Akşamüstü…

.

  • GİRİŞ14.01.2022 14:30
  • GÜNCELLEME17.01.2022 09:30

Güneşin fedailikten efendiliğe terfi ettiği olağanüstü vakitlerdir akşamüstleri. Severim. Zaman geçer, zamanın akıp gidişini gözlerimle gördüğüm büyülü anlardır akşamüstleri. Kıyamet de o saatlerde kopacakmış. Bunu, yani kıyametin de o saatlerde kopacağı rivayetini çocukluğumdan beri dert edindim. Güneşin batışını izlediğim vakitlerde hissettiğim güzelliklerin yanına bu kuşkuyu, belki de  korkuyu ekledim.

Sahiden kıyamet o anda mı kopacak, güneşin gözden kaybolduğu, aydınlığın karanlığa saplanıp yavaş yavaş battığı o anda mı kopacak?

Biz bilemeyiz, bize ancak iman etmek düşer…

Dünya yuvarlakmış, kime göre, hangi kıtaya göre akşam olduğunda kopacakmış kıyamet, Türkiye’nin akşamı Japonya’nın gündüzüymüş, o zaman kıyametin akşamüstü kopacağı bilgisi tartışmalı olmuyor muymuş, muş, mış, falan filan…

Anlamam…

Bir rivayet varsa, hele hele Hz. Peygamber kaynak gösteriliyorsa benim için konu bitmiştir, ben o tartışmayı keserim. O, öyle diyorsa, o öyledir. Bunu böyle düşünürüm. Düşünürken demlendiğim sessizliğimi de onun aktardığını doğrulamak geçirilmiş mutlu bir zaman olarak addederim.

Şimdi nasıl yapacağım bilmiyorum ama…

Aslında size başka, bambaşka bir şey anlatmak için oturdum, konu buralara kadar geldi. Sanıyorum akşamüstü tasviri yaparken keyifle dağıldık, toparlanıp dönelim.

Böyle muhteşem bir akşam vakti…

Aydın’dan otoyola girdim, Sakarya’ya geleceğim. Evlenip başka şehirlere giden delikanlılar bilir. Evinize, şehrinize dönerken, hele yalnızsanız, bütün gençliğiniz yol boyu bir sinema filmi gibi izlettirilir size. Her geçtiğiniz yer, her sapak, her durak gençliğinizi yaşatan abidevi bir heykele dönüşür. Yani böyle hüzün mü desem,  neşe mi, çaresizlik mi, yoksa hepsini harmanlayan birkaç damla gözyaşı mı…Bunların hepsine hazırım, hislerimi heybemde taşıyorum. Fakat henüz otoyolun başındayım, şimdi keyif vakti.

Müzik açtım, hatırlamıyorum ne olduğunu, biraz yüksek sesle dinliyorum, 20-25 km gitmişim gitmemişim.

Yolun kenarında bir adam durmuş el ediyor. Otostop çekmiyor, bu başka bir şey, el ediyor, dur diyor.

Durdum, camı açtım, elinde küçük bir bidon var. Buyurun, dedim. Yolun karşısını gösterdi, eski, çok eski bir arabayı işaret etti.

-Benzinim bitti, yolda kaldım, biraz ilerde otoyolda akaryakıt istasyonu var, beni oraya kadar götürebilir misiniz, benzin alıp dönsem?

Tabi, dedim.

Ön tarafa bindi, bidonu bacaklarının arasına aldı. O bidon sanki oraya sıkıştırılmış bir utanç gibi göründü gözüme. Öyle hafiften de bidonu gizlemeye çalışarak kendine göre bir vaziyet aldı. Nereden geliyorsun, dedim, anlatmaya başladı.

-İzmir’den geliyorum, hastaneden. O arabada bizim hanımla çocuk var. Böyle her hafta İzmir’e, Ege Üniversitesi’ne gidip geliyoruz. Aslında boşa gidiyoruz, doktor bana her şeyi anlattı ama hanıma söyleyemiyorum. Yani üzülsün istemiyorum ama ben gerçeği biliyorum.

-Ne oldu ki, nedir çocuğun hastalığı?

-Ne bileyim abi, beyninde bir ur var, dediler. O büyüdü, büyüdü durduramadılar. Ameliyat da çok zormuş, yani yüzde yüz masada kalır, dediler. En son doktor, çok az bir ömrü var, yani size bunu söylemem lazım, gelseniz de olur, gelmeseniz de, dediydi ama hanıma anlatamadım, söyleyemedim. Kadın iki yıldır perişan oldu, hala umudu var, sırf onun için gelip gidiyoruz işte…Haa bu arada kafam dalmış, vallahi benzini bile görmemişim, öyle kalakaldık yolun ortasında.

Kendi tarafımdaki camdan dışarıya doğru baktım, az toparladım kendimi. Biraz sonra Torbalı yakınlarındaki istasyona vardır. Durdum kapıyı açtım, indim, adam da indi. Kolumu omuzuna koydum, benzin alalım, istasyonun altından karşıya geçiş var, geçelim, ben seni arabana kadar götüreyim, benzini koyalım, çalıştıralım, öyle geçersin Aydın’a dedim.

Sarıldı…

Böyle kısa boylu, esmer, zayıf biri.

Ya yok abi, sağ olasın, Allah razı olsun. Ben şimdi benzini alıp yolun karşısına geçeceğim. Oradan bir kamyona binip döneceğim. Seni yolundan edemem, olmaz, gerçekten olmaz, dedi.

Pompanın yanından az ileriye daha sakin bir yere çektim. Kulağına fısıldar gibi…Hiç olmazsa benzinini alayım, dedim. Geri çekildi. Allah yolunu açık etsin, sağ olasın abi, sen bana yapacağını yaptın, selametle, dedi.

Vedalaştık…

Bir müddet müzik açmadım, belki de otobandan çıkana kadar, İzmir’e kadar. Yol boyu onu düşündüm, çocuğunu, karısını, yaşadığı büyük acıyı, her gün oğlunun ölümünü izleyen bir babanın sessiz ama büyük feryadını…

İzmir’de çıktım otobandan, zaten mecburi çıkıyorsun. Yeni otoyol falan yok, on beş yıl önce. Manisa’ya doğru yollandım, durup bir şeyler yedim mi, tam hatırlamıyorum. Hava iyice karardı, artık gece, gökyüzünde bir kızıllık var ama yeryüzü karanlık.

Adamı unuttum…

Başka şeyler düşündüm, çok başka şeyler. Müzik açtım, yol kenarındaki tabelaları okudum, yolu bitirmek için hesap kitap yaptım, yürüdüm gittim.

Epey hızlandım, ama epey. O zamanlar böyle şimdiki gibi gece görüşlü radarlar falan da yok. Belki var ama bana denk gelmemiş. Bayağı basıyorum, 170, 180 hatta 190 km hıza çıkıyorum.

Balıkesir’e yaklaştım…

Etraf zifiri karanlık, ışık falan yok, köy, kasaba, ya da dağ başında bir yaşam belirtisi, hiçbir şey yok. Hızla yol alıyorum. Şöyle tatlı bir viraj var önümde, epey ilerde. Ama yavaşlamamı gerektirecek kadar keskin değil, görüyorum. Ayağımı çekmedim gazdan, devam ediyorum, hafiften viraja girdim.

Girdim….

Aman Allah’ın, bir gürültü koptu anlatamam. Nasıl bir ses geliyor arabadan. Böyle küt küt küt küt!!!... Kıyamet kopuyor. Sıkıca yapıştım direksiyona, zangır zangır titriyor, neredeyse tırnaklarımı geçirdim. Yavaş yavaş frene dokuna dokuna vitesi de küçülttüm, yaklaşık olarak yarım kilometrelik virajı döndüm. Daha tam olarak durmamışım, virajı döndüm, o dağ başında tam yolun karşısında bir tabela belirdi…Oto Tamircisi 24 saat açık…

Yavaşça karşıya geçtim, dükkanın önüne böyle burundan girdim, arabanın yarısı içeride yarısı dışarıda durdum, indim aşağıya. Yazıhaneden çıktı geldi usta. Dedim ki, böyle böyle…Eğildi, sola baktı, sol arakaya baktı, sonra sağa geçti, eğildi, tekrar başını kaldırdı, birader gelsene, dedi. Yanına geçtim, işaret parmağıyla sağ ön tekeri gösterdi, görüyor musun, dedi.

Ne olmuş, dedim.

Vallahi ne olduğunu bilmem de, senin verilmiş sadakan varmış, çok büyük dua almışsın, bunun için bir sadaka daha ver, verirsen iyi edersin, şuraya bak, sağ ön tekerdeki bütün cıvatalar kopmuş, sadece bir tanesi kalmış, o da fırlamak üzere, gelmiş gelmiş tam uçta durmuş, bu araba yüz kilometre hızla bile beş takla atar, kıyısından dönmüşsün kıyısından, dedi.

Beş takla atmadım ama usta beş dakikada sorunu çözdü, ücretini ödedim ve hiçbir sıkıntı çekmeden, yola devam ettim.

O tamirhanenin önündeki viraj, benim arabanın uçurumun kenarından dönmesi, o saatte hadi kurtulduk, hiçbir aksaklık yaşamamış olmam ve üstümü örten gece terbiyesi.

Ne bileyim, gerçekten ne bileyim…

Bir akşamüstü…

Yol kenarında bir adam…

Ölümün eşiğinde dolaşan bir çocuk ve onun yorgun annesi…

Onlara yaptığım küçücük bir iyilik…

Bilemiyorum…

Belki de bir akşamüstü kopacak büyük kıyamet.

Ama bir başka akşamüstü de bir insan bir insanın “küçük kıyametini” durduracak.

Yaşıyoruz, şükürler olsun…

 

Yorumlar4

  • İbrahim Alkılıç 2 gün önce Şikayet Et
    Sadaka Kazayı, belayı geliyor bile olsa geri çevirir. Ama öyle 5, on lira değil ha! Doğru düzgün, ise yarayacak bir para olmalı. Veya çok güzel bir iyilik, "Allah razı olsun!" duası. Aman ihmal etmeyelim.
    Cevapla Toplam 3 beğeni
  • Salim Yılmaz 2 gün önce Şikayet Et
    "Az sadaka çok belayı defeder ve ömrü uzatır." “Merhamet edenlere, Cenâb-ı Hak merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin…” Hz. Muhammed (S.A.V.)
    Cevapla Toplam 3 beğeni
  • Tuğlu... 2 gün önce Şikayet Et
    Eyvallah...beğeniyle okuyorum sizi...
    Cevapla Toplam 3 beğeni
  • mustafa 3 gün önce Şikayet Et
    Allahı'm ne büyüksün ya Rabbi! O kullarına kolaylık ver şifa ver hayırlısını ver. Amin
    Cevapla Toplam 10 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat