Amerikan rüyasından korku devletine

  • GİRİŞ12.01.2026 09:31
  • GÜNCELLEME12.01.2026 09:31

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’a geri dönerken “düzen” ve “ulusal güvenlik” vaatleriyle yola çıktı. Ancak geçen aylar, bu vaatlerin Amerika’yı daha güvenli değil, daha gergin, daha kutuplaşmış ve daha korku dolu bir ülkeye sürüklediğini gösteriyor.

Trump’ın göçmen ve yabancı karşıtı politikaları, artık sadece düzensiz göçmenleri değil, Amerikan toplumunun bizzat kendisini hedef alan bir iç baskı rejimine dönüşmüş durumda.

Bugün Amerika’da, silahlı Göçmen ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanlarının ölüm saçtığı, hukukun geri çekildiği sokaklarda hissedilen şey güvenlik değil; devletin sert yüzüyle karşılaşma korkusu.

Trump yönetiminin göç politikası, sınır güvenliği çerçevesini çoktan aşmış durumda. ICE, klasik bir idari göç birimi olmaktan çıkarılıp yarı askerî bir iç güvenlik aygıtına dönüştürüldü.

Maskeli, ağır silahlı, yerel yönetimlere hesap vermeyen federal ekipler; mahallelerde, iş yerlerinde, trafikte “göçmen avına” çıkıyor.

Latin Amerikalılardan Müslümanlara, Afrika kökenlilerden Asyalılara kadar tüm yabancıları hedef alan bu insan avında artık beyaz Amerikalılar bile güvende değil.

 “Amerikan rüyası” güvenliğin ve adaletin kaybolduğu korku dolu kabusa dönüşüyor.  

KURŞUN MİNNEAPOLİS’TE ÖFKE ÜLKEDE PATLADI

Minneapolis’te 37 yaşındaki aktivist ve şair, üç çocuk annesi Amerikan vatandaşı Renee Nicole Good’un ICE ajanları tarafından vurularak öldürülmesi, baskı politikalarının geldiği noktayı gözler önüne serdi.

Bu korkunç olayın ardından soruşturma bile başlamadan Trump, öldürülen Good’un ajanı ezmeye çalıştığını savunarak onu “provokatör” ilan etmekten çekinmedi.

İç Güvenlik Bakanı Kristi Noem, öldürülen kadını “iç terörizmle” suçlarken ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, sosyal medyada Good’u “deli bir solcu” olarak hedef gösterdi. Bu açıklamalar yalnızca çevresinde sevilen bir kadını değil, gerçeğin kendisini de infaz etti.

Çünkü olayın görüntüleri, arabasında çocuklarının oyuncakları bulunan Good’un kimseyi ezmediğini, ajanlardan uzaklaşmaya çalıştığını açıkça ortaya koyuyor.

Videolarda, yüzü kapalı bir ICE görevlisinin “lanet olası arabadan in” diye bağırdığı, kapıyı zorladığı ve agresif davrandığı net biçimde görülüyor.

Good ise sakin bir sesle şunu söylüyor: “Sana kızgın değilim.” Kısa bir süre sonra Good, üç kurşunla öldürülüyor.

Sızan görüntülerde Good’u vuran ajanın ağır küfürler ettiği de görülüyor. Bu sarsıcı ölümden sadece bir gün sonra ise federal ajanlar bu kez Portland’da, bir hastane önünde, biri kadın biri erkek iki kişiyi daha vurdu.

Good’un öldürülmesi, ABD’de zaten gerilim altında olan göçmenlik tartışmasını yeni bir eşiğe taşıdı. Minneapolis’te sıkılan kurşun, sadece bir hayatı sona erdirmedi; ülke genelinde büyüyen bir öfkeyi de harekete geçirerek toplumsal kırılmayı tetikledi.

ICE karşıtı protestolar, kısa sürede Minneapolis’ten Portland’a, Oregon’dan Teksas’a, Chicago’dan Los Angeles’a yayıldı; hafta sonu yüzlerce eylem yapıldı.

Eğer bu sertlik sürerse, ICE karşıtı eylemler bir göçmen tepkisi olmaktan çıkıp Trump yönetimini sarsabilecek  iç krizlerinden biriyle karşı karşıya bırakabilir.

Polis devletine dönüşen Amerika’da artık hedef sadece “yabancılar” değil; yanlış yerde bulunan herkes.

YETKİ SAVAŞLARI VE KIRILAN FAY HATLARI

Bu dalga yalnızca sokağın devlete tepkisi değil; federal güçlerle yerel yönetimler ve kolluk birimleri arasındaki açık bir çatışmanın yansıması haline geldi.

Demokratların yönettiği kentler, Trump yönetiminin silahlı ICE operasyonlarını “güvenlik” değil, “provokasyon” olarak görüyor.

Minneapolis Valisi ve Belediye Başkanı’nın federal anlatıyı açıkça reddetmesi, bu kopuşun ne kadar derinleştiğini gösteriyor. Federal ajanlar sahada, yerel yöneticiler karşı cephede.

Devlet sertleştikçe toplumdaki gerginlik de tırmanıyor. Güç kullanan devlet, meşruiyetini hukuktan değil korkudan almaya başladığında, sokakla arasındaki çizgi siliniyor.

Bugün Amerika’da protestoların bu kadar yaygın ve öfkeli olmasının nedeni sadece bir ölüm değil. Bu öfke, biriken korkunun, dışlanmışlık ve aşağılanmışlık hissinin patlamasıdır.

İnsanlar yalnızca göçmen politikalarını değil, devletin kendilerine karşı davranışını da protesto ediyor.

Trump’ın politikaları, Amerika’nın yapısal fay hatlarını da tetikliyor. Federal hükümet ile eyaletler, özellikle demokratların kontrolündeki sığınak şehirler (sanctuary city) arasında açık bir yetki savaşı yaşanıyor.

Bu yüzden protestolar sadece göçmenlik politikalarına karşı değil; devlet gücünün denetimsiz kullanımına karşı da yükseliyor.

Yerel yöneticiler, ICE’in şehirlerine adeta bir işgal gücü gibi girmesine karşı çıkıyor; Trump yönetimi ise bunu “ulusal güvenliğe karşı sabotaj” olarak yaftalıyor.

FBI, olayda yerel kolluk kuvvetlerinin ve adalet mekanizmasının delillere erişimini sınırlıyor.

ICE karşıtı sloganlar, yerini daha geniş bir isyana bırakıyor: Federal yetkinin sınırı, hukukun nerede başlayıp nerede bittiği ve kimin gerçekten güvende olduğu soruluyor.

Bu tablo, Amerika’yı tek bir hukuk düzeni altında birleşmiş bir ülke olmaktan çıkarıp, birbirine güvenmeyen kırılgan bir cumhuriyete dönüştürüyor.

FLOYD’UN RUHU VE SERTLEŞEN GÖÇMEN AVI

Olayın sembolik ağırlığı ise daha da çarpıcı. Good’un öldürüldüğü sokaklar, George Floyd’un 2020’de nefessiz bırakılarak öldürüldüğü yere yalnızca 800 metre mesafede.

O gün siyahi bir Amerikalı polis şiddetiyle hayatını kaybetmişti; bugün ülke vatandaşı beyaz bir aktivist, federal bir ajanın kurşunuyla öldürüldü.

Ten rengi değişti ama devlet şiddetinin adresi değişmedi. Minneapolis’te bugün herkes aynı cümleyi fısıldıyor: Floyd’un ruhu hala bu sokaklarda dolaşıyor.

Trump’ın göçmen politikası artık açık bir gözdağı ve sindirme mekanizmasına dönüşmüş durumda.

ICE operasyonları, sınır dışı rakamları ve gözaltı merkezlerinden yükselen ölüm haberleri, Amerika’nın içine sürüklendiği karanlık tabloyu tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

2025, bu karanlığın simge yılı oldu. Trump’ın başlattığı göçmenlik baskısından bu yana 29 ayrı olayda güç kullanılırken en az 16 silahlı saldırı gerçekleştirildi.

ICE gözetiminde en az 32 kişinin hayatını kaybetmesi, ajansın son yirmi yılındaki en ölümcül döneme işaret ediyor.

Trump yönetimi, göçmen politikasını savunurken sürekli aynı söyleme sığınıyor: “Suçluları hedef alıyoruz.” Oysa gerçekler bu iddiayı paramparça ediyor.

2025’te ICE tarafından tutuklanan göçmenlerin yaklaşık yüzde 71,7’sinin sabıka kaydı yok. Yani hedef alınanlar çete üyeleri ya da ağır suçlular değil; işine giden, çocuğunu okula bırakan, vergi ödeyen, yıllardır bu ülkede yaşayan insanlar.

Trump döneminde sabıka kaydı olmayanların tutuklamalardaki payının artması, politikanın bilinçli biçimde genişletildiğini ve korkunun tüm göçmen topluluklara yayıldığını gösteriyor.

Bu sertleşmenin fiziki mekânı olan ICE denetim merkezlerinde ise kapasite yüzde 100’ü aşmış durumda.

Aşırı kalabalık, yetersiz sağlık hizmetleri, denetimsizlik ve kötü muamele, bu merkezleri adeta modern çağın kapalı ceza kamplarına dönüştürüyor.

İnsanların aylarca hukuki belirsizlik içinde tutulduğu bu alanlar, Amerikan demokrasisinin sessiz utanç odaları haline gelmiş durumda.

Rakamlar ise bu politikanın ne kadar agresif yürütüldüğünü açıkça ortaya koyuyor. 2025’te resmi sınır dışı sayısı 527 binin üzerine çıktı.

Gönüllü ayrılışlar ve “geri dönüşler” dahil edildiğinde, ABD’den ayrılmak zorunda kalanların sayısı 2 milyonu aşmış durumda.

Göçmen karşıtlığı, yabancı düşmanlığı ve artan kutuplaşmayla toplumsal iklimi giderek sertleşen “Yeni Amerika”da etnik ve dini kimlikler artık çeşitlilik değil, tehdit olarak görülüyor.

İRAN’DA ÖZGÜRLÜK İÇERİDE BASKI ÇELİŞKİSİ

Kendi ülkesinde polis şiddetiyle bastırılan protestolara, silahlı federal ajanların sokaklarda estirdiği teröre gözlerini kapatan Trump, İran’da yaşanan protestolara destek mesajları vererek açık bir müdahale sinyali gönderiyor.

Amerikan sokaklarında cop, kelepçe ve kurşunla susturulan itirazlar “güvenlik” gerekçesiyle bastırılırken; Washington’dan binlerce kilometre uzaktaki toplumsal hareketler “özgürlük mücadelesi” olarak kutsanıyor.

Çelişkilerle dolu bu tutum yalnızca ikiyüzlü değil; aynı zamanda tehlikeli. Trump’ın demokrasiyi evrensel bir değer olarak değil, jeopolitik bir araç olarak gördüğünü açıkça ortaya koyuyor. İçeride itaat, dışarıda müdahale… Hukukun sınırlarını kendi ülkesinde daraltan bir iktidarın, başka ülkelere demokrasi vaazı vermesi, Amerika’nın ahlaki üstünlük iddiasını da yerle bir ediyor.

Bugün Trump, kendi vatandaşının öfkesini bastırırken, başka ülkelerin sokaklarını kışkırtma lüksünü kendinde görüyor.

Bu çelişki, yalnızca Amerikan demokrasisinin değil, küresel düzenin de ne kadar kırılgan ve ilkesiz bir zemine oturduğunu gösteriyor.

ÖNCE AMERİKA’DAN POLİS DEVLETİNE

Trump’ın “Önce Amerika” motivasyonuyla güç kullanarak inşa etmeye çalıştığı tartışmalı politikalar, bir toplum mühendisliği projesine dönüşüyor.

Kimlerin makbul, kimlerin potansiyel tehdit olduğu yukarıdan belirleniyor. “Amerikalı” kimliği daraltılıyor; dışlayıcı, etnik ve kültürel sınırlarla yeniden tanımlanıyor.

Trump’ın yürüttüğü şey bir göçmenlik politikası değil; korku üzerinden yönetim, silah ve güçle itaat baskısı, hukuk yerine sadakat düzeni.

Amerika’da kutuplaşma artık hem derinleşiyor hem de sertleşiyor. Devlet, iç düşman yaratma refleksiyle hareket ettikçe şiddet, istisna değil norm haline geliyor.

Mevcut gidişat durdurulmazsa Amerika’yı daha sert müdahaleler, daha yaygın protestolar ve daha kontrolsüz çatışmalar bekliyor.

Trump’ın çizdiği yol, gerilimi azaltan değil; tırmandıran bir yol. Göçmen karşıtlığı üzerinden kurulan bu siyaset, artık ülke içinde düşük yoğunluklu bir iç gerilim rejimi yaratmış durumda. Devlet, hukuku koruyan bir çerçeve olmaktan çıkıp bizzat gerilimi üreten bir aktöre evriliyor.

Dünyayı tehdit, yaptırım, ambargo ve saldırılarla bir kriz fırtınasına sokan Trump Amerika’sında, içeride yaşananlar ise terör estiren bir devlet pratiğidir.

Bu terör bombalarla değil; baskınlarla, kelepçelerle, sınır dışı uçaklarıyla, gözaltı merkezlerindeki sessiz ölümlerle uygulanıyor. Bu gidişat durdurulmazsa geriye “güçlü Amerika” değil; korkuyla yönetilen, vicdanını kaybetmiş ve dünyaya yıllardır pazarladığı değerlerini inkar eden bir ülke kalacak.

 

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat