İsrail'in teolojik nefreti ve batının iki yüzlülüğü
- GİRİŞ05.05.2026 08:45
- GÜNCELLEME05.05.2026 08:45
Gazze’de gerçekleştirdiği soykırımla çoğunluğu çocuk ve kadın 73 bine yakın masum Filistinliyi katleden İsrail, bölgedeki taciz ve saldırılarını Müslümanların dışında da sürdürüyor.
Enkaza çevirdiği Gazze’de 20 binden fazla çocuğu hayattan koparan soykırımcı İsrail, sözde “barış” sürecine rağmen ihlallerine ve saldırılarına aralıksız devam ediyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın kağıt üzerinde kalan “barış” süreciyle gıdadan barınmaya tüm insani yardımları engelleyen, işgalini genişleten İsrail; Batı Şeria’dan Kudüs’e ve Lübnan’a kadar Hristiyanlara yönelik tacizlerini de artırıyor.
İsrail’in radikal teolojik nefret ajandası, bölgede Yahudilik dışındaki tüm inançları düşman olarak görüyor.
Siyonizmin Baltalı Teolojisi
Nitekim Nisan ayı sonunda İsrail askerinin elindeki baltayla Lübnan’ın Debel köyünde özel bir bahçede bulunan İsa heykeline öfkeyle saldırıp parçalaması, diğer dinlere karşı duyulan teolojik nefretin en açık göstergesi oldu.
Bir inancın kutsal sembolüne balta sallayan bu karanlık zihniyet, katliamcı İsrail ordusunun disiplin değil, “nefret” üzerine kurulu olduğunu belgeledi.
Bu olayın hemen ardından soykırımcı İsrail’i esir alan dini fanatizm ve saldırganlık Kudüs’te sahneye çıktı. Sokakta yürüyen rahibenin gözü dönmüş 36 yaşındaki bir Yahudi radikal tarafından önce yere savrulup sonra darp edilmesi bir başka çarpıcı örnek oldu.
Bu arada Ramazan ayında Mescid-i Aksa’yı Müslümanlara kapatan soykırımcı İsrail, 29 Mart’ta “Palmiye Pazarı”nda, Kutsal Kabir Kilisesi’nde ayine giden Latin Patriği Kardinal Pizzaballa’yı polis barikatıyla durdurdu.
Hristiyanlar için çok önemli bir günde Hazreti İsa’nın çarmıha gerildiğine inanılan kilisede yüzyıllardır kesintisiz süren ayin geleneği, İsrail’in keyfi yasaklarıyla engellendi.
İsrail aslında yıllardır sürdürdüğü bu tür saldırı ve mabet kuşatmalarıyla “Bu topraklarda benden başkasına ibadet, dua ve yaşam hakkı yok” mesajı veriyor.
Üstelik yaşanan bu saldırılar münferit değil, sistematik bir durumu yansıtıyor.
Teolojik Zulüm ve Demografik Soykırım
Mescid-i Aksa başta olmak üzere üç dinin en önemli mabetlerinin bulunduğu Kudüs, tarih boyunca dini çeşitliliğin nabzının attığı kadim bir şehir oldu.
Ancak İsrail, saldırgan işgal politikaları ile kendi dışındaki dinlerin mensuplarına uyguladığı saldırılar ve demografik tasfiye operasyonlarıyla bu kalbi durdurmaya çalışıyor.
1922 yılında Kudüs nüfusunun yaklaşık dörtte birini oluşturan Hristiyanlar, İsrail’in sistematik baskıları sonucu 2025 itibarıyla yüzde 1,5 seviyesine kadar geriletildi.
50 yıl önce 100 bin Hristiyan’ın yaşadığı Beytüllahim’de bugün sadece 30 bin kişi kaldı. Aynı şekilde Kudüs’teki Müslüman nüfus ise yüzde 70’lerden, İsrail’in hukuksuz işgal ve yerinden etme politikaları nedeniyle yüzde 35’lere kadar düştü.
Oysa Yahudiler, 1922 nüfus sayımında yüzde 10’lar civarındaki oranlarını saldırgan ve işgalci politikalarıyla bugünlerde yüzde 60’ın üzerine çıkarmış durumda.
Son yıllarda Dini Özgürlük Veri Merkezi (RFDC) ve Rossing Center gibi kuruluşların yayımladığı izleme raporları ve saha gözlemleri şu tabloyu ortaya koyuyor:
İsrail’deki teolojik saplantılı aşırı sağcı radikaller her yıl 150–180 arası Hristiyan karşıtı eylem gerçekleştiriyor.
Din adamları, Hristiyan hacılar ve yerel Hristiyanları hedef alan bu olayların yaklaşık yüzde 40’ı fiziksel saldırı veya doğrudan temas vakalarını içeriyor.
Saldırı biçimleri tükürmeden, sözlü tacize; itmeden darp etmeye; kutsal mekanlara ve mezarlıklara yönelik vandalizme kadar değişiklik gösteriyor.
Sadece geçen yıl Hristiyanlara yönelik 176 resmi saldırı ve taciz kaydedildi. Bunların 106’sı, Yahudi radikallerin din adamlarına ve hacılara yönelik “tükürme” eylemiydi.
İsrail yargısı ise “gelenek” haline gelen bu çirkin saldırıları, kamera kayıtları olmasına rağmen “delil yetersizliği” ya da “suç teşkil etmediği” gerekçeleriyle cezasız bırakıyor.
Ölüler Bile Hedefte İsrail’in Mezarlık Vandalizmi
Gazze’yi dünyanın en büyük çocuk mezarlığına çeviren soykırımcı İsrail’in teolojik nefreti sadece yaşayanları değil, Müslüman ve Hristiyan mezarlarında yatanları da hedef alıyor.
İsrail, 1948 sonrası Kudüs’teki en büyük Müslüman mezarlığı olan Memenullah Kabristanı’nı buldozerlerle yıkıp üzerine “Bağımsızlık Parkı” yaparak başlattığı tahribatı yıllar içerisinde sistematik şekilde sürdürdü.
Sahabe kabirlerinin bulunduğu Babu’r Rahme’den Doğu Kudüs’teki Al-Yusufiya’ya kadar birçok mezarlığı tahrip eden İsrail, Gazze’de yaklaşık 20 mezarlığı hava ve kara saldırılarıyla yok etti.
Kabirlerdeki naaşları bile yerinden eden katliamcı İsrail, hastane çevreleri başta olmak üzere birçok yerde yüzlerce Filistinlinin gömüldüğü toplu mezarlar oluşturdu.
Defin yeri için güvenli mezar alanı bulmanın dahi zorlaştığı Gazze’de İsrail, 378’den fazla camiyi tamamen yıkarken, 200’e yakın ibadethaneyi ise ağır hasarlı hale getirdi.
Filistin genelindeki imamlara yönelik darp, kötü muamele ve namaz sırasında baskın gibi hukuksuz uygulamalar da yapan İsrail, birçok din adamını gözaltına aldı.
Yani farklı inançlara düşman İsrail, Gazze’den Batı Şeria’ya ve Kudüs’e kadar Müslüman kimliğini ve şehirlerin hafızasını silmeye dönük her türlü baskı ve vandalizme başvurmaktan çekinmiyor.
Müslümanların mezarlarını ve türbelerini tahrip edip ırkçı yazılar yazan, hatta molotof atacak kadar gözü dönmüş radikal Yahudiler, benzer saldırıları Hristiyan mezarlıklarına yönelik de gerçekleştiriyor.
2023 yılında Doğu Kudüs’te Sion Tepesi’ndeki Protestan mezarlığına gizlice giren iki radikal Yahudi, 30’dan fazla tarihi mezardaki haçları ve bazı ikonları parçaladı.
Ermeni Patrikhanesi’nin duvarlarına “Hristiyanlara Ölüm”, “Ermenilere Ölüm” yazıları yazılırken, Hazreti İsa’nın çarmıha gerilmeden önceki son duasını yaptığı Getsemani Bahçeleri’ndeki Azap Kilisesi yanıcı maddeyle kundaklanmak istendi.
İkiyüzlü Batı’nın Ruhani İflası
Hristiyanlığın doğduğu topraklarda İsrail’in sahnelediği tüm bu çirkinliklere karşı sözde “demokrasi”, “insan hakları” ve “dini özgürlüklerin” havarisi kesilen Batı dünyası tam bir ikiyüzlülük içerisinde.
Gazze’deki soykırıma sessiz kalan, hatta destek olan Batı dünyası, Hristiyanlığın kutsal sembollerini ve din adamlarını sistematik nefret saldırılarının hedefi haline getiren İsrail’e karşı tepkisiz kalıyor.
Siyonist ve Evanjelik hipnozun etkisindeki Trump yönetimi de kendi Hristiyan dindaşlarına yönelik bu aşağılama ve saldırılara rağmen İsrail’e milyarlarca dolarlık silah yardımına devam ediyor.
Sağladığı sınırsız ve çok yönlü destekle soykırımın en büyük ortağı olan Trump yönetimi, esiri haline geldiği İsrail’in saldırgan politikaları nedeniyle saplandığı İran savaş bataklığından ise bir türlü çıkamıyor.
“Hristiyan değerlerini” dillerinden düşürmeyen Washington’dan Berlin’e, Londra’dan Budapeşte’ye kadar uzanan Batı zihniyeti, İsrail söz konusu olduğunda sağır, dilsiz ve kör kesiliyor.
Almanya başta olmak üzere İngiltere’den Yunanistan’a, Macaristan’dan Avusturya’ya kadar birçok Avrupa ülkesi, saldırgan İsrail’in savaş suçlarını örtbas etmek için sıraya girmiş durumda.
Yahudilerin Filistin topraklarını gasp ederek bölgeye yerleşmesinin yolunu açarak bugün yaşanan soykırımın tarihsel sorumluluğunu taşıyan İngiltere, İsrail yönetimine desteğini hala sürdürüyor.
Hatta İngiltere devleti son olarak İsrail’in 26 bin hak ihlalini takip eden insan hakları birimini “bütçe yetersizliği” gerekçesiyle kapatarak kirli suçları örtbas ediyor.
İsrail’in dini özgürlüklere yönelik böylesine açık saldırılarına rağmen Hristiyan dünyasının ruhani lideri Papa 14. Leo ise sadece derin üzüntülerini ifade ederek kınamalarla yetiniyor.
Ne Papa ne de Avrupa liderleri bu teolojik kıyım karşısında kısık sesli ve cılız tepkiler dışında İsrail’e karşı ciddi bir tavır alamıyor.
Oysa benzer saldırılar bir Müslüman ülkesinde yaşansaydı, Papa’dan Beyaz Saray’a kadar tüm Batı dünyası “din özgürlüğü” ve “medeniyet savaşı” naralarıyla dünyayı ayağa kaldırırdı.
Ancak saldırgan İsrail olduğunda; İsa heykelinin parçalanması, rahibenin yerlerde sürüklenmesi, kiliselerin kapatılması, din adamlarına yönelik “tükürük seansları” sadece “münferit vaka” ya da “kriminal olay” olarak geçiştiriliyor.
İsrail, Filistin’de Müslümanları katlederken, Lübnan’da haçları parçalarken, Kudüs’te rahibeleri sokaklarda sürüklerken; Batı dünyası bu vahşetin lojistik tedarikçisi durumundadır.
Eğer bugün bir asker elinde baltayla bir heykeli parçalayacak cesareti bulabiliyorsa, bu pervasızlığı Washington’dan gelen mühimmattan, Berlin’den alınan diplomatik destekten ve Londra’nın örtbas etme çabalarından almaktadır.
730 Milyon Dolarlık Kanlı Makyaj
Her yaptığı yanına kar kalan İsrail, Batı dünyasının bu ikiyüzlü politikalarının yanı sıra BM başta olmak üzere uluslararası kurumların acziyeti ve eylemsizliği karşısında pervasızlık dozunu artırıyor.
Amerika’yı İran’da karanlık bir savaşın içine çeken İsrail, sözde “barış” adı altında Gazze’de ihlal ve katliamlarına devam ederken “ateşkes” maskesi altında Lübnan’daki saldırılarını artırıyor.
Saldırgan politikalarıyla dünyaya büyük maliyetler çıkaran İsrail, Müslümanların yanı sıra Hristiyan değerlerine yönelik teolojik nefretiyle uluslararası hukuku ve insanlık onurunu ayaklar altına almayı sürdürüyor.
Üstelik İsrail, kirli imajını temizlemek ve bu barbarlıklarını perdelemek için Meclisi’nden “Hasbara” adını verdiği 730 milyon dolarlık devasa bir “propaganda ve yalan” bütçesini geçirdi.
Geçen yıla göre 4 kat, 2023 öncesine göre ise 20 kat artışa işaret eden bu rakam, İsrail’in sosyal medya illüzyonlarıyla gerçeği bükmeye ve soykırımlarını örtmeye çalıştığının en açık göstergesidir.
Ayrıca İsrail, Amerika’daki AIPAC (Amerika İsrail Kamu İlişkileri Komitesi) başta olmak üzere siyonist lobilerin, Silikon Vadisi’ndeki dev teknoloji firmalarının ve küresel medya ağlarının sınırsız desteğiyle entegre bir “gerçeklik suikastı” peşinde.
İsrail’in medya gücüyle gerçekleri tersyüz etmesine izin verilmesi, modern dünyanın ahlaki iflasının ilanıdır. Ancak gerçekler, yüksek çözünürlüklü propaganda videolarından daha inatçıdır.
Hiçbir karanlık propaganda, teknolojik güç ve lobi faaliyeti; Gazze’deki enkazın altında kalan çocukların ahını ve parçalanan kutsalların utancını örtmeye yetmeyecektir.
Teolojik Faşizme Karşı İnsani Duruş
Hristiyan dünyası, artık katliamdan beslenen İsrail’in bölgesel huzuru ve dini özgürlükleri hedef alan, kendinden olmayana hayat hakkı tanımayan küresel bir tehdit olduğunun farkına varmalıdır.
İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım ile Kudüs’te yürüttüğü inanç kıyımı aynı madalyonun iki yüzüdür.
Dünya artık İsrail’in saldırganlığının sadece bir inanca veya bir bölgeye değil, insanlığın ortak kutsallarına ve onuruna yönelik olduğunu anlamalıdır.
İsrail’in bu saldırganlıklarına karşı “denge”, “itidal” ve “güvenlik” masalları anlatan herkes, bu karanlığın büyümesine hizmet etmektedir.
Uluslararası kuruluşlar ve devletler başta olmak üzere tüm insanlık, ortak bir tavır alarak İsrail’e Gazze’de işlediği soykırımın, bölgede gerçekleştirdiği katliamların ve dini özgürlüklere saldırılarının cezasını en ağır şekilde ödetmelidir.
Dünya, ya insanlığın üzerine karabasan gibi çöken bu teolojik faşizme karşı topyekun ayağa kalkacak, ya da yarın aynı karanlık, başka şehirlerde, başka mabetlerin kapısına dayanacaktır.
Bugün susanlar, yarın bu utancın altında kalacaktır.
Unutulmamalıdır ki; tarih, soykırım yapanların, şehirleri enkaza çevirenlerin ve inançlara saldıranların yanı sıra bu katliamları seyredenleri ve sessiz kalanları da yargılayacaktır.
Ertuğrul Cingil / Haber7
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol