Batı’nın Sömürge Laboratuvarı: Grönland
- GİRİŞ23.01.2026 08:59
- GÜNCELLEME23.01.2026 08:59
Amerika ile Avrupa ülkeleri arasında soğuk fırtınalar estiren Grönland, bugün hâlâ dünya gündeminin en sıcak başlıklarından biri olmayı sürdürüyor.
Davos’ta NATO Genel Sekreteri ile Grönland konusunda “mutabakat” sağladıklarını açıklayan ABD Başkanı Donald Trump’ın askerî seçeneği rafa kaldırması, tansiyonu bir parça düşürdü.
Avrupa ülkelerine yönelik daha önce ilan ettiği gümrük vergilerinden geri adım atan Trump, Grönland’ı satın alma ısrarını ise sürdürüyor.
Böylece Grönland; güvenlik, ticaret ve diplomasi başlıklarının iç içe geçtiği, giderek daha karmaşık hâle gelen küresel pazarlığın ana unsurlarından biri haline geldi.
Küresel ısınmayla birlikte ortaya çıkmaya başlayan zengin kaynaklar, ticaret yolları ve artan stratejik öneminin yanı sıra Grönland, aslında geçmişinde Batı’nın karanlık uygulamalarını bir sömürge arşivi gibi saklıyor.
Bu dev adanın tarihi, Danimarka ve Amerika’nın güvenlik ve egemenlik söylemleri altında işlediği sessiz suçların mezarlığı durumunda.
Arktik bölgesinin yerli halkı Inuitlerin asırlarca üzerinde yaşadığı Grönland, Batı için bir yurt olarak değil, bir sömürge alanı olarak görüldü.
Danimarkalı rahip Hans Egede’nin 1721 yılında Inuitleri Hristiyanlaştırma çalışmaları, “beyaz adamın” adayı istilasını hızlandırarak bugünlere kadar uzanan sömürge zincirinin önemli halkalarından biri oldu.
Soğuk iklim şartlarına rağmen avcılık ve balıkçılıkla geçimlerini sürdüren Inuitler, zaman içinde önce “medenileştirilecek” bir koloni, ardından “modernleştirilecek” bir toplum olarak görüldü.
Grönland, büyük güçlerin güvenlik gerekçeleriyle yürüttüğü politikaların yerli halk üzerinde nasıl derin ve kalıcı yaralar açtığının buzdan bir anıtı gibi yükseliyor.
“Küçük Danimarkalılar” Karanlık Deneyi
Bugünlerde Grönland’ı Trump’ın hışmından korumak için tüm Avrupa’yı ayağa kaldıran Danimarka, 1950’lerden itibaren çeşitli demografik mühendislik uygulamalarının başrolünde yer aldı.
“Küçük Danimarkalılar” deneyi olarak bilinen ve 1951 yılında başlayan kirli bir uygulama kapsamında, yaşları 6 ile 9 arasında değişen 22 çocuk ailelerinden koparılarak Danimarka’da kültürel bir laboratuvara sokuldu; Inuit kimlikleri silinmeye çalışıldı.
Çocuklardan altısı, ailelerinin rızası olmadan Danimarkalılara evlatlık verilirken, diğerleri eğitim süreçlerinin ardından Grönland’a geri gönderildi.
Amaç, Grönland’ı dönüştürecek “modern elitler” yetiştirerek sömürgeci hedefleri içeriden yürütmekti. Ancak bu karanlık deney için seçilen “denek” çocuklar ne Danimarkalı olabildi ne de Grönlandlı kalabildi.
Yaşadıkları travmalar, kimlik kayıpları ve ruhsal hastalıklar, bu buzdan adanın masum çocuklarının bazılarında erken ölümlerle sonuçlandı.
Batı’nın tarih boyunca acımasızca kullandığı sömürgeci yöntemlerin en soğuk örneklerinden biri olan bu deney, Grönland’ın geleceği olan çocukların aidiyetini ve kimliğini ellerinden aldı.
Danimarka hükümeti bu insanlık dışı deney nedeniyle özür dilerken, hayatta kalan mağdurlara tazminat ödemeyi kabul etti.
Ayrıca 1950 ile 1970 yılları arasında ebeveyn onayı olmaksızın en az 264 Inuit çocuğunun Danimarka’daki ailelere evlatlık verildiği de ortaya çıktı.
Araştırmalar, Grönlandlı çocukların Danimarkalı çocuklara kıyasla yaklaşık yedi kat daha fazla oranda ailelerinden alındığını gösterdi.
Bu ayrımcı uygulamaya sebep olan ve kültürel farklılıkları dikkate almayan psikometrik “ebeveynlik yetkinliği” testlerine ise ancak Ocak 2025’te son verildi.
Spiral Skandalı ile Nüfus Mühendisliği
Grönland’da yaşanan sömürge dönemi skandalları yalnızca “Küçük Danimarkalılar” olayıyla sınırlı değil.
“Spiral skandalı” olarak tarihe geçen bir başka karanlık olayda, Danimarkalı sağlık görevlileri 4 bin 500 Grönlandlı kadın ve kız çocuğuna rızaları olmadan rahim içi araç taktı.
Skandalın en ağır boyutu, bu uygulamaya maruz kalanların önemli bir bölümünün 12 yaş civarındaki reşit olmayan kız çocuklarından oluşmasıydı. Üstelik bu mağdurlar, ailelerinden habersiz ve rızaları dışında bu uygulamaya maruz bırakıldı.
Bu kirli nüfus mühendisliği projesi nedeniyle adada doğum oranları ciddi şekilde düşerken, çok sayıda kadında kalıcı sağlık sorunları ve kısırlık vakaları görüldü.
Devlet eliyle yürütülen ve “ciddi bir insan hakları ihlali” olarak tanımlanan bu uygulama 1990’lı yıllara kadar devam etti.
Skandalla ilgili olarak 2023 yılında 143 Grönlandlı kadın, Danimarka’ya karşı tazminat davası açtı.
Bunun üzerine Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ile Grönland Başbakanı Jens-Frederik Nielsen, bu karanlık uygulamayı “sistematik ayrımcılık” olarak tanımlayarak geçen yılın ağustos ayında mağdurlardan resmî olarak özür diledi.
Ayrıca Danimarka hükümeti, 2026 yılından itibaren başvuran mağdurlara kişi başı 300 bin Danimarka kronu tazminat ödeneceğini duyurdu.
Bağımsız ve şeffaf bir tarihsel soruşturma talepleri sürse de mağdurların sömürge dönemi travmaları, her türlü maddi tazminatın ötesinde devam ediyor.
Amerika’nın Bıraktığı Kirli Nükleer Miras
Bembeyaz görüntüsünün aksine geçmişin karanlık mirasını taşıyan Grönland, yalnızca sosyal deneylerin değil, nükleer sırların da gömüldüğü bir ada oldu.
Amerika’nın öncülüğündeki NATO güçleri ile Sovyetler Birliği liderliğindeki Demir Perde ülkeleri arasındaki hesaplaşmanın yaşandığı Soğuk Savaş, Grönland için tam bir dönüm noktasıydı.
Bu buzlar içindeki ada da “fillerin tepişmesinden” payına düşeni aldı. Amerika, stratejik bir üs olarak gördüğü dev adayı Sovyetlere karşı nükleer füzeleri için buzdan bir kaleye çevirmeyi planladı.
1959 yılında ABD ordusu, Grönland’ın kuzeyinde Camp Century adlı bir üs kurdu.
Bir “bilim üssü” olarak perdelenmeye çalışılan bu tesis, Buz Solucanı Projesi (Project Iceworm) adı verilen çok daha büyük ve tehlikeli bir planın deneme sahasına dönüştürüldü.
Projenin hedefi, Grönland buzullarının altına yaklaşık 4 bin kilometrelik 21 ayrı gizli tünel ağı içinde, 600 nükleer başlık taşıyabilen balistik füzeler yerleştirmekti.
Yani Grönland, sessizce devasa bir nükleer saldırı platformuna dönüştürülmek isteniyordu.
Camp Century bu çılgınlığın prototipiydi. Buzun altına oyulmuş tüneller, yatakhaneler, hastaneler, laboratuvarlar, hatta bir kilise bile inşa edildi.
Yaklaşık 200 askerin görev yaptığı bu “buz altı şehrinin” enerji ihtiyacı ise dünyanın ilk taşınabilir nükleer reaktörlerinden biri olan PM-2A ile karşılandı.
Ancak Amerika’nın Sovyetleri hazırlıksız yakalamak uğruna yürüttüğü bu sinsi proje, Grönland’ın buzdan doğasına çarptı.
Buzullar sabit değildi; tüneller kayıyor, duvarlar çatlıyor, yapı çökmeye başlıyordu.
Böylece insanlığın en ölümcül silahlarından biri olan nükleer gücün, en kaygan zemine yerleştirilmesini öngören bu sıra dışı proje 1966’da sessizce iptal edildi.
Bir yıl sonra Camp Century terk edilirken nükleer reaktör söküldü.Ancak geride nükleer atıklar, radyoaktif soğutma suları, 53 bin ton dizel yakıt ve 9 bin 200 ton askerî atık buzun altında bırakıldı. Kapsamlı bir temizlik yapılmadı, somut bir bertaraf programı da yürütülmedi.
Adanın sahibi Danimarka’dan bile gizli yürütülen bu projenin sorumluluğu hiçbir zaman açıkça kabul edilmedi.
İşin ironik tarafı ise, unutulmaya bırakılan bu üssün 2024 yılında yine bir Amerikan kurumu olan NASA’nın radar tespitleriyle “yeni bir keşif” gibi sunulması oldu. Amerika, eski nükleer günahlarından birini 60 yıl sonra yeniden keşfetmişti.
Amerika’nın illüzyon ustalığını sergilediği bu kirli dosya, iklim krizinin buzulları eritmeye başlamasıyla yeniden gündeme geldi.
Büyük bir çevresel tehdit olarak buzulların altında yatan plütonyum kalıntıları, radyoaktif maddeler ve kimyasal atıkların yeniden ortaya çıkma riski her geçen gün büyüyor.
Kayıp Nükleer Bomba
Amerika’nın Grönland’a bıraktığı nükleer tehdit bununla da sınırlı değil.
Camp Century’nin kapatılmasından bir yıl sonra, 1968’de Thule Hava Üssü yakınlarında bir Amerikan B-52 bombardıman uçağı düştü.
Uçakta bulunan dört nükleer bombadan yalnızca üçü bulunabildi; biri ise hâlâ kayıp.
BBC belgeleri, ABD’nin bombayı bulamadığını, aramayı durdurduğunu ve gerçeği gizlediğini ortaya koyuyor.
Bombayı bulamayan ABD, ortaya çıkan nükleer kirliliği de buzun altına gömerek dosyayı kapattı. Aslında Amerika’nın buzulların altına sakladığı ve donduğunu sandığı “kirli çamaşırları” yavaş yavaş ortaya çıkıyor.
Ancak ABD, geçmişin bu karanlık mirasıyla yüzleşmek yerine “ulusal güvenlik”, “jeopolitik zorunluluk”, “altın kubbe” ve “stratejik çıkar” söylemleriyle yeniden Grönland’a göz dikiyor.
Oysa bembeyaz Grönland’ı nükleer atıklarıyla kirleten bir ülke, yeni iddialar ortaya atmadan önce eski günahlarıyla yüzleşmeli. Çünkü buzullar eriyebilir, ama nükleer sorumluluk eriyip yok olmuyor.
Sömürgeciliğin Buz Hali
Bugün Trump’ın Grönland’ı yeniden “stratejik hedef” ilan etmesi yeni bir dönem başlatmıyor; yalnızca eski bir sömürge refleksini güncelliyor.
Geçmişten bu yana Arktik’te yükselen her jeopolitik dalga, sömürünün farklı biçimlerine maruz kalmış Grönlandlıların sessiz hayatlarının üzerine çarpıyor.
Batı’nın sömürgeciliği için dün olduğu gibi bugün de kaynaklar, stratejik çıkarlar ve ulusal güvenlik iddiaları, insanların hayatlarından daha değerli.
Grönland bugün bir kez daha büyük güçlerin hesaplarının ortasında.
Ama buzlar erirken ortaya çıkan şey sadece maden kaynakları ya da yeni ticaret yolları değil; Batı’nın üzerini örttüğü sömürge günahlarıdır.
Ve bu sessiz ada bize şunu fısıldıyor: Sömürgecilik bitmedi. Sadece daha soğuk, daha teknik ve daha ikiyüzlü hale geldi.
Yorumlar5