Küresel satrancın kazananı Çin
- GİRİŞ22.05.2026 09:38
- GÜNCELLEME22.05.2026 09:38
Dünya siyaseti son yılların en kritik diplomatik haftalarından birine tanıklık etti. Önce ABD Başkanı Donald Trump, dört gün sonra ise Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Pekin’de Çin Devlet Başkanı Şi Jinping tarafından ağırlandı.
İran’da saplandığı savaş bataklığından “zaferle” çıkmaya çalışan Trump ile Batı yaptırımlarının baskısı altında ekonomisini ayakta tutmaya çalışan Putin’in peş peşe Pekin’in kapısını çalması, küresel güç dengelerindeki değişimi çarpıcı biçimde ortaya koydu.
Trump, dünyanın hala en büyük askeri gücünün lideri olarak Çin’e pazarlık için geldi. Putin ise savaşın ve yaptırımların yorduğu Rusya adına dayanacak bir omuz arayışıyla Pekin’i ziyaret etti.
Pekin’de sergilenen diplomatik koreografi, iki küresel aktörün Çin karşısındaki sıkışmışlığını ve asimetrik bağımlılığını gözler önüne seren dikkat çekici görüntüler sundu.
Bu ziyaretler, sembolik diplomasinin çok ötesinde bir gerçeği ortaya koydu: Dünya artık rüzgarın yalnızca Washington’dan estiği eski dünya değil. Küresel krizlerin çözümünde ve yeni ittifakların oluşmasında Pekin’in rolü giderek büyüyor.
Ortaya çıkan tablo, hem Washington’u masaya oturtan hem de Moskova’yı kendisine daha fazla bağlayan gücün Çin olduğunu gösteriyor.
Pekin, bu ziyaretlerle yalnızca dünyanın üretim üssü değil, aynı zamanda küresel diplomasinin de ağırlık merkezi olduğunu dünyaya göstermiş oldu.
Çin Tayvan Kartını Açtı
Trump’ın yaklaşık dokuz yıl sonra Çin’e yaptığı devlet ziyareti olağanüstü bir protokolle karşılandı. Kırmızı halılar, Şi’nin resmi ikametgahının bulunduğu tarihi Zhongnanhai’deki kritik görüşmeler, görkemli devlet yemekleri ve “dünyanın en önemli ilişkisi” vurguları…
Ancak bu ihtişamın arkasında çok daha sert bir jeopolitik gerçek vardı: Washington’un Çin karşısındaki manevra alanı artık eskisi kadar geniş değil.
İran savaşı nedeniyle yükselen enerji maliyetleri, Hürmüz Boğazı’ndaki kriz, içerde artan ekonomik baskılar ve gümrük tarifelerinin geri tepmesi, ABD’yi Pekin’le daha kontrollü bir ilişki kurmaya zorluyor.
Bir dönem dünyaya baskı uygulayan Washington, artık bazı küresel krizlerde Pekin’in desteğini arayan bir pozisyona sürüklenmiş durumda.
Trump-Şi görüşmelerinin en kritik başlığı Tayvan oldu. Trump yönetiminin Venezuela’dan İran’a, Küba’dan Kanada’ya kadar uzanan agresif dış politika hamleleri, Çin’in eline önemli bir diplomatik koz verdi.
Şi Jinping’in devlet yemeğinde Tayvan meselesinin iki ülke ilişkilerini “tehlikeli şekilde raydan çıkarabileceğini” doğrudan Trump’ın yüzüne söylemesi, Pekin’in artık bu konuda geri adım atmayacağını net biçimde gösterdi.
Çin’in temel argümanı şuydu: Eğer Amerika dünyada kuralları tanımayan bir güç gibi hareket ediyorsa, Pekin’in kendi toprağı olarak gördüğü Tayvan konusunda hangi meşruiyetle itiraz edebilir?
Trump’ın, “Tayvan için en son ihtiyacımız olan şey 9 bin 500 mil uzakta bir savaş” sözleri ise Şi’nin bu kırmızı çizgiyi Washington’a büyük ölçüde kabul ettirdiği şeklinde yorumlandı.
Bu aynı zamanda Pasifik’te gücünü tahkim eden Çin’in Tayvan meselesini artık yalnızca bölgesel değil, küresel güç mücadelesinin merkezine yerleştirdiğinin ilanıydı.
Teknoloji Savaşları: Kopamayan Rakipler
Görüşmelerde öne çıkan bir diğer kritik başlık teknoloji savaşlarıydı. Trump heyetinde Tim Cook’tan Elon Musk’a kadar teknoloji dünyasının önemli isimleri yer almasına rağmen, gelişmiş yapay zeka çipleri konusunda ciddi bir ilerleme sağlanamadı.
Çin, ambargolara rağmen kendi alternatif teknoloji ekosistemini kurma konusundaki kararlılığını ortaya koydu ve baskılara boyun eğmeyeceği mesajını verdi.
Bugün Çin, Apple, Tesla ve NVIDIA gibi Amerikan teknoloji devlerinin üretim ve pazar açısından bağımlı olduğu kritik bir merkeze dönüşmüş durumda.
Taraflar birbirine baskı uyguluyor; ancak birbirlerinden kopmaları da kolay görünmüyor. Çünkü küresel tedarik zincirinin anahtarlarından biri Pekin’in elinde. Çin Amerikan teknolojisine hala ihtiyaç duyuyor olabilir, fakat Washington da Çin pazarını kaybetmenin maliyetini göze alamıyor.
Bu nedenle Trump’ın ziyareti, büyük anlaşmalardan çok “kontrollü gerilim yönetimi” görüntüsü verdi.
Trump’ın Çin’den 200 Boeing siparişi koparması iç politikada başarı gibi sunuldu. Ancak piyasaların 500 uçaklık beklentisinin altında kalan anlaşma, yatırımcılar tarafından yetersiz görüldü ve Boeing hisselerinde düşüş yaşandı.
Pekin burada da ince bir mesaj verdi: Çin, Amerikan şirketlerini tamamen dışlamıyor; ancak ekonomik tavizleri artık stratejik araç olarak kullanıyor.
Putin’in Çine Artan Bağımlılığı
Trump’ın ardından Pekin’e gelen Putin’in ziyareti ise çok farklı bir psikolojik atmosfer taşıyordu. Bu, Putin’in Çin’e yaptığı 25. ziyaretti. Ancak bu kez tablo geçmişten belirgin şekilde farklıydı.
Bir zamanlar Sovyet mirasının askeri ağırlığıyla masaya oturan Moskova, bugün Çin karşısında giderek daha bağımlı bir ekonomik ortak görüntüsü veriyor.
Şi Jinping’in “Rusya ve Çin birbirinin stratejik kalesidir” sözleri dikkat çekiciydi. Ancak ekonomik veriler, bu ortaklığın eşitler arasında olmadığını açık biçimde gösteriyor. Çin ekonomisi, Rusya ekonomisinden yaklaşık sekiz kat daha büyük.
Rusya ağırlıklı olarak enerji ve ham madde ihraç ederken; Çin yapay zekadan dronlara, yarı iletkenlerden ileri teknoloji üretimine kadar geniş bir yelpazede ürün sunuyor. Bu durum küresel rekabetin değişen doğasını da yansıtıyor.
BBC’nin “Rusya bal ve karides getirirken Çin yapay zeka ve dron gösterdi” yorumu, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkinin özeti gibiydi.
Putin’in ziyaretindeki en kritik başlıklardan biri de “Sibirya’nın Gücü 2” doğalgaz hattı oldu. Yıllık 50 milyar metreküp kapasiteye ulaşması planlanan proje, Rus gazını Moğolistan üzerinden Çin’e taşıyacak.
Çin’in enerji ihtiyacının yaklaşık yüzde 12’sini karşılaması beklenen bu proje yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda stratejik bir enerji güvenliği hamlesi niteliği taşıyor.
Yıllardır fiyat anlaşmazlıkları nedeniyle ilerlemeyen projenin hız kazanması, Moskova’nın Pekin’e daha fazla bağımlı hale geldiğinin de önemli bir göstergesi oldu.
Çünkü Ukrayna savaşı sonrası Rusya’nın alternatifleri ciddi şekilde daralmış durumda.
Putin ve Şi’nin yayımladığı ortak deklarasyon, diplomatik dilin ötesine geçen sert mesajlar içeriyordu.
“Dünya barışı yeni risklerle karşı karşıya. Uluslararası toplumun parçalanması ve ‘orman kanunlarına’ geri dönüş tehlikesi ciddi şekilde mevcuttur” ifadeleri, birçok gözlemci tarafından Trump döneminin öngörülemez dış politikasına yönelik dolaylı eleştiri olarak değerlendirildi.
Şi Jinping, Batı’nın sömürgeci döneminin sona erdiğini savunurken, Çin’i küresel kaos karşısında “sorumlu büyük güç” olarak konumlandırmaya çalıştı.
Çin ve Rusya böylece yalnızca ekonomik ortak değil; Batı merkezli düzene alternatif oluşturmaya çalışan iki aktör görüntüsü verdi.
Trump’ın Kaosu Çin’in Fırsatı
Trump gösterişli şekilde ağırlandı ve bazı ticari kazanımlar elde etti. Ancak Tayvan konusunda Çin’e geri adım attıramadı; çip savaşlarında da istediği sonucu alamadı.
Ortaya çıkan tablo dikkat çekiciydi: Küresel düzenin kurucusu olan Amerika, Trump’ın agresif ve öngörülemez politikaları nedeniyle kendi sistemini sarsarken; komünist yönetimle anılan Çin, dünyaya daha rasyonel, dengeli ve soğukkanlı bir güç görüntüsü vermeyi başardı.
Trump, Çin’i dizginlemek amacıyla çıktığı yolda, attığı sert adımlarla Pekin’i askeri, diplomatik ve stratejik açıdan küresel sistemin yeni hakemlerinden biri haline getirdi.
Bugün gelinen noktada Rusya Çin’e bağımlılığını artırırken; ABD ise soykırımcı İsrail’in tahrikleriyle çıkardığı İran savaşında, Hürmüz Boğazı gerilimi nedeniyle Pekin’in diplomatik desteğine daha fazla ihtiyaç duyan bir konuma sürükleniyor.
Ayrıca İran savaşı sırasında kullanılan Amerikan savunma ve saldırı sistemleri, Çin açısından adeta canlı bir laboratuvar işlevi gördü. Pekin, Amerikan ordusunun en gelişmiş sistemlerini gerçek zamanlı analiz ederek olası bir Tayvan senaryosu için kritik veriler topladı.
Amerikan donanmasının Orta Doğu’ya yoğunlaşması nedeniyle Güney Çin Denizi’nde oluşan stratejik boşluk da Çin’e Pasifik’te daha rahat hareket alanı sağladı.
Asya’daki müttefikler artık Washington’un aynı anda hem İran krizini hem de Çin’i yönetip yönetemeyeceğinden emin değil.
Putin ise Çin’in desteğinin sürdüğünü göstermeye çalıştı ve enerji projelerinde ilerleme sağlayarak Batı izolasyonunu kırmayı hedefledi. Ancak ziyaret, Rusya’nın Çin’e bağımlılığını daha görünür hale getirdi ve Moskova’nın eşit değil, daha zayıf ortak görüntüsü vermesine yol açtı.
Dünyanın Yeni Jeopolitik Merkezi
Çin, iki hafta içinde dünyanın en güçlü liderlerinden ikisini ağırlayarak iki önemli kazanım elde etti: Amerika’yı kendisiyle müzakereye mecbur bıraktı, Rusya’yı ise kendisine daha fazla bağımlı hale getirdi.
Soğuk Savaş döneminde dünya Washington ve Moskova ekseninde şekilleniyordu. Bugün ise Pekin; hem Amerika’yla pazarlık yapabilen hem de Rusya’yı ekonomik olarak kendine bağlayan merkezi güç konumuna yükseliyor.
Amerika öngörülemez hamleleriyle kendi kurduğu düzeni sarsarken, Çin daha öngörülebilir ve “yapıcı” bir aktör görüntüsüyle ağırlığını artırıyor.
Yapay zekadan elektrikli araçlara kadar geleceği şekillendiren birçok alanda Çin; hammadde, enerji erişimi ve istikrarlı yönetim avantajıyla öne çıkıyor. Trump’ın her agresif hamlesi, Pekin’e yeni ekonomik ve diplomatik fırsatlar açıyor.
Bugün Çin, hem enerji krizlerinde kilit rol oynayan hem de teknoloji savaşlarının merkezinde duran bir süper güç olarak yükseliyor.
Trump ve Putin dünyayı savaşlar ve gerilimlerle meşgul ederken, Pekin bu kaotik ortamı stratejik fırsata dönüştürerek “yeni güven merkezi” olma yolunda ilerliyor.
Şi Jinping’in vermek istediği mesaj netti: “21. yüzyılın jeopolitik merkezi artık yalnızca Atlantik değil; Pasifik’in kalbi olan Pekin’dir.”
Trump ve Putin Pekin’den ayrılırken geride kalan en önemli gerçek şuydu: Küresel kaosun en büyük jeopolitik kazananı, satrancı sabırla oynayan Çin oldu.
Ertuğrul Cingil / Haber7
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol