İsrail ile Amerika’nın Karanlık Savaşı
- GİRİŞ03.03.2026 09:09
- GÜNCELLEME03.03.2026 09:09
Soykırımcı İsrail’in ve Amerika’nın İran’a yönelik saldırılarıyla Ortadoğu bir kez daha büyük güçlerin kanlı satranç tahtasına dönüştü.
İran’la birlikte tüm Körfez ülkelerini ve İsrail’i içine alan savaşın bilançosu her geçen gün ağırlaşarak devam ediyor. İsrail’in tahrikleriyle başlayan bu kirli savaşta güç gösterisi, rejim tasfiyesi ve bölgesel mühendislik iç içe geçmiş durumda.
Savaşın ilk gününde İran’ın dini lideri Ali Hamaney başta olmak üzere Devrim Muhafızları Ordusu Başkomutanı Muhammed Pakpur, Savunma Bakanı Aziz Nasirzade gibi kırkın üzerinde üst düzey askeri yetkilinin hedef alınması, İran açısından sarsıcı bir başlangıç oldu.
İran’daki protestolara tepkiyle başlayan süreç, nükleer kapasite ve Amerika’ya ulaşabilecek füze iddiaları gibi değişen gerekçelerle farklı bir boyut kazandı. Bu gerekçeler, hukuki olmaktan ziyade saldırıyı meşrulaştırma girişimi olarak değerlendiriliyor.
Amerika’nın sahte müzakere hamleleriyle savaş hazırlıklarını eş zamanlı yürüttüğü ve barışın değil savaşın hedeflendiği açıkça ortaya çıktı. Zaten zaman kazanmak için sahnelenen bu müzakere tiyatrosunun iki aktörünün ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner ve Steve Witkoff olması önemli bir işaret. Çünkü her iki isim de Amerika adına masaya otursalar da İsrail’le olan yakın bağları nedeniyle tartışmalı figürler.
Ortada yürüyen bir müzakere süreci olmasına rağmen İsrail’in tahrikleriyle şekillenen, Trump’ın güçlü lider imajına, düşman bir rejime ağır darbe indirme hevesine ve askerî gösterisine hizmet eden bu kirli savaş, hem bölgeye hem de dünyaya ağır faturalar çıkaracak şekilde ilerliyor.
Başından beri barışın ve müzakerelerin yanında aktif şekilde diplomatik faaliyetler yürüten Türkiye ise bölgedeki çatışmaların büyümesini engellemek için tüm gücünü seferber etmiş durumda.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, sürecin ortaya çıkartacağı ekonomik ve jeopolitik belirsizliklere vurgu yaparak “Yangın daha fazla büyümeden söndürülmeli” çağrısı yaptı.
“Baş Keserek” Rejim Değiştirme Stratejisi
Savaşı barışın önünde tutan İsrail ve Amerika’nın, geçen yıl haziran ayındaki 12 günlük çatışmalarının ardından hazırlıklara başladığı anlaşılıyor.
Hamaney’in konutuna 30 füze kullanılarak yapılan ağır saldırı; CIA ve MOSSAD’ın İran liderliğini hedef alan içerden sızmalar, teknik takip, sinyal istihbaratı ve insan kaynaklı ağlarla aralıksız bir istihbarat çalışması yürüttüğünü gösteriyor.
Bu kadar riskin yükseldiği bir atmosferde, İran’ın dini lideri Ali Hamaney başta olmak üzere savunma kadrosunun güvenli sığınaklar yerine bir arada ve bilinen lokasyonlarda bulunması ciddi bir tedbirsizlik olarak değerlendirilebilir.
İlk aşaması İran’ın lider kadrosunu yok etmek üzerine kurulu olan kanlı savaş stratejisinin sonraki adımları ise tamamen belirsizlik üzerine inşa edilmiş durumda.
Hava saldırılarıyla rejim değişikliğini hedefleyen İsrail ve Amerika, lider kadronun ortadan kaldırılmasının ardından İran içinde rejim karşıtı kitlesel hareketleri tetiklemeyi amaçlıyor.
Ancak şu ana kadar yurt dışındaki diaspora ve bazı sınırlı destekler dışında İran’a yönelik saldırıların arkasında geniş çaplı bir halk desteği görülmüyor. Aksine, dış tehdit algısı rejimin etrafında bir kenetlenme etkisi oluştururken geniş kitleler İsrail ve Amerika’ya karşı öfkeyle sokaklara dökülüyor.
ABD tarihinde bu tür “baş kesme” stratejileri yeni değil. Ancak sonuçları her zaman öngörülebilir olmadı. Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesinin ardından sekiz yıl süren iç savaş ve 200 binden fazla sivil kayıp yaşandı.
Libya’da Kaddafi sonrası devlet yapısı çöktü. Afganistan’da ise 20 yıllık savaşın ardından Taliban yeniden iktidara geldi.
Bu örnekler, lider tasfiyesinin otomatik olarak rejim değişikliğine veya istikrara yol açmadığının en açık göstergesidir.
İran dini liderinin ve üst düzey güvenlik ekibinin kaybıyla büyük bir şok yaşasa da saldırılara hızlı ve kapsamlı bir şekilde karşılık veriyor.
Bir yandan lider kadrolarını yenilemeye çalışan İran, başta İsrail olmak üzere Amerikan üslerinin bulunduğu Körfez ülkelerine yönelik başlattığı geniş saldırı dalgalarını sürdürüyor.
İran’ın misilleme kapasitesi, özellikle çeşitli menzillerdeki füze teknolojisi ve insansız hava araçlarıyla ortaya koyduğu saldırı kabiliyeti bakımından önceki çatışma süreçlerine göre daha güçlü görünüyor. Ancak denizdeki Amerikan savaş gemilerine yönelik saldırılarının sınırlı ve etkisiz kaldığı da ortada.
Misillemelerin tüm bölgeye yayılması Tahran’ı diplomatik olarak daha da yalnızlaştırırken cephe genişlemesine de zemin hazırlıyor. Nitekim saldırıya uğrayan Suudi Arabistan’ın öncülüğündeki Körfez ülkeleri de İran’a karşı yeni hamleler arayışında.
En Ağır Fatura Sivillere
Savaş kendi topraklarında yaşanmadığı için ABD açısından maliyet daha çok asker kaybı ve üs güvenliği riski üzerinden ölçülüyor. İran’ın saldırılarıyla sarsılan İsrail ise teknolojik savunma avantajına güveniyor.
Savaşın başında lider kadrolarının kaybıyla yüzleşen İran ise rejime yönelik yaşamsal tehdit, askeri kapasitesinin zayıflaması ve şehir altyapısının ağır yıkımı riskiyle karşı karşıya.
İsrail tarafından hedef alınan İran’ın Hürmüzgan eyaletine bağlı Minab kentindeki Şecere Tayyibe Kız Okulu’nda 100’ün üzerinde kız öğrenci hayatını kaybetti.
Amerika ve İsrail saldırılarında başkent Tahran’daki Gandi Hastanesi’nin yanı sıra spor tesisleri ve sivil yapılar da hedef alındı.
Yani savaşın en ağır faturasını bir kez daha siviller ödüyor. Şimdiden sivil kayıplarının sayısı 500’ü aşarken savaş, sertleştikçe en büyük bedel yine Ortadoğu halklarına çıkıyor.
Ramazan ayı bir kez daha sirenler, cenazeler, yıkılan evler ve gözyaşı arasında geçiyor. Güç gösterileri geçici; ancak şehirlerin yıkımı, toplumların yaşadığı acı kayıplar ve çocukların hafızasına kazınan travmalar kalıcı hale geliyor.
Hürmüz Kartı ve Savaşın Küresel Faturası
Tarafların tüm güçleriyle tabloyu daha da ağırlaştırdığı, kayıpların giderek arttığı bu savaşta İran’ın elinde hâlâ petrol kartı ve Hürmüz Boğazı gibi küresel enerji damarlarını etkileyebilecek kozlar var.
Saldırıların ardından geçişe kapanan Hürmüz Boğazı’ndan günlük yaklaşık 20 milyon varil petrol geçiyor. Bu, küresel enerji ticaretinin yaklaşık yüzde 20’si demek. Ayrıca küresel LNG ticaretinde de günlük yaklaşık 300 milyon metreküp yani küresel ticaretin yüzde 20’si de yine bu güzergahı kullanıyor.
Bölgedeki gerilim nedeniyle boğazdan petrol ve LHG akışının durması halinde dünya piyasalarında Brent petrol başta olmak üzere enerji fiyatları tırmanışa geçiyor.
Şimdiden fiyatı yüzde 10 artan petrolün bu kirli savaşın seyrine bağlı olarak 120–150 dolar bandına sıçraması ihtimali artıyor.
Küresel enflasyon dalgası, altın fiyatlarındaki dalgalanma, Avrupa ve Asya ekonomilerinde enerji krizi, navlun ve sigorta maliyetleri açısından riskleri artırıyor.
Yani savaşın faturası yalnızca bölgeye değil, küresel ekonomiye de kesilmek üzere.
Ekonomik boyutuyla da ağırlaşan savaşın seyrini şu sorular belirleyecek: Taraflar çatışmayı ne kadar tırmandıracak? ABD savaşı lider kadroyu tasfiye etmekle sınırlı tutabilecek mi? Yoksa özellikle İsrail’in zorladığı rejim değişikliği ısrarı nedeniyle çatışma uzayacak mı?
Ortadoğu’da tarih gösteriyor ki savaş başlatmak kolay; ancak maalesef bitirmek zor. Ve çoğu zaman son cümleyi kazananlar değil, hayatta kalanlar yazıyor.
“Önce Amerika” mı? “Önce İsrail” mi?
Müzakere iddialarının karşılıklı tehditlere karıştığı bu savaş acı bir gerçeği daha görünür kıldı: Washington’ın dümeni çoğu zaman kendi ulusal çıkar pusulasıyla değil, Tel Aviv’in güvenlik ajandasına göre kırılıyor.
Benjamin Netanyahu ile Donald Trump arasındaki siyasal uyum, Ortadoğu’yu bir kez daha ateşe sürüklerken “Önce Amerika” sloganının sınırını da gösterdi: Söz konusu İsrail olduğunda vaatler askıya alınabiliyor.
Trump, “sonsuz savaşlara girmeme”, Amerikan askerini eve getirme ve ulusal çıkarı her şeyin önüne tutma söylemleriyle tabanından güçlü destek aldı. Ancak mesele İsrail’in güvenlik öncelikleri olduğunda bu çizgi bulanıklaşıyor.
Seçim meydanlarında çizilen çerçeve ile sahadaki askeri hamleler arasındaki mesafe büyürken bu durum yalnızca dış politikada değil, ABD iç siyasetinde de fay hatlarının kırılmasına neden oluyor.
Trump yönetimi tarafından İran’a yönelik, belirsizliklerle dolu savaşın anayasal gerekliliklere rağmen Kongre onayı alınmadan başlatılmasına yönelik tepkiler, bazı Cumhuriyetçileri de içine alarak büyüyor.
Anketler, yalnızca dört Amerikalıdan birinin destek verdiğini gösterdiği bu savaşa yönelik kamuoyu tepkisinin arttığını ortaya koyuyor. Özellikle Trump’ın en sadık tabanı olan MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) içinden bile güçlü eleştiriler yükseliyor.
ABD kendi stratejik aklını başka bir ülkenin güvenlik önceliklerine teslim etmeye devam ederse bu yalnızca Ortadoğu’yu değil, Amerikan demokrasisinin iç dengesini de sarsabilir.
Eğer çatışmanın seyri daha fazla Amerikan askeri kaybına neden olursa kamuoyundaki bu kırılmalar daha sert kopuşlara dönüşebilir. Bu durum, özellikle kasım ayında yapılacak kritik ara seçimlerde Trump’a siyasi maliyet olarak yansıyabilir.
Kayıpları sınırlı göstermeye çalışan Trump ve askeri sözcüler, savaşın seyrinin zorlu geçeceğine işaret ederek kesin bir bitiş zamanı vermekten kaçınıyor.
Ancak Amerika iç dengelerine bakıldığında Trump’ın uzun ve maliyetli bir savaş yerine daha hızlı sonuçlanabilecek ve “zaferi ilan edip çıkabileceği” bir seçeneğe daha yakın olduğu söylenebilir.
İran’a karşı rejim değişikliği ihtimalini stratejik bir fırsat penceresi olarak gören İsrail için ise mesele daha varoluşsal bir çerçevede ele alınıyor.
Trump’ın desteğiyle yakaladığı fırsatı sonuna kadar kullanan soykırımcı İsrail, İran’ın nükleer kapasitesini etkisizleştirmek ve rejimi değişime zorlamak istiyor. Ancak burada risk büyük: İran rejimi çökmezse iç çatışma ya da uzun süreli bir asimetrik savaş döneminin kapısı aralanabilir.
Küresel Düzenin ve Hukukun İnfazı
Ortadoğu ağır bir savaşın ortasındayken Birleşmiş Milletler ise yine klasik “endişe” ve “itidal” çağrılarının arkasına sığınıyor.
Hafta sonu tatilini bölemeyen Avrupa başkentleri temkinli açıklamalarla iki arada bir derede kalıyor. Diplomasi, tüm bölgeyi içine alabilecek bir felaketin hızına yetişemeyen yorgun bir bürokrasi diliyle konuşuyor.
Oysa sahadaki gerçeklik çok daha sert ve ölümcül bir hızla genişliyor.
İsrail’in sınırsız saldırganlığı ve teolojik saplantılarla beslenen güvenlik doktrini ile Trump’ın güç tutkusu ve çıkar hesapları frenlenmezse bu yangın yalnızca Ortadoğu’yu değil, küresel düzeni de tamamen yakabilir.
Eğer saldırgan devletler, bahaneye bile ihtiyaç duymadan “önleyici saldırı” diyerek başka bir ülkenin liderliğini hedef alabiliyorsa; müzakere masaları istihbarat operasyonlarının perdesine dönüşebiliyorsa artık uluslararası hukuk düzeni iflas etmiştir.
Güç hukuku rehin alıp çıkarı insan haklarının ve özgürlüklerin önüne koyabiliyorsa artık hiçbir ülke gerçekten güvende değildir.
Bu tablo, kurallara dayalı uluslararası sistemin değil; orman kanunlarının geri dönüşüdür.
Güçlünün haklı sayıldığı, zayıfın hedef hâline getirildiği, insan haklarının jeopolitik çıkar hesaplarında dipnota dönüştüğü karanlık bir dönemin işaretleridir bunlar.
Barışın egemen olduğu adil bir dünya fikri; özgürlüklerin ve insan onurunun esas alındığı bir düzen umudu, bu kanlı manzara içinde giderek silikleşiyor.
Ortadoğu’nun gökyüzü simsiyah dumanlarla kaplanırken enkaz altından yükselen çığlıklar yalnızca bölgenin değil, insanlığın vicdanına çarpıyor.
Bugün güç sarhoşluğunu alkışlayanlar, yarın o gücün hedefi olduklarında adalet arayacak merci bulamayabilir.
Dünya yeni bir jeopolitik kırılma dönemine giriyor. Ya güç gösterilerinin, teolojik saplantıların ve çıkar hesaplarının sürüklediği kaotik bir dünyaya razı olunacak ya da hukuku, adaleti ve insan onurunu yeniden merkeze alacak cesaret gösterilecek.
Aksi halde tarih bir kez daha yazacak: Savaşlar yalnızca şehirleri yıkmaz; önce vicdanı, sonra hukuku, en sonunda da insanlığın kendisini tüketir.
Ertuğrul Cingil / Haber7
Yorumlar1