Samiha Ayverdi ile bir konuşma

  • GİRİŞ23.08.2026 09:09
  • GÜNCELLEME23.08.2026 09:09

Zaman zaman Pazar günleri sizlerle, geçmişte “önemli” kişilerle yaptığım konuşmaları paylaşıyorum.

Yaptığım bu konuşmalar içerisinde birçok açıdan ilginç olanları vardır.

Onlardan biri de, Samiha Hanımla yaptığımız bu konuşmadır. 

İlginçliğin ilki şurada: bizim dergilerin yeri Fatih’te, Fevzi Paşa Caddesi üzerineydi.

Meğer Samiha Hanımın evi de aynı cadde üzerinde yüz elli metre kadar bizim kuzeyimizdeymiş, bilmiyordum.

Randevu alabilmek için çok uğraştım, her seferinde ertelediler.

Nihayet bir gün, telefonla konuştuğum günün 15 gün sonrasına, belli bir saatte buluşma için müsaade edildi. 

Hanımefendinin oturduğu apartman cadde üzerinde, büyük demir kapısı olan bir binaydı. 

Randevu verilen saatte zili çaldım, kapı derhal açıldı ve arkasında 25 yaşlarında, yukarıya doğru uzunca merdiven basamaklarında ve merdivenin en başında, yine aynı yaşlarda birkaç genç erkek, takım elbiseli, kravatlı, esas duruşlu ve saygılı tavırlarla beni karşıladılar. 

Merdivenleri çıktığımda ise, gözlerime inanamadım; tepeden tırnağa bembeyaz giysiler içinde, zarafeti, güler yüzü ve yine etrafında son derece güzel giyimli, belli bir disiplin ve saygılı davranışlarda bulunan bayan, erkek birkaç genç insanla birlikte, her biri “hazır ol” vaziyetinde, başlarını, bellerine kadar öne eğerek ve elleriyle yolu göstererek buyur edip genişçe bir salona aldılar beni. 

Beni şaşırtan; randevudan karşılamaya, karşılamadan, ikrama, giyim kuşamlarından düzenli ve disiplinli davranışlarına, hatta birbirleriyle sessiz ve edeplice konuşmalarına kadar her şeyin adeta bir askeri kıtanın, bir komutanı karşılaması gibi, dikkatli, saygılı ve disiplinli oluşuydu.

Belki bu davranışların sebebi Samiha Hanımın babasının bir asker olmasıyla ilgili olduğunu düşünmüştüm.

Zira Hanımefendi, 1905 yılında İstanbul’da doğdu.

Babası Piyade Kaymakamı Yarbay İsmail Hakkı Bey’dir. 

Kubbealtı Akademi’sinin kurucu üyesidir.

Ayrıca, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul ve Yahya Kemal Enstitülerinde faal üyeliklerde bulunmuş, Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi’nin kurucu üyeliğini yapmıştır.

Hizmetlerinden dolayı, 1978’de Türkiye Millî Kültür Vakfı Armağanı, 1984’te Millî Kültür Vakfı Tarafından, Türk Millî Kültürüne Hizmet Şeref Armağanı verilmiştir. 

1988 yılında yayınlanan “Hey Gidi Günler Hey” isimli eseri üzerine, Türkiye Yazarlar Birliği’nce kendisine Yılın Dil Ödülü verilmiştir. 

1990 tarihinde, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, bir şükran beratı, 1992 yılında Türkiye İlim ve Edebiyat Eserleri Sahipleri Meslek Birliğince (İLESAM), Üstün Hizmet Ödülü verilmiştir. 

88 senelik hayatında roman, hikâye, biyografik tetkik, deneme, kültür-medeniyet-içtimai-siyasi tarih, hatırat, seyahat notları, mensur şiir türlerinde otuzdan fazla kitaba imza atmış, birçok tebliğler ve konferanslar vermiş, birçok dergi ve mecmuada yazıları yayımlanmıştır. 

22 Mart 1993 de İstanbul’da vefat etmiştir.

Kültür ve edebiyatımızın saygıdeğer ünlülerindendir, kendisine rahmet diliyorum.

 Daha sonraki yıllarda Münevver Ayaşlı Hanım ile tanışıp, yalısına birkaç defa gidip gelince ve onda da benzeri davranışlarla karşılaşınca bu disiplinli ve saygılı davranışların, bir Osmanlı adabı olduğunu öğrenmiş oldum. 

Bir başka ilginç olanı da, röportajın çok kısa tutulması oldu. 

Bu sebeple, konuşmayı 1980’li yıllarda yayınlanan, İlim ve Sanat Dergisinde, konusu “Misyonerlik” olan o dosyada yayımlayamadık. 

Özellikle Samiha hanımın hatırlanması bakımında bu konuşmanın faydalı olacağına inanıyorum.

F.Karaçam: Semiha Hanım nedir misyonerlik, bize biraz tanıtır mısınız?  

S.Ayverdi: Misyonerlik bir meslek, bol bol para temin edilen, çok para kazanılan bir meslek. Dünyanın zengin müessesesi olması bir yana, aynı zamanda haçlı ruhunu da ayakta tutar. Kilise, iliğini kemiğini sömürüyor insanların, eğer kayıtlı değilse cenazesi bile açıkta kalır insanın. 

Efendim, şu andaki Fransa ve Yunanistan, biliyorsunuz oralarda sosyalist hükümetler var, sürüyor mu faaliyeti misyonerliğin? 

Sosyalist olsun, komünist olsun ne olursa olsun, onlar pekâlâ her zaman Hristiyan’dırlar. Hristiyanlıklarından bir şey kaybetmezler, günden güne çoğaltırlar faaliyetlerini. 

F.Karaçam: Şu anda Türkiye’de de var mıdır misyonerlik çalışmaları? 

S.Ayverdi: Siz şimdi çoluk çocuğunuza bir South Sea yani Güney Denizi İncisi alıp takabilir misiniz, on milyon lira değerinde ama başkaları gidip Mahmutpaşa’ya taklidini alıp takıyor.

Siz kendi dininizi öğretemezseniz, onlar Hristiyanlığı pekâlâ öğretirler tabi.

Mesela geçen yıl Kurtuluş semtindeki bütün kapıcı çocuklarına aşılamışlar.

Bir tarihte, bir yakınımı hastanede ziyarete gidiyordum, yılbaşı idi.

Yolda bir çocuk benden para istedi, tâbi yılbaşı olduğu için alıp kötü kötü şeylere harcayacaktı.

Ben de “bak yavrum bu Hristiyanların peygamberinin doğumu, sen de kendi peygamberinin doğumunu yılbaşı yapsana” dedim.

Sonra ona ve yanındaki iki çocuğa peygamberinizin adını söyleyin vereyim, dedim. Bir tanesi Allah dedi, biri Ali dedi, öteki hiç cevap bile veremedi.

İşte on iki yaşındaki çocukların hâli.

Hem daha ne olsun, bir Yehova Şahitliği var, Türkiye’de seslerini duymayan kaldı mı? Ayrıca onlar çok sinsi ve ustalıklı çalışırlar kapı altlarından neşriyat atarlar içerilere, mektupla da propaganda yaparlar. 

F.Karaçam: Kendi imkânlarıyla mı yapıyorlar bu işleri yoksa bir yerden destek alıyorlar mı, kaynakları nasıldır bunların?

S.Ayverdi: Bütün Hristiyan âlemi yardım eder.

Zaten onlar bizim gibi değildirler, dindardırlar onlar.

Bir tarihte Paris’teyken, pazar günü Notre-Dame’ın önünden geçiyorduk. Kalabalık yolları tutmuştu.

Ne var, ne oluyor diye merak ettik.

Bir de öğreniyoruz ki kilisede konser veriyorlarmış.

Tâbi herkesin ayağı alışsın diye yapıyorlar.

Biz kendi dinimizin kıymetini bilmiyoruz.

Hazinenin içindeyiz, bunun farkında değiliz.

Amerika’da çok zengin bir adam varmış, bir karısı, bir kendi başka kimsesi yok. Parasını, mücevherini bir mahzene koyarmış, bir anahtar kendinde biri karısında.

Bir gün adam, altınını mücevherini kontrol ederken kapı üstüne kapanıyor.

Ne yapıp ne yapmıyor oradan çıkamıyor. 

Kadının da aklına hiç orada olabileceği gelmiyor, gidip resmiyete başvuruyor, arıyorlar, bulamıyorlar.

Neden sonra adamın, hazinede ölüsünü buluyorlar.  

Pakistanlı şair İkbal ne diyor, suç İslam’da değil, bizim Müslümanlığımızda diyor.

Bugün nafakasını zor doğrultan aileler var, bir yanda da parayı nerelere harcayacağını bilemeyenler var.

Bizim ecdadımız hem dindardı hem de efendiydi.

Fethettiği yerin ağaçlarına bile dokunmazdı, merhametliydi.

Komşusu açken tok yatmıyordu

F. Karaçam: Samiha Hanım, misyonerlikle masonluğun bir ilişkisi var mıdır? 

S.Ayverdi: Masonluk bütün dünyayı tahrip edici bir felaket.

Her iyi şeyin iyi şeylerle, kötü şeyin de kötü şeylerle bir irtibatı olduğu gibi masonluğun da misyonerlikle irtibatı vardır. 

 F.Karaçam: Hanımefendi yanlış anlamadımsa, “başka bir zaman daha geniş konuşuruz” derken, bugünlük bu kadar mı olsunu kastediyorsunuz, halbuki daha soracağım sorular vardı?

S.Ayverdi: Evet lütfen, kusura bakmayın, sıhhatim pek müsait değil.

F.Karaçam: Pekala vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.

S.Ayverdi: Ben teşekkür ederim, hayırlı günler, iyi yayınlar dilerim.

Ferman Karaçam / Haber 7

fermankaracam@gmail.com

www.fermankaracam.com


 


 

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat