Kutlu Doğum ve Erdoğan’ın Haliç Konuşması

  • GİRİŞ02.09.2026 08:53
  • GÜNCELLEME02.09.2026 08:53

2026 yılının Mevlid-i Nebi Haftasını 24 Ağustos Pazartesini Salı gününe bağlayan akşamı idrak ettik.

Bu yıl da İslam Dünyasında Efendimize (sav) olan sevgi, saygı, bağlılık

ve muhabbetimiz, çağları aşan bir anlayışla yad edildi.

Bir hafta süren etkinliklerde Başkan Recep Tayyip Erdoğan da 28 Ağustos Cuma akşamı İstanbul Haliç Kongre Merkezi’inde bir konuşma yaptı.

Bu konuşma; konuşmadan ziyade anlam ve etki bakımından adeta bir “Manifesto” özellikleri taşıyordu.

Ben, İletişim Başkanımız Burhanettin Duran Beyin yerinde olsam, bu konuşmanın tamamını tarihi bir “Manifesto” olarak çerçeveletirim.

Çok önemli gördüğüm bu konuşmanın bir bölümünü, ayrıca özellikle Akif Ağabeyinin şiirindeki bazı yazım hatalarını düzelterek bugünkü köşemize alıyorum.

Önce sizlere Efendimizin (sav) bebekliği ile ilgili bir metin sunacağım.

Bu metni, 1960’lı yıllarda basılmış olan

‘Hz. Peygambere Şiirler Antolojisi’ kitabından aldım.

Metni, Necip Fazıl Kısakürek çevirmiş.

Peygamber Efendimizin sütannesi Halime Hatun O’nun bebekliğini anlatıyor.

ZEVCİM BENİ ALDI ÂMİNE HATUNUN EVİNE GÖTÜRDÜ

İşte Halime annemizin dilinden Efendimizin (sav) Bebekliği:

“Zevcim beni aldı ve Âmine Hatun’un evine götürdü.

Âmine Hatun beni güler yüzle karşıladı ve çocuğun odasına götürdü.

Çocuk, altında yeşil ipekten bir şilte, beyaz yünden bir sargıya sarılmış, arka üstü mışıl mışıl uyumakta... Her nefes alışında, etrafa bir benzerini hayal etmek mümkün olmayan nefîs kokular yayılıyordu.

O kadar güzel, o kadar sevimliydi ki, uyandırmaya kıyamadım.

Elimi göğsüne değdirerek, okşamak istedim.

Gülümseyerek gözlerini açtı.

Duyduğum câzibe hissinden sanki büyülenmiştim.

İrâdesizce çocuğu kucağıma aldım.

Gözlerinden öyle bir nur fışkırıyordu ki, gökleri deliyordu.

Yavruyu iki gözünün arasından öptüm.

Sağ mememi uzattım.

Hemen aldı ve dilediği kadar emdi.

Sonra sol mememi verdim.

Almadı.

Ondan sonra da hep böyle oldu.

Hiç bir zaman sol mememden süt almadı. 
Oymağımızın olduğu yere geldik.

Çocuğu, en titiz itinâ ile yeni evindeki yeni köşeye bıraktım.

Kocam sevinçler içinde, manzaraya baktı.

Sonra devemizi sağmaya gitti.

Devemiz de kısır ve kuru bir şeydi.

Sütü çok azdı.

Oğlum Abdullah’a bile yetmiyordu.

Biraz sonra yanımıza gelen kocam bana seslendi:

‘Yâ Halime! Aldığın öksüzün ayağı çok uğurlu... kısır devenin memelerini dopdolu buldum.

Bak, şu bakracın içindeki süte!.. îşte şimdi sağdım bunu!..

Haydi içelim’..!

Kısır devenin, belki günlerce üst üste eklense bu kadar tutmayacak olan sütünü içtik.

Çocuk evimize gelir gelmez, sanki bereket yağmuru altında kaldık.

Bütün sıkıntılarımız uçup gitti, gecelerimiz sabah ışığıyla doldu”.

BU AYDINLANMA EVRENSEL BİR IŞIK PATLAMASI GİBİDİR

Yaratılmışların sebebi olan, iki cihana Efendi olan, vefatının üzerinden bunca asır geçmesine rağmen bugün hala yeryüzünde en çok sevilen ve giderek daha çok sevilecek olan, bütün insanlığın ufku Bir Şahsın bebekliğinin de böylesine bereketli ve uğurlu olması kadar normal ne olabilir ki?

Benim özel dünyamda da, Kutlu Doğum adını duyar duymaz, bir aydınlanma, daha doğrusu, zifiri karanlığın ortasında bir ışık patlaması, gelir aklıma.

Kısmî bir karanlığın ışığa dönüşmesi değildir bu patlama.

Bu aydınlanma evrensel bir aydınlanmadır, evrensel bir ışık patlaması; mesela, ekonomide, sağlıkta, eğitimde, ahlakta, bilgide… bir değişim ve dönüşüm değildir sadece.

Bu aydınlanma insanı, insan dışındaki tüm canlıları ve hatta eşyayı da içine alan her “şeyde”, her “halde” ve her “zamanda” büyük bir başkalaşım, değişim ve dönüşümdür.

Şöyle de diyebiliriz; insanı muhatap alan ve insanın muhatap olduğu bozulmuş ve kirletilmiş olan her şeyin kaynağına, Yaratıcı iradenin istediği “aslına” dönüştürülmesinin “nasılını” tarif edecek ve hatta bizzat yaşayarak gösterecek bir doğumdur Peygamberimizin doğumu.

İnsanı aslına döndürme, eşyayı kendi hüviyetine kavuşturma, zamanı anlamlandırma ve adeta tüm kâinatı sünnetullah çerçevesinde yeniden bir Elçi eliyle onarmanın adıdır Kutlu Doğum.

Gönüllerimizi aydınlatan,

İnsanı cahiliye karanlığından kurtaran,

Kainatı bir kutlu aydınlık ile kuşatan,

Hiç görmedikleri halde milyarlarca insanın asırlardır eşinden, dostundan, çocuklarından, ana ve babasından daha fazla sevdiği yüce gönüllü önderimiz safalar getirdin, hoş geldin.

O’NUN YARATILMASI KÂİNATIN VARLIĞINA SEBEPTİR

Hakkında nice Na’tlar, şiirler, mevlitler, mersiyeler, gazeller yazılmıştır.

Mesela Fuzuli bir gazelinde:

“Gül-i ruhsâruna karşu gözümden kanlu akar su,

Habîbüm fasl-ı güldür bu; akarsular bulanmaz mı?

Demiştir.

Şeyh Galip ise:

 “… Allah'ın hediyesi olan ruhlar, Peygamberler Şahının yolunda topraktır.

O Şah'ın tahtının mekânı yoktur, melekler O'nun süpürgecisidir.

Ay, O Şah'ın ayağını öpmek için parça parça oldu.

Cebrail O'na verilen ihsanın habercisi, Mikail O'nun kâhyasıdır.

O'nun temiz varlığı “Levlak” ile tavsif edilmiştir.

Kur'an'a göre vasfı ise zarfla mazruftur.

O'nun tâkının kapısı Kâbe Kavseyn’dir ;

ayağının bastığı yer iki âlemin ilmidir.

Payesi, gökler ülkesinin hükümranlığı,

gölgesi yeryüzünün Ay'ıdır.

Vahdeti bilen, vahdet ile peygamberliğin aynı şey olduğunu söyledi.

Madem ki O nur yaratılmışların ilkidir, O'na Hûda'yı takip eden desem mazurum.

Beşerin babası olan Hazret-i Âdem peygamberlik bahçesinde bir ağaçtır.

Nuh gözyaşları dökerek O'nun güzelliklerinin denizinde gemici oldu.

Nil coşunca O'nun feyzi Musa'ya Hızır gibi yetişti.

Şeriatiyle silahlanınca, putları kırmak İbrahim'e düştü.

İdris, O'nun büyük miracını gökyüzü varlıklarına öğretti.

O'nun kıymet biçilmez güzelliği öyle bir derecededir ki Yusuf O'na satılık bir köle olur.

O'nun geldiğini müjdelemek için İsa sanki tâ feleğin minberine çıkmıştır.

O'nun yaratılması, kâinat'ın varlığına sebeptir;

O'nun ümmetleri ilmin sırrına mirasçıdır.

İlahi vahdetin aynasıdır; varlığının aynası da aynen kendisidir.

Gerçek iman'ın ne olduğunu bil; sana bir Peygamber, bir de Allah kâfidir.

Susayanlara su vermesi pek boldur.

Mucizesi parmakla gösterilir.

Miraç gecesinin siyah miski onun Peygamberlik beratının tuğrasıdır.

Söz keramet kaynağı bile olsa elbette Kur'an'a benzemez.

Kur'an Resul'ün vasıflarını ve büyük ahlakını tarif etmiştir.

Ey Kalem! Sözlerini kâfi gör.

Allah, levh-i mahfuza kalemle yazmıştır…''

ÜMİDİMİZ RÛZ-İ MAHŞERDE MUHAMMED MUSTAFADANDIR (sav)

Yani yüce aşkın güzel yolcusu Şeyh Galip adeta bize de şunu diyor, “Kalemler üstünde bir kalem vardır.''

Doğru söylemiş, bizim kalemlerimiz eksik ve çekingen çünkü; söz konusu Efendimiz olduğunda, onun karşısında; üzerinden sisi sıyrılan küçük bir kara taş kadar suskunum.

Tuğla tuğla yükselip burçlaşan bir kardeşlik duvarında işe yaramamışım, Filistinli çocuğun sapanında küçücük bir yaş olamamışım, Mısırda kardeşlerimizin üzerine kurşun yağdıran bir zalimin ayağına takılıp onu düşürememişim.

Burma'da, Orta Afrika'da kardeşlerimi diri diri ateşe atan insanlık düşmanı barbarları durduramamışım.

Suriye'de, Çeçenya'da, Afganistan'da, Türkistan'da, Kırım'da, Irak'taki kardeş yaralarına bir dirhem merhem olamamışım, akan kanların durmasında, durulmasında hiçbir işe yaramamışım; küçük, siyah bir taş kadar mahcup ve faydasızım.

O yüzden başımı kaldırıp yüzüne bakacak yüzüm yok, o yüzden kalemim hem çekingen hem de utangaç.

Yürümemizi istediğin Kutlu ve aydınlık yol'u yürüyecek mecali olmayan dizlerimiz, birbirimize olan öfkenin yollarında çokça istekli ve acımasız oldu.

Bizi bize vurdurma ve bizde var olan ne varsa elimizden alma konusunda öylesine ustalaştılar ki artık, sözlerimiz kavi olsa neye yarar, dillerimiz gevşek, halimiz hal değil.

Gönül coğrafyamızın pusulası bozuldu, kardeşler birbirini tanıyamıyor.

Çünkü;

ülkelerimizi küçültüp,

Egolarımızı büyüttüler.

Ama gene de hep umut ettik ve ediyoruz çünkü ümitsizliğe izin yok, şair de öyle demiş zaten:

“Benim iki cihan içre muradım Hudâ'dandır,

Ümidim rüz-i mahşerde Muhammed Mustafa'dandır''

ERDOĞAN: PEYGAMBER SEVGİSİ EN KIYMETLİ MİRAS OLMUŞTUR

Başkan Erdoğan’ın 28.8. 2026 Cuma akşamı Haliç Kongre Merkezinde Mevlid-i Nebi Haftası münasebetiyle yaptığı konuşma:

“ Bu manevi iklimde Mevlid-i Nebi Haftası münasebetiyle sizlerle bir arada olmanın bahtiyarlığını yaşıyorum.

Sözlerimin hemen başında milletimizin ve İslam âleminin Mevlid-i Nebi Haftası'nı can-ı gönülden tebrik ediyorum.

Davetimize icabet ederek bu salonu muhabbetle dolduran tüm kardeşlerime ayrı ayrı şükranlarımı sunuyorum.

Hepiniz hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.

Ülkemizde ve dünyanın farklı yerlerinde bizleri takip eden, şu anda aramızda olmasalar da gözü de gönlü de kulağı da burada olan tüm kardeşlerime selamlarımı, sevgilerimi gönderiyorum.

Böylesine güzel bir programda bizleri buluşturan, rahmetiyle, lütfuyla, keremiyle kalplerimizi birbirine ısındıran Cenab-ı Allah'a sonsuz şükürler olsun.

Âlemlere rahmet, insanlığa hidayet, müminlere güzel ahlakın en yüksek timsali olarak gönderilen, ümmeti olmakla şeref duyduğumuz Peygamber Efendimiz'e salat ve selam olsun.

Fahr-i Kâinat Efendimiz'in izinden giderek asırlardır ümmete hizmet eden, yol gösteren, felaha susayan gönülleri irşat eden âlim ve ariflerimizin, kalp ve ilim ehlinin mübarek ruhları şad olsun.

İslam'ın izzetini her şeyin üstünde tutan, ilây-ı kelimetullah davası uğruna canlarını ortaya koyan, vatanı, milleti, ezanı, bayrağı, devleti ve ümmeti için her türlü cefayı, zorluğu göze alan kahraman şehitlerimizin, gazilerimizin, o mücadele ve mücahide erlerinin aziz ruhları şad olsun diyorum.

Peygamber sevgisi, müminlerin gönlünde nesillerden nesillere aktarılan en kıymetli miras olmuştur.

Bu sevda, İslam'la müşerref olduğu ilk günden itibaren milletimizin de kalbinde müstesna bir yer tutmuştur.

Ecdadımız asırlar boyunca din-i mübin-i İslam'ın sancaktarı olmuş, Efendimiz'e duyduğu aşk ve muhabbeti tertemiz bir imanla korumuştur.

Bizim Resul-i Ekrem'e olan sadakatimiz yalnızca millî seciyemizde değil, dilimizde, edebiyatımızda, kültür ve sanatımızda da tezahür etmiştir. Süleyman Çelebi'nin kalbinden beyitlere dökülen Mevlid-i Şerif, yüzyıllardır Efendimiz'e duyulan hürmetin ortak sesidir.

Fuzuli'nin Su Kasidesi, Resul-i Kibriya'nın bastığı toprağa ulaşma arzusuyla yanıp tutuşan bir gayenin, böyle bir gayretin ifadesidir. Şairlerimizin, ediplerimizin, hatta padişahlarımızın Efendimiz'e ithafen yazdığı na't-ı şerifler milletimizin hak yolundaki adanmışlığının en veciz nişaneleridir.

ERDOĞAN: ÖVÜNCÜMÜZ ŞEREFİMİZ SÖZÜMÜZ ve YEGANE ÖNDERİMİZ RESUL-İ EKREM EFENDİMİZİ BUGÜN BİR KEZ DAHA

KEMAL-İ HÜRMETLE YÂD EDİYORUM

Kıymetli kardeşlerim, gönlü peygamber aşkıyla yanan isimlerden biri de rahmetli Mehmet Akif İnan üstadımızdı.

Merhum Akif İnan, Efendimiz'e olan bağlılığını şu muhteşem mısralarla dile getirmiştir:

SENSİN

Özgürlük menşurum kanatlarımdırToprağım devletim bayrağım sensin

Maddemsin mânamsın varım yoğumsunUfkumsun yakınım uzağım sensin

Göklerim yerlerim dağım denizimYanım yönüm solum ve sağım sensin

Annem babam atam kardeşim yavrumEvim barkım bahçem ve bağım sensin

Övüncüm şerefim sözüm şiirimSaklım gizlim köşem bucağım sensin

Seslerin kalbimin dudaklarındaZamanım dönemim ve çağım sensin

Ümidim cihadım şafağım sendeHicretim menzilim durağım sensin

Seninle olmaktır ahdım yeminimOrdum emirim ve otağım sensin

Övüncümüz, şerefimiz, sözümüz ve yegâne önderimiz Resul-i Ekrem Efendimiz'i bugün bir kez daha kemal-i hürmetle yâd ediyorum.

Şimdi değerli kardeşlerim, burada şunun altını özellikle çizmek istiyorum. Müslümanlar olarak hem şahsi yaşantımızda hem iş ve aile hayatımızda hem de toplumla ve tabiatla kurduğumuz münasebetlerde işte bu ahlakı kendimize rehber edinmek zorundayız.

Kur'an ve Sünnet'in kılavuzluğunda ahlak-ı hamidiyeyi, ahlak-ı haseneyi hayatımızın merkezine koymak durumundayız.

Bu inancı ve bu kararlılığı her birimizin kuşanması gereklidir.

Fakat bu işi öncelikle kendi hayatımıza hâkim kılmamız gerekir. Çocuklarımızı ve gençlerimizi Efendimizin örnek ahlakıyla tanıştırmamız, onları Resul-i Kibriya'nın temsil ettiği değerlerle buluşturmamız hayati bir meseledir.

Ancak bu şekilde kalplerimizde filizlenen, ailemizde yeşeren ve milletimizde boy veren kıymet hükümlerini bütün insanlığa ulaştırabiliriz.

ERDOĞAN: İYİLERİN GALİP GELECEĞİ TARİHİ BİR DÖNEMİ YAŞIYORUZ

Şurası da mühimdir.

Aktörler ve senaryolar değişse de iyi ile kötünün mücadele ettiği ve sonunda inşallah iyilerin galip geleceği tarihi bir dönemi yaşıyoruz. Filistin'den Lübnan'a, Sudan'dan Somali'ye, kalbimizin attığı coğrafyaların önemli bir kısmı yıllardır krizle, savaşla, istikrarsızlıkla boğuşuyor.

Her şeyden habersiz masum yavrular göz göre göre hedef alınıyor. Dünyayı tanımadan, daha ne olup bittiğini anlamadan bebekler, çocuklar gök ekinler gibi toprağa düşüyor.

Kadınlar, yaşlılar, sağlık çalışanları, yardım görevlileri savaş ve çatışma ortamlarında değil, sivil yerleşim yerlerinde bombalarla katlediliyor. Soykırım şebekesinin dünyanın en büyük çocuk mezarlığına çevirdiği Gazze'de uçurtmalar bile tehdit olarak görülüp engelleniyor.

Sadece Filistin'de milyonlarca kardeşimiz en temel ihtiyaçlardan yoksun bir şekilde, çok zor şartlar altında hayatta kalmanın mücadelesini veriyor.

Lübnan'da aynı şekilde 1,3 milyon kardeşimiz İsrail yönetiminin saldırıları sebebiyle evini barkını terk etmek zorunda kaldı. Dört binden fazla insan öldürüldü, çoğu çocuk ve kadın, 12 bini aşkın Lübnanlı yaralandı.

ERDOĞAN: MÜSLÜMANLAR OLARAK BARIŞI BİRLİKTE İNŞA ETMEK MECBURİYETİNDEYİZ

İsrail'in savaş bağımlısı mevcut hükümeti işgalci, soykırımcı ideoloji sadece komşularının huzuruna kastetmiyor. Bölgesel barışı ve insani değerleri savunan herkesi hedef alıyor. Biz de Siyonizm'in yayılmacı emellerine dikkat çekerken bunu kendimiz için değil, hangi inanca mensup olursa olsun bölgedeki tüm halklar adına, insanlık cephesi adına yapıyoruz.

Kardeşlerim, daha önce de ifade ettim.

Bugün tekrar söylüyorum.

Yakın tarihte Hitler'e, Pol Pot'a ve diğer gözü dönmüş zalimlere yönelik sessizliğin bedelini maalesef siviller ödemek zorunda kaldı.

Hitler'in toplama kamplarında, Pol Pot'un ölüm tarlalarında farklı kökenden, farklı inançlardan milyonlarca insan soykırıma uğradı.

Ne yazık ki o dönemde insanlık olan biteni seyretmekte kaldı.

Bugün aynı hata Gazze'de, Batı Şeria'da, Lübnan'da tekrarlanıyor. Soykırım şebekesinin bu kural tanımaz, hukuk tanımaz, ilke, değer, sınır tanımaz politikalarına dünyadan gerekli reaksiyon gösterilmiyor.

Ne küresel yapılar ne de uluslararası toplum, dün olduğu gibi bugün de katliamların önüne geçecek güçlü bir irade ortaya koyamıyor.

Şu gerçeğin artık fark edilmesi gerektiğine inanıyorum.

Müslümanlar olarak başkalarına umut bağlamakla hiçbir yere varamayız.

Biz güçlü olmak, caydırıcı olmak, hak ve hukukumuzu birlikte savunmak, bölgemizde barışı ve güvenliği birlikte inşa etmek mecburiyetindeyiz”.

Farkındayım bugünkü yazımız epeyce uzun oldu.

Ama konu Efendimiz olunca, böyle oldu.

Başkan Erdoğan’nın konuşmalarını son dört başlıkta kısaltarak verdim.

Ayrıca başlıklara “Erdoğan” kelimesini de ekledim.

Üstad Necip Fazıl’ın;

O’nun Ümmetinden Ol

adlı şiirinin son dörtlüğü ile bitirelim:

Solmaz, solmaz; bu bir renk..

Ölmez, ölmez; bir ahenk..

İnsanlık; hevenk hevenk

O’nun ümmetinden ol !

 

Ferman Karaçam / Haber 7

fermankaracam@gmail.com

www.fermankaracam.com

Yorumlar4

  • Maraşlı46 59 dakika önce Şikayet Et
    Allahım razı olsun kaleminize zeval gelmesin inşallah Allahümme Salli ala seyyidina Muhammed..........................
    Cevapla Toplam 4 beğeni
  • Ömer 1 saat önce Şikayet Et
    Maşallah
    Cevapla Toplam 6 beğeni
  • Kaan 2 saat önce Şikayet Et
    Ellerinize sağlık . Allahümme Salli ala seyyidina Muhammed
    Cevapla Toplam 8 beğeni
  • ABDULLAH 2 saat önce Şikayet Et
    Bu yazıyı okumak bile insanı ferahlatıyor. Çünkü konusu, alemlerin efendisi... Kalemine sağlık üstadım.
    Cevapla Toplam 11 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat