Cellat devlet ve adaletin infazı
- GİRİŞ02.04.2026 09:21
- GÜNCELLEME02.04.2026 09:21
Dünya, soykırımcı İsrail’in cezaevlerinde, tarihinin en karanlık sayfalarından biri olan “modern engizisyon” dönemi barbarlığına tanıklık ediyor.
Gazze’deki soykırımın dumanları tüterken, İsrail bu kez “adalet” maskesini tamamen fırlatıp atarak Filistinli mahkûmlar için idam cezasını yasalaştırdı.
Soykırımcı İsrail’in Meclisi’nde (Knesset) hafta başında 48’e karşı 52 oyla kabul edilen idam yasası, sadece ceza kanunu değişikliği değil; Filistin halkının topyekun imhasına yönelik atılmış pervasız bir adımdır.
Aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in ısrarıyla onaylanan yasada, “İsrail’in varlığını inkar etme amacıyla bir İsrailliyi öldürmek” idam cezasına çarptırmak için gerekçe gösteriliyor.
Bu yasa, askeri mahkemelerde geniş bir şekilde yorumlanan “terör” suçlamasıyla yargılanan Filistinlilere idam cezası vermenin yolunu da açıyor.
Üstelik bu karar için “oy birliği” bile gerekmiyor; basit çoğunluk yeterli görülüyor. Bu, dünya hukuk tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir “yasal soykırım” girişimidir.
Yasaya göre, karanlık infazlar İsrail Cezaevi Servisi tarafından, kimliği gizlenecek ve cezai dokunulmazlık hakkı tanınacak gardiyanlar tarafından asılma yoluyla gerçekleştirilecek.
İdama mahkum edilen Filistinlileri, yetkili kişiler dışında kimsenin ziyaret etmesine izin vermeyen yasaya göre, avukat görüşmeleri ise sadece görüntülü olacak.
İşgal altındaki bölgelerde yaşayan Filistinli mahkumlara idam cezası verilmesi halinde af ve temyiz yolunun kapanacağı da yasada yer alıyor.
Bu ırkçı idam düzenlemesinin en karanlık ve faşizan yüzü, evrensel hukuk ilkelerini değil, doğrudan etnik kökeni ve kimliği hedef alan bir “hukuki apartheid” düzenlemesi olmasıdır.
Aynı topraklarda yaşayan Yahudi yerleşimciler en ağır şiddet eylemlerinde bulunsa bile sivil mahkemelerin “şefkatli” kollarına bırakılırken, Filistinliler askeri mahkemelerin insafına ve celladın ipine terk edilmektedir.
Tezatlarla dolu hukuksuz tablonun en karanlık figürü, koltuğunu korumak için aşırı sağcıların her türlü sapkın talebine boyun eğen İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’dur.
Batı’ya “Hukuk devletiyiz” diyen Netanyahu, sadist uygulamalarda birbiriyle yarışan aşırı sağcı koalisyon ortaklarını memnun etmek için yargısız infazları yasallaştırmış; kendi siyasi ikbali için adaletin boynuna ilmiği geçirmiştir.
Yani İsrail’in idam yasası, Netanyahu’nun iktidar hırsı ile Ben-Gvir’in kanlı fantezilerinin birleştiği noktada doğmuştur. Bu yasa ile İsrail, sadece bir işgal gücü olmadığını, aynı zamanda resmî olarak bir “cellat devlet” hâline geldiğini dünyaya ilan etmiştir.
İsrail’in Soykırım Laboratuvarları
İsrail cezaevleri birer “alıkoyma merkezi” değil, uluslararası hukukun ve insan haklarının infaz edildiği karanlık dehlizlerdir.
Ketziot, Megiddo, Ofer ve Damon gibi cezaevlerinde ağır baskı, istismar, aç bırakma, kasıtlı tıbbi mahrumiyet, fiziksel ve psikolojik şiddet gibi çeşitlilik gösteren birçok işkence yöntemi, soykırım politikası olarak acımasızca uygulanıyor.
Uykusuz bırakma, çocuk bezi bağlanarak zorla çıplak bırakma, tırnak çekme ve elektrik verme gibi insanlık dışı uygulamalar artık İsrail cezaevlerinde sıradan sorgu yöntemleri hâline gelmiş durumda.
Birleşmiş Milletler, Uluslararası Af Örgütü (Amnesty) ve Filistin İnsan Hakları Merkezi (PCHR) gibi birçok kuruluşun son raporları, bu duvarların ardında yaşananları tek bir cümleyle özetliyor: “Modern soykırım laboratuvarı.”
Aşırı sağcı ideolojinin insan öğütme makineleri haline getirilmiş olan İsrail hapishanelerinde hukuksuz şekilde tutulan Filistinli sayısı 10 bin 400’ü aşıyor.
Hiçbir kural tanımayan bu gözü dönmüş şiddet rejiminde, 350’den fazla çocuk ve yüzlerce kadın, sistematik bir imha makinesinin dişlileri arasında insanlık dışı işkencelerle eziliyor.
En ağır işkenceler nedeniyle İsrail cezaevlerinde 90’ın üzerinde Filistinli hayatını kaybetti. Bu arada, 3 bin 500’den fazla Filistinli, neyle suçlandığını dahi bilmeden, avukatsız ve mahkemesiz “idari gözaltı” adı altında yıllarca rehin tutuluyor.
Bu karanlık zindanlarda, yaşları 12’ye kadar düşen çocuklar, askeri mahkemelerin soğuk koridorlarında, gözleri bağlı ve zincirlenmiş halde “terörist” yaftasıyla yargılanıyor.
Kadın mahkûmların maruz kaldığı cinsel şiddet ve aşağılama ise, İsrail’in “hukuk” maskesi altındaki sadizmini yansıtıyor.
Hamile kadınların kelepçeli halde darp edildiği, tıbbi yardım çığlıklarının gardiyan kahkahalarıyla bastırıldığı bir düzen, artık bir “güvenlik politikası” değil, kolektif bir suç ortaklığıdır.
Ben-Gvir’in Kanlı Fantezileri
İşkencenin her türünün acımasızca sergilendiği İsrail cezaevleri, Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in bizzat yönettiği birer vahşet merkezi haline gelmiştir.
Mahkumların yemeklerini kısıtlayan, “idama kadar onları olabildiğince acı içinde tutmalıyız” diyen bu saplantılı zihniyetin insanlık dışı uygulamaları, bugün İsrail’in resmi devlet politikası haline gelmiş durumda.
“Hapishaneleri lüks otel olmaktan çıkaracağız” sloganıyla yola çıkan bu hastalıklı zihniyet, aslında Cenevre Sözleşmesi’ni çöpe atarak Orta Çağ karanlığını geri getirmiştir.
Filistinli mahkûmlar, günlerce gözleri bağlı, elleri arkadan kelepçeli şekilde beton zemin üzerinde bekletilirken, cinsel şiddet ve tecavüz bir aşağılama silahı olarak sistematikleştiriliyor.
Hücrelerde 24 saat boyunca çok yüksek sesle İsrail marşlarının çalınması ve ışıkların hiç kapatılmaması gibi uyku yoksunluğu işkenceleriyle binlerce Filistinli üzerinde kalıcı psikolojik hasarlar bırakılmaktadır.
Ben-Gvir, yanına kameraları alarak cezaevlerine yaptığı baskınlarda mahkûmları “insansı hayvanlar” olarak aşağılamakta, onlara karşı kullanılan şiddeti sosyal medyadan pazarlayarak psikolojik terör uygulamaktadır.
Hücrelere köpeklerle yapılan saldırılar ise bu sınır tanımaz işkencelerin en ağırları arasında.
İşkencelerle diyabet, kanser veya ağır yaralı olan mahkûmların tedavileri kasten engelleniyor. Adalet Bakanı Yariv Levin ve Ben-Gvir ikilisinin “mahkumlara anestezi yapılmadan müdahale edilebilir” şeklindeki kan donduran yaklaşımları, bu rejimin sapkınlığının en somut kanıtıdır.
İnsanlığın Utanç Çukuru Sde Teiman
“Ortadoğu’nun Guantanamo’su” diye tanımlanan Sde Teiman’dan 2025 yılının sonunda sızan tecavüz görüntüleri, İsrail’in askeri üslerinin birer “işkence laboratuvarına” dönüştüğünü tescilledi.
Sde Teiman’da bir Filistinliye yapılan cinsel işkence ve tecavüz görüntülerini Kanal 12’ye sızdırdığı için yargılanan eski askeri başsavcı Yifat Tomer-Yerushalmi olayı, soykırımcı rejimin çürümesini özetliyor.
Bu vahşeti belgeleyen Yerushalmi’nin tecavüzcüleri korumadığı için sistem tarafından tasfiye edilmesi ve “vatan haini” ilan edilmesi, rejimin içindeki sapkınlığın boyutunu kanıtlıyor.
İsrail’in hukuksuz yargısı, işkenceci askerlerle ilgili suçlamaları büyük oranda düşürürken, Yerushalmi bu sızıntı nedeniyle “devletin itibarını zedeleyen” bir günah keçisi olarak yargılanmaya devam ediyor.
İnsanlığın utanç çukuruna dönüşen bu durum, İsrail’deki askeri cezaevlerindeki işkence düzeninin ne kadar derinleştiğinin en somut kanıtıdır.
Soykırımcı İsrail, tecavüzü gerçekleştiren askerleri “teşekkür edilmesi gereken kahramanlar” olarak savunup, bu vahşeti ifşa edenleri cezalandırırken, dünya bu aşağılık tiyatroyu sessizce izliyor.
Haysiyetin İflası ve Dünyanın İkiyüzlülüğü
Gazze’de İsrail’in acımasız soykırımına gözlerini kapatan dünya, şimdi cezaevlerindeki bu “yasal cinayetler” karşısında da dilsiz kalıyor.
İsrail, sadece Filistinlileri zindanlara tıkmıyor; evrensel hukuku, insan haklarını ve vicdanı da o karanlık hücrelerde ölüme terk ediyor. Tüm yaşananlar karşısında insanlığın yeterince tepki göstermemesi ise kanlı celladın elindeki ipi daha da sıkılaştırıyor.
Bugün Filistinli mahkumların boynuna geçirilen o kanlı ilmik, sadece İsrail’in değil; “insan hakları”, “hukuk devleti” ve “demokrasi” masallarını dilinden düşürmeyen soykırım ortağı Amerika ve Batı’nın da eseridir.
Bu kanlı infazların en büyük suç ortağı, İsrail’in sapkın teolojik hükümetine silahtan mali kaynaklara, diplomasiden hukuki korumaya her türlü desteği karşılıksız veren Amerika’dır.
Gazze’deki kanlı soykırımın müteahhitliğini yapan ABD Başkanı Donald Trump, şimdi de İsrail’in çıkarları uğruna İran’da tüm dünyayı ateşe atan karanlık savaşı sürdürüyor.
Aynı şekilde Gazze’de çoğunluğu çocuk ve kadın, 72 binden fazla masum sivilin katledilmesine göz yuman uluslararası sistem, şimdi İsrail zindanlarındaki “engizisyon uygulamaları” karşısında tarihinin en utanç verici suskunluğuna bürünmüş durumda.
Ukrayna’daki çatışmalar için dakikalar içinde “savaş suçu” dosyaları açan, yaptırım kararları alan ve adalet çığırtkanlığı yapan iki yüzlü dünya, konu Filistinlilerin olduğunda işkenceye kör, sağır ve dilsiz hale geliyor.
Cenevre Sözleşmesi’nin sayfaları, İsrail cezaevlerindeki Filistinlilerin kanlarıyla yıkanırken; BM koridorlarında yankılanan cılız kınama mesajları, celladın elindeki kırbacı durdurmaya yetmiyor.
İşkenceyi “sorgulama tekniği”, tecavüzü “münferit olay”, idamı ise “güvenlik yasası” olarak yutturmaya çalışan bu kirli küresel tiyatro, insanlık onurunun son kırıntılarını da o zindanların karanlığında infaz ediyor.
Netanyahu’nun koltuğunu sağlamlaştırmak için kurduğu bu ölüm mekanizmasına karşı ekonomik ve siyasi yaptırım uygulamayan her devlet, Filistinlilerin hukuksuz idamlarının ortağıdır.
Tarih, bu dönemi sadece İsrail’in gaddarlığıyla değil, sözde “uygar” dünyanın haysiyet iflası olarak da kaydedecektir.
Ertuğrul Cingil / Haber7
Yorumlar5