerikalıdır?” sorusunu da en dar ve en dışlayıcı anlamıyla yeniden tanımlamaya çalışıyor.

Bu açıklamalarla da yetinmeyen Trump, Minnesota’daki Somali topluluğunu “eyaleti parçalayan bir yük” olarak tanımladı.

Minnesota’daki Somalililer için Geçici Koruma Statüsü’nü (TPS) sonlandırdığını açıklayan Trump,  “Onları geldikleri yere geri gönderin” ifadelerini kullandı.
Bu söylem, belirli toplulukları hedef alan ayrımcı bir dilin artık meşru siyaset zeminine taşındığının en açık işareti.

Öte yandan İç Güvenlik Bakanlığı’nın geçici koruma statüsüne sahip 300 binden fazla Haitilinin korumasını yenilemeyeceğini açıklaması, Trump’ın planının yalnızca söylem değil, doğrudan icraat olduğunu ispatlıyor.

Bu, yüz binlerce insanı bir gecede “vatansızlık” eşiğine iten hukuksuz bir karar olarak değerlendiriliyor.

Trump Yeşil Kartlıları da Hedefe Koydu

Trump yönetimi, saldırının üzerinden henüz kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen 19 ülkenin vatandaşlarına verilen yeşil kartları bile hedef tahtasına oturttu. Afganistan başta olmak üzere Myanmar’dan İran’a, Haiti’den Somali’ye, Venezuela’dan Sudan’a kadar 19 ülkeden yeşil kart sahipleri mercek altına alındı.

Amerikan göç politikası tarihinde nadir görülen bir adımla, bu ülkelerden gelen herkesin kalıcı oturum (yeşil kart) statüsü “kapsamlı bir şekilde” yeniden incelemeye alınacak.
Aslında yeşil kart, ABD’de “yerleşik hayat hakkının” hukuki güvencesi kabul ediliyordu. Ancak Trump yönetimi, yeşil kart statüsündeki binlerce insanı “potansiyel tehdit” sınıfına alarak artık bu güvencenin bile dokunulmaz olmadığını ilan ediyor.

Radikalleşmenin Yeni Evresi: Vatandaşlık Bile Garanti Değil

Saldırıyı katı göçmen politikası için bir fırsat olarak gören Trump, vatandaş olmuş göçmen kökenlileri bile hedef alan bir söylem kullanmaya başladı: “İç huzuru baltalayanların vatandaşlığını iptal edeceğim.”

Bu, ABD tarihinde tehlikeli bir sınırdır. Çünkü vatandaşlık, bugüne dek neredeyse dokunulmaz sayılan bir statüydü.

Radikal değişikliğin işareti olan bu adımın anlamı açıktır: Trump yönetimi için artık ABD’de “yasal” statüye sahip olmak tek başına bir anlam taşımıyor.

Saldırıyı gerekçe göstererek başlatılan bu yeni dalga, göçmenlik politikasındaki makası daha önce hiç olmadığı kadar daraltıyor.

Ülkeye yıllar önce gelmiş, vergi veren, çalışan, okuyan ve hayat kurmuş binlerce insan; bir gecede “güvenlik” gerekçesiyle altüst olabilir.

McCarthy’nin Hayaleti Geri Döndü

Trump’ın çizdiği yeni çerçeve artık klasik bir göç politikası değil. Bu, uygunluk, sadakat ve kültürel uyum üzerinden işleyen bir değerlendirme sisteminin ilanı.

“Batı medeniyetiyle uyumlu musun?”, “Kamu yükü müsün?”, “Amerika’yı seviyor musun?” gibi sorular, Soğuk Savaş döneminin McCarthy komitelerini aratmayan bir zihniyeti yeniden diriltiyor.

1950’lerin McCarthy dönemi, kanıt olmadan insanların kariyerlerini, özgürlüklerini ve hayatlarını karartan politik bir paranoyaydı. O dönemki “komünist” damgası neyse bugün “göçmen” damgası aynıdır.

Genelleştirilmiş suçlamalar, “tehlikeliymiş gibi” gösterilen bir iç hedef algısı ve korku üzerinden köken ve kimlik ayrımı yaratan politikalar geri döndü.

Bugün aynı mekanizma göçmenden, Müslümandan ya da “ötekileştirilmiş” milletlerden biri üzerinden işliyor.

Bir saldırı sonrası toplumda doğal olarak beliren panik, güvenlik refleksi ve öfke; çoğu zaman bir politikanın sağlamasını değil, duygusal kabulünü kolaylaştırır.

McCarthy döneminin “şüpheli yabancı” avına zemin hazırlayan karanlık mantığı tekrar beliriyor: delile dayanmayan yaygın suçlamalar, kolektif şüphe ve cadı avı atmosferi, Amerika devlet aklını esir alıyor.

Korkuyla İşleyen Sınır Dışı Dalgası 

Zaten son aylarda iç göçmenlik operasyonlarında gözle görülür bir artış yaşanırken federal veriler; sınır ötesi geri gönderme, içeride yakalama ve gözaltı faaliyetlerinin tırmandığını gösteriyor.

2025’in ilk aylarında sınır dışı edilenlerin sayısı, Trump’ın ilk dönemindeki en sert yıllarla yarışır hale geldi. Bu sayıların bir kısmı idari “hızlandırılmış” işlemlerle, bir kısmı ise geniş kapsamlı operasyonlarla açıklanıyor.

Üstelik artık sadece “yasadışı giriş” yapanlar değil; vizesi yenilenme aşamasında olan öğrenciler, aile birleşimi için bekleyenler, hukuken koruma altında olması gereken kişiler bile büyük belirsizlik ve korku içine itiliyor.

Federal yetkililer bunu “güvenlik” diyerek açıklıyor. Fakat sokaktaki gerçek daha basit: Topluluklara korku pompalanıyor.

Göçmenlerin yoğun yaşadığı mahallelerde markete gitmek, çocuğu okula götürmek bile riskli hale geldi. İnsanlar kendi evlerinde bile pencere gölgesinde konuşuyor.

Gerçek Tehlike: Normalleşen Ayrımcılık

Saldırıyı yapan kişinin milliyeti, dini veya kökeni dikkate alınmadan adil bir süreç yürütülmesi gerekirken Trump’ın çizdiği bu yeni ayrımcı rota, toplumsal korkuları artırmaya odaklı görünüyor.

Korkuyu güvenlik adıyla paketleyen her politika, Amerikan demokrasisinden bir tuğla daha söküp atıyor.

Bugün Washington’da yaşanan bir saldırının ardından yükselen bu dalga, sadece göçmenleri değil; hukukun sınırlarını, adaletin vicdanını ve demokrasinin omurgasını tehdit ediyor.

Eğer bir toplum, bir kişinin suçundan milyonları cezalandırmayı meşru saymaya başlarsa, yarın herkes potansiyel bir suçluya dönüşebilir.

Asıl tehlike sınırdan giren insanlar değil, sınırları yavaş yavaş daraltılan özgürlüklerdir.
Bugün hedefte göçmenler var; ama yarın kime “yabancı”, kime “tehdit”, kime “istenmeyen” denileceğini kimse bilemez. 

Çünkü bazen bir ülkeyi yıkan şey dışarıdan gelen tehlike değil, içeride sessizce normalleşen ayrımcılıktır.

Eğer Amerika gerçekten kendisini korumak istiyorsa, barış maskesi altında yıllardır Afganistan ve Irak başta olmak üzere birçok ülkeye taşıdığı çatışma yaklaşımına ve ötekileştirme politikasına son vermelidir. 

Ve buna Gazze’de en ağır soykırımı yapan İsrail’e verdiği koşulsuz desteği keserek başlayabilir.  

 

Yorumlar2

  • Adnan 1 saat önce Şikayet Et
    CIA adamı kullandı.Adam sorun görüldü.Emir verildi ortadan kaldırıldı.ABD ile çalışılmaz.
    Cevapla Toplam 2 beğeni
  • Eski MHP li______ 1 saat önce Şikayet Et
    İNŞALLAH içerden Paylarsınız.
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat