Amerika’nın nükleer ikiyüzlülüğü

  • GİRİŞ28.02.2026 08:41
  • GÜNCELLEME28.02.2026 08:41

Amerika, İsrail’in tahrikleriyle İran’a yönelik saldırı için bölgedeki askeri yığınağını artırırken Orta Doğu yine bir savaşın kıyısında.

Amerikan deniz gücünün üçte birinden fazlası, yüzlerce farklı tipte hava unsuru ve savunma sistemleri bölgeye yerleşiyor. Amerika farklı ülkelerdeki üsleri tahkim edilirken 2003 Irak işgalinden bu yana en büyük askeri yığınak yapılmış durumda.
Bu askeri güç gösterisinin gölgesinde Amerika ile İran tarafları arasında İsviçre’de yapılan üçüncü müzakerelerde ilerlemeden bahsedilse de kesin sonuç çıkmadı.
Savaşla barış arasında karışık mesajlar verilirken müzakerelere pazartesi günü Viyana’da devam edileceği açıklandı.

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, İran’ın nükleer faaliyetlerini tamamen durdurmasını, yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarmasını hatta balistik füze programını müzakere masasına getirmesini talep ediyor.
İran’a yönelik nükleer kartı sürekli masaya getirerek baskısını artıran Washington yönetimi, soykırımcı İsrail’in Orta Doğu’daki tek fiili nükleer silah sahibi devlet olmasına ise altmış yılı aşkın süredir sistematik olarak sessizlik kalıyor ve görmezden geliyor. 

İSRAİL’İN GÖRMEZDEN GELİNEN NÜKLEER CEPHANELİĞİ

İsrail’in nükleer programı 1950’lerin sonunda, Fransa ile yapılan gizli iş birliği sayesinde şekillendi. Negev Çölü’nde kurulan Dimona Nükleer Tesisi (Simon Peres Negev Nükleer Araştırma Merkezi) kamuoyuna “tekstil fabrikası” olarak sunuldu.

Ancak ABD istihbaratı 1960’ların başında Ortak Atom Enerjisi İstihbarat Komitesi (JAEIC) raporuyla tesisin plütonyum üretim kapasitesine sahip olabileceğini raporladı.

Amerika Ulusal Güvenlik Arşivi tarafından 2024 yılında gizliliği kaldırılarak yayımlanan 20 belge, ABD’nin İsrail nükleer silah programına yönelik politikasını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

1967 Altı Gün Savaşı döneminde İsrail’in “ilk nükleer cihazı monte edebilecek kapasiteye” ulaştığına dair değerlendirmeler Amerikan arşivlerinde yer aldı.

1968’de imzaya açılan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na İsrail taraf olmadı. ABD ise bunu kriz konusu yapmayarak İsrail’in nükleer programının denetim dışı kalmasını sağladı.

Ortaya, İsrail’in nükleer silahını resmen ilan etmeyeceği, ABD’nin de bunu uluslararası yaptırım konusu yapmayacağı örtük bir mutabakat çıktı.

Bu politika literatürde “nükleer belirsizlik” (nuclear opacity) olarak anıldı. Bu, uluslararası hukuk açısından gri bir alan; jeopolitik açıdan ise bilinçli bir koruma kalkanıydı.

Yani ABD ve uluslararası sistem, fiili bir nükleer gücü görmezden gelinmesine ve stratejik dokunulmazlık sağlanmasına yıllarca açıkça göz yumuyor.

Böylece İsrail’in nükleer kapasitesi, uluslararası denetim mekanizmalarının dışında kalarak bağlayıcı anlaşmalara taraf olmadan ve ciddi bir yaptırım baskısıyla karşılaşmadan büyüdü.

VANUNU’NUN SARSICI İFŞASI VE MOSSAD’IN “BAL TUZAĞI” 

Dimona Nükleer Tesisi, gizliliği ve stratejik konumu nedeniyle Orta Doğu’daki güç dengelerinin en kritik unsurlarından biri olarak değerlendirilmektedir.

İsrail’in nükleer kapasitesiyle ilgili en büyük kırılma 1986’da yaşandı. Dimona tesisinde çalışan nükleer teknisyen Mordechai Vanunu, gizlice çektiği 60’tan fazla fotoğrafı İngiliz basınına ulaştırdı.

Analizler, İsrail’in o tarihte 100’e yakın nükleer savaş başlığı üretmiş olabileceğini ortaya koydu.

Vanunu’nun akıbeti ise en az ifşası kadar çarpıcıydı: Londra'da kendisine turist süsü veren Cheryl Bentov adlı ABD doğumlu bir MOSSAD ajanıyla arkadaşlık yapmaya başladı.  Aslında bu İsrail istihbaratının klasik bir 'bal tuzağı' operasyonuydu. 

Bentov tarafından tatil için Roma’ya gitmeye ikna edilen Vanunu, burada uyuşturulup gizlice tekneyle İsrail’e kaçırıldı. 

Ülkeye ihanet ve casusluk suçlarından 18 yıl hapse mahkum edilen nükleer teknisyen Vanunu, cezasının 11 yılını tek kişilik hücrede geçirdi.

2004’te serbest bırakıldı; ancak ülkeyi terk etmesi, yabancılarla konuşması ve internet kullanması askeri emirlerle yasaklandı.

Uluslararası insan hakları örgütleri uygulamaları “keyfî” ve “uluslararası hukuka aykırı” olarak niteledi.Yurt dışına çıkışına izin verilmeyen Vanunu’nun bugün hala Kudüs’te yaşadığı tahmin ediliyor.

Onun Edward Snowden gibi vicdani eylemcilere benzetilen hikayesi, İsrail’in nükleer ikiyüzlülüğünün ifşasının en açık sembolü oldu.

DÜNYANIN BİLDİĞİ SIR VE NÜKLEER MANİPÜLASYON

Vanunu’nun hayati riskler alarak dünyaya duyurduğu tüm bu açık kanıtlara rağmen ne BM Güvenlik Konseyi harekete geçti ne de İsrail’e yaptırım uygulandı.

Şimdi nükleer silah gerekçesiyle İran’a savaşa hazırlanan ABD ise yıllardır İsrail’le olan askeri, ekonomik ve diplomatik yardımlarını artırarak sürdürüyor.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) tahminlerine göre bugün İsrail’in yaklaşık 80–90 operasyonel nükleer savaş başlığı bulunuyor. Üretim kapasitesi ise teorik olarak daha yüksek.

Bağımsız araştırmalara göre İsrail; plütonyum bazlı savaş başlıkları geliştirdi. Jericho serisi balistik füzelerle orta–uzun menzilli taşıma kapasitesi oluştururken Alman yapımı Dolphin sınıfı denizaltılar üzerinden ikinci vuruş yeteneği kazandı.

Ayrıca İsrail’in 2013’te test edilen roket tahrik sistemleri olduğu da biliniyor. Bu, İsrail’i resmen ilan etmese de fiilen dünyanın dokuzuncu nükleer gücü konumuna yerleştiriyor.
Dünyada yaklaşık 100 ülke, Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması’na (NPT) taraf olurken nükleer silaha sahip 9 ülke var.

Toplam cephanelik sayısı 12 bini aşkın savaş başlığı. 2024 yılında bu dokuz ülke, nükleer silahlarını modernize etmek ve sürdürmek için yaklaşık 100 milyar dolar harcadı.

Son beş yılda harcanan toplam tutar 415,9 milyar dolar. Bu harcamalar her yıl ortalama yüzde 10 civarında yükseliyor.

Bu tablo şunu gösteriyor: Nükleer silahlar azalmak bir yana, daha sofistike, daha hızlı ve daha yıkıcı hâle getiriliyor.

İsrail, bu ülkeler arasında nükleer silahlarını (nükleer opaklık) belirsizlik politikalarıyla denetimlerin dışında tutan tek ülke. Oysa ne kadar manipüle edilirse edilsin bu artık dünyanın bildiği bir sır durumundadır. 

Aralık 2014’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, İsrail’i NPT’ye katılmaya ve tüm tesislerini UAEA güvencelerine açmaya çağıran kararı ezici çoğunlukla kabul etti. Ancak bu çağrı fiili bir sonuç doğurmadı.

NÜKLEER TİYATRO: İSRAİL’E SESSİZLİK İRAN’A TEHDİT 

Tüm bu gerçeklere rağmen soykırımcı İsrail, hiçbir ciddi yaptırım tehdidiyle karşı karşıya kalmadı.

İsrail’in NPT’ye taraf olmadığı gibi nükleer tesisleri de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının tam denetimine açık değil. Oysa İran NPT’ye taraf, UAEA denetimine açık ve zenginleştirme çabalarına rağmen henüz resmen ilan edilmiş nükleer silahı yok.

Ancak kendisi de 5 bin 500 nükleer savaş başlığına sahip Trump yönetiminin mesajı net: Ya tüm kapasiteni yok edersin ya da askeri seçenek devreye girer.

Bugün İran’a yönelik askeri yığınak, “nükleer silaha ulaşma ihtimali” gerekçesine dayanıyor. Ama İsrail söz konusu olduğunda mesele “ittifak güvenliği” olarak çerçeveleniyor. Çünkü mesele güvenlik değil; açık bir nükleer ikiyüzlülüktür.

Bu çifte standart NPT rejiminin meşruiyetini aşındırırken bölgesel silahlanma refleksini güçlendiriyor ve “kurallara dayalı düzeni” ortadan kaldırıyor.

Gazze’de uygulanan soykırıma en büyük cephane desteği sağlayan ABD, yıllardır İsrail’in nükleer kapasitesine karşı “yok sayma” politikası uyguluyor.

Trump yönetimi, İsrail’e nükleer yaptırım uygulanmazken Gazze’yi enkaza çeviren, çoğunluğu çocuk ve kadın 72 binden fazla Filistinliyi şehit eden soykırımcı ülkeye başta BM olmak üzere tüm uluslararası platformlarda diplomatik koruma sağlıyor.

Amerika’nın İran’a yönelik sertliği ile İsrail’e yönelik sessizliği arasındaki uçurum, bugün küresel düzenin en büyük meşruiyet krizidir.

Bu tablo, uluslararası hukukun değil; kirli güç siyasetinin nasıl çalıştığını gösterirken nükleer silahların kimin elinde olduğuna göre değişen iki yüzlü bir tiyatro sahneleniyor.

“ORTA DOĞU’NUN ÇERNOBİLİ”NDE SON FAALİYETLER

Son yıllarda yayımlanan uydu görüntüleri, Dimona sahasında yoğun inşaat faaliyetleri ve olası bir yeni ağır su reaktörü yapımına işaret etmektedir.

Uzmanlar bu durumun yaşlanan reaktörün yenilenmesi, plütonyum üretim kapasitesinin modernizasyonu ya da savaş başlığı montaj altyapısının güçlendirilmesi olabileceğini değerlendiriyor.

Ancak tesis, istisnai şekilde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı denetimine açık olmadığı için teknik doğrulama yapılamıyor.

Üstelik tesis bazı eski çalışanların radyasyon maruziyeti davaları ve yaşlanmış altyapısı nedeniyle olası bir “Orta Doğu Çernobil’i” olarak anılmakta ve ciddi çevresel endişeleri artırmaktadır.

İsrail’in sahip olduğu nükleer silahlar, tıpkı diğer sekiz ülkenin cephaneliği gibi dünyayı riske atıyor. Nükleer silahların varlığı yalnızca kullanıldıklarında değil, var oldukları sürece tehdit oluşturuyor.

Orta Doğu’da uzun süredir konuşulan “Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölge” fikri sırf İsrail’in bu ayrıcalıklı statüsü nedeniyle hayata geçirilemiyor.

GÜVENLİK PARADOKSU VE ADALET İLLÜZYONU 

2003’te Irak işgali, “kitle imha silahları” iddiasıyla meşrulaştırıldı. George W. Bush yönetimi, Saddam’ın kimyasal ve biyolojik cephaneliğini dünya için acil tehdit ilan etti.
Dünya kamuoyuna sunulan dosyalar, uydu görüntüleri ve istihbarat raporları savaş için yeterli gerekçe olarak gösterildi.

Sonuçta işgalden sonra bu silahlar bulunamazken istihbaratın “yanlış” olduğu kabul edildi. Ancak savaş başlamış, bir ülke yıkılmış, yüz binlerce insan hayatını kaybetti.
Bugün benzer bir söylem İsrail’in tahrikleriyle bu kez İran için kuruluyor.

Trump, Tahran’ın yalnızca nükleer programını değil, “ABD’ye ulaşacak füzeler geliştirdiği iddiasını” da kırmızı çizgi ilan ediyor.

ABD’ye doğrudan bir balistik tehdit iddiası, teknik olarak mümkün görülmese de Amerikan halkına karşı siyasi mobilizasyon aracı olarak kullanılıyor.

Trump yönetimi tarafından haziran ayındaki 12 gün savaşında tamamen yok edildiği ısrarla vurgulanan nükleer tesisler ise ironik şekilde tekrar hedef olarak gösteriliyor.
Diplomasi sürerken askeri yığınak artıyor; “anlaşma olmazsa kötü şeyler olur” mesajı daha güçlü vurgulanıyor.

Tehdit büyütülüyor, korku konsolide ediliyor, askeri seçenek normalleştiriliyor.
Irak’ta “var” denilen silahlar savaş gerekçesi oldu. Bugün İran’da “olabilir” denilen kapasite yeni bir müdahalenin güvenlik ve psikolojik zeminine dönüştürülüyor.
Bugün Orta Doğu’da nükleer kriz konuşuluyorsa bu krizin tarihsel başlangıç noktası sadece İran’ın potansiyel programları değil; İsrail’in denetim dışı bırakılmış fiili kapasitesinin varlığıdır.

Dünya tarihi, güçlülerin belirlediği “tehdit” tanımının uluslararası hukukun üstünde tutulduğu, orman kanunlarının hakim olduğu trajik dönemlerden birini yaşıyor.

Soykırımcı bir devletin nükleer kapasiteye sahip olmasına göz yumulurken diğerinin “henüz varlığı kanıtlanmamış” nükleer varlığı “tehdit” olarak damgalanıyor.
Bu durum sadece jeopolitik bir çifte standart değildir; uluslararası hukukun ve eşitlik ilkesinin tamamen iflasıdır.

İki yüzlülüğün hüküm sürdüğü yerde uluslararası hukuk bir norm değil, yalnızca güçlülerin çıkarına göre açılıp kapanan bir perdedir.

Ve güçlünün hukuku yazdığı yerde adalet yalnızca bir illüzyon halini alırken savaşlarda barışı gölgeler.  
 

Ertuğrul Cingil / Haber7

 

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat