Zübeyir Ziyad Ebuzziya ile bir konuşma

  • GİRİŞ06.09.2026 09:29
  • GÜNCELLEME06.09.2026 09:29

Türkiye’nin en önemli gazetecilerinden biri olan Ziyad Ebuzziya ile bu konuşmayı İlim ve Sanat dergisinde çalıştığımda yapmıştım

ve 1985 Yılında derginin 4. Sayısında, Selman Çamlıtepe olarak kullandığım müstear adımla yayımlandı.

Röportaj başlığı olarak, “Ziyad Ebuzziya İle Bir Konuşma” şeklinde belirlemiştik.

Ziyad Ebuzziya’yı evet İlim ve Sanat dergisinde çalışırken tanımıştım

ama, o derya gibi adamı, İSAM’da çalışırken de hep ziyaret ettim,

iletişimimi sürdürdüm.

Evinin tamamı adeta devasa bir kütüphaneden ibaretti ve her yerde kolay bulunmayacak son derece değerli kitapları vardı.

Hep mutlu olduğum bir şeydir ki: kendisi ile samimiyetimiz ilerledikçe teklif ettim hatta, aklında bir iki başka kurum vardı fakat ısrar ettim ve kütüphanesini İSAM’a bağışlamasına vesile oldum.

Cumhuriyet ve öncesi, yakın dönem çalışan araştırmacılar için bu kataloğun son derece önemli olduğunu düşünüyorum.

Ziyad Bey Galatasaray Lisesi ve Hukuk Fakültesi mezunudur.

Açık fikirli ve gerçekten münevver bir kişilikti.

Ayrıca oldukça vatanseverdi, tarihine de çok bağlıydı. Sohbetlerimiz sırasında onun, Cumhuriyet döneminde, bir kısım tarihi eserin satılmasına, yakılmasına maksat dışı kullanılmasına ve tahrip edilmesine

bizzat şahit olduğu sahneleri anlatmasını asla unutamam.

Göz göre göre yok edilen o tarihi değerleri anlatırken hep duygulanırdı.

Ziyad Ebuzziya’nın üç konuyu anlatırken üstüne

basarak ve hüzünlenerek anlattığını hatırlarım:

Bunlardan biri, Sultan Abdülhamid biri, Adnan Menderes ve bir

diğeri de tarihi eserlerin tahribatıydı.

F.Karaçam: Üstadım, biz, sizi ve tüm ailenizi çok eski bir gazeteci olarak tanıyoruz. Bizlere hem kendinizin ve ailenizin gazeteciliği ve aynı zamanda ülkemizdeki gazeteciğin tarihçesi hakkında bilgi verebilir misiniz?

Z. Ebuzziya: Bizde gazetecilik kötüye doğru bir ilerleme vaziyetindedir. Yapılan inkılaplar gayet tâbi bir reaksiyon doğurdu.

Bu aksülameller tâbi idi, kendi içinde düşünüldüğünde. Gazeteler, cumhuriyetin ilk yıllarında bir duraklama devresi geçirmiştir.

1928’lere doğru biraz kendini toparlamıştı ki bu kez de harf devrimi oldu.

Böylece tüm matbaa sıfıra indi. O zamanlar Ali Naci çok güzel bir gazete çıkarmakta idi.

Harf devriminden sonra büyük bir hata yaptı.

Avrupa’dan 8 punto harfler getirtti, Batı usulü gazete çıkarmak için.

Bu gazetenin ilk nüshasını görmeliydiniz. Musahhih, tashih bilmiyor; mürettip, dizgi bilmiyor; okuyucu, okumasını bilmiyor.

Anlayacağınız tam bir fiyasko. 25.000 okuyucusu olan gazete bir anda sıfıra indi. Burada en akıllıca işi Cumhuriyet yaptı. O zamanlar 16 puntolu makaleler vardı. Aksi hâlde okuyan yok, okumasını bilen yok. Hâlâ başımızda bela olan şu meşhur resmî ilanlar da o zamanlar çıktı. Tüm

gazeteler yıkılmanın eşiğine gelmişti. Şeyh Said isyanında da tüm gazeteler kapatılmış, gazeteciler toplanmış, ipe kadar götürülüp sonra affedilmişti. Hepsinin gözü korkmuştu. Her sabah gözlerinin önünde 10-15 kişi ipe çekiliyordu.

Bu nedenle gazetecilerin muhalefet yapması imkânsız şeydi.

Gazeteler yok olmasın diye bu resmî ilanlar çıktı. Böylece devlet gazetelere dolaylı yoldan yardım etmiş oluyordu. Hükümetin beğendiği şekilde neşriyat yapana reklam veriliyor, diğerine verilmiyor. Sonra bugün olduğu gibi birçok serbest ilan veren müesseseler yoktu. Bir tek hususi ilan veren müessese vardı, o da yahudilerin elindeydi. Açın o zamanki

gazeteleri, çok acı bir gerçeği göreceksiniz. O zamanlar Tasvir-i Efkâr 45.000 basıyorken, yahudi gazetesi Tanin 8.000 basıyordu. Buna rağmen Tanin’in aldığı reklam Tasvir-i Efkâr’ınkinin dört mislidir. Sonra yeniden gazeteler kendisine gelmeye başladığında yıl 1935-36’lara gelmişti.

Fazla zaman geçmedi savaş çıktı.

Tüm bu devrelerde en çok zarar gören bizim müessese oldu. Ama bir memlekette birtakım inkılaplar yapılıyorsa zaruri olarak basının muhallefetine karşı sert davranması gerekmektedir. Bu bütün memleketlerde de böyledir.

Acı bir şey ama bu gereklidir.

F. Karaçam: Büyük babanız Ebuzziya Tevfik kaç yaşlarında gazeteciliğe başlamış?

Z. Ebuzziya: Büyükbabam Ebüzziya Tevfik daha 17 yaşında gazeteciliğe başlar. Şinasi‘nin Tasvir-i Efkâr’ında gazeteciliğe başlaması 1868 yıllarıdır. Ondan sonra Terakki gazetesi, Cerîde-i Havâdis gibi gazetelerde muhabir olarak, yazar olarak çalışır. Terakki gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü alır. O zamanın gazeteciliği çok basit bir şeydir. Beş kişi ile bir gazete çıkarılabilmektedir.

1873’de Şinasi öldüğü zaman matbaası satışa çıkartılır.

Matbaası da kırık dökük bir baskı makinesi ve birkaç sandık harften ibarettir. Eski kanunumuza göre bir kişi öldüğü zaman oğlu daha küçükse mülkü satılır ve bu para çocuğun tahsiline harcanır. Çocuğun, malı çarçur etmemesi için 18 yaşına kadar el sürülemez.

İşte Şinasi’nin matbaası satılığa çıkartılınca bunu Mustafa Fazıl Paşa alır. Yeni Osmanlıların bir matbaası olsun da neşriyat yapsın diye.

Ve bunu dört kişiye hediye eder. Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik, Reşat Bey ve Nuri Bey.

Bunlardan matbaacılığa en çok meraklı olan Ebüzziya olduğu için üçü haklarından vazgeçer ve Ebüzziya böylece matbaa sahibi olur. Matbaasının ismini de Şinasi’yi çok sevdiği için Tasvir-i Efkâr Matbaahânesi koyar.

Bu sırada Mustafa Fazıl Paşa’nın maddi yardımıyla bir gazete çıkartırlar, ‘İbret’ gazetesi diye. İbret, daha önceden çıkmış ve dört beş içerik değiştirmiş bir gazetedir.

Bunlar yeni bir gazete için müracaat ettiği zaman imtiyaz vermiyorlar. Eskiden bir usul vardır. Diyelim ki sizin imtiyazınız var, ben sizden imtiyazınızı kiralıyorum. Buna iltizam usulü deniyor. Ben bir halt işlediğim zaman mesul sizsiniz ama ben de size imtiyaz kirası veriyorum. Hükümet

de bu usule müdahale etmiyor. İbret gazetesi bu şekilde çıkmıştır. Asıl sahibi ise Rum’dur.

Bu memlekette daima bütün idarelerde gayrimüslim tebaalar Türklerden daha imtiyazlı olmuştur. Daima ezilen biz olmuşuz, himaye gören onlar.

F.Karaçam: Osmanlının ilk zamanında da bu böyle midir?

Z. Ebuzziya: Tanzimat’tan sonra böyledir. Ama Osmanlının ilk zamanlarında da gayrimüslimlerin ne kiliselerine ne havralarına ne de manastırlarına karışılmıştır.

Osmanlı, fethettiği yerlerde gayrimüslimlere zerre kadar zarar vermemiştir. Tanzimat’tan sonra da yine onların gazetelerine hiç dokunulmamıştır. Şimdi yeni bir kitap üzerinde çalışıyorum. Bu kitapta

Türkiye’de kapatılan gazetelerden bahsedeceğim. Dünyanın başka hiçbir yerinde Türkiye’deki kadar gazete kapatılmamıştır. Yine bunların içerisinde en az kapatılan gayrimüslimlerin gazeteleridir.

Ebüzziya Tevfik dört arkadaşı ile İbret’i 1873’de çıkartmaya başlar. 19. sayıda Namık Kemal’in bir tenkidi üzerine gazete dört ay kapatılır ve Namık Kemal haricinde tüm elemanları İstanbul’dan memuriyet ile uzaklaştırılır.

1845’te İstanbul’da iki tane Türkçe gazete var. Biri resmî Takvim-i Vekayi diğeri yarı resmî Cerîde-i Havâdis. Birinin başında bir Fransız, diğerinin başında da bir İngiliz vardır.

Aynı zamanda İstanbul’da yabancı dilde yayın yapan otuz

kadar yabancı gazete vardır: Rumca, Ermenice, Fransızca, Sırpça, İtalyanca, Arapça, Farsca vs. Ve bunlar gayet rahat neşriyat yapıyorlar.

Şimdi Osmanlı basını üzerine çalışma yapıyorum. Önce “Osmanlı nedir?” bunu açıklayalım. Ortada bir devlet var, imparatorluk. Ve bunun içinde her çeşit millet var. Ben bunlara her hakkı tanımışım, dinlerine karışmamışım, dillerine karışmamışım. İşte tüm bu milletleri bir çanağın içine doldurduğunu düşün. Çanağın üzerine bir kapak ört, işte o ka-

pak Osmanlıdır. Şu hâlde benim memleketimde çıkan her tür gazete, benim malımdır. Buna göre Osmanlı basını deyince tüm bunları içine alır. Bugün Osmanlı basını deyince Takvim-i Vekayi ile başlanmaktadır ki bu hatadır.

Bu dönemde gazeteciliğimizin durumu şudur: Fikir olarak, düşünce olarak gayrimüslimlerine çıkarttığı gazeteler bizimkilerden kat kat fazladır. Bunun sebebi Türklerin cahil, bilgisiz olması değildir. O devirde bu işten birazcık anlayanlar türlü bahanelerle devlet memurluğuna

atanıp İstanbul’dan uzaklaştırılmıştır. İnsan fıtratında vardır, eleştiriye tahammül edememek. En hürriyetperver dediğimiz Mithat Paşa dahi eleştirilere dayanamayıp bir günde üç gazete birden kapatmıştır. Kapattırdığı gazetelerin arasında Ahmet Mithat Efendinin Devir gazetesi de vardır.

Hayret edilecek nokta şudur ki Ahmet Mithat’ı yetiştiren de kendisidir.

Ebüzziya’nın gazeteciliğe fiilen başladığı tarihten, gazetenin benim elimde battığı tarihe kadar 77 yıl geçer. Yani Ebüzziya’nın gazete sahipliğinden torununun gazete sahipliği 77 yıl sürmüştür. Bu arada babamla amcam Tasvir-i Efkâr’ı çıkartmışlar, amcam Tefsir-i Efkâr çıkartmış, gazeteciliğe devam etmişler.

Babamı 40 yaşında İngilizler zindana atıp ölümüne sebep olmuşlar. Kısacası üç nesil gazetecilik etmişiz.

1873’den 1949’a kadar Türkiye beş hünkâr ve iki cumhurbaşkanı görmüş. Abdülaziz, Sultan Murad, Abdul Hamid, Sultan Reşat ve Vahidettin toplam beş sultan. M.Kemal ve İnönü iki reisicumhur.

Bu müddet zarfında biz altı büyük savaşa girmişiz. Yine bu 77 yıl zarfında biz aile olarak sadece 20 sene gazete çıkartma hakkına sahip olmuşuz.

Geriye kalan 57 sene, hükümetlerce kapalı tutulmuşuz. Ve bu 20 sene zarfında da ayrıca 37 kere kapatılmışız. Bu 37 kapanışın 12 tanesi beş hünkâr zamanına rastlar, geriye kalanı cumhuriyet dönemindedir. Son 12 tanesi de benim sırtıma yüklenmiştir. İşte bizim gazeteciliğimiz budur. Ben gazeteciliğimde 35 kez mahkemeye verildim, iki kez mahkûm  oldum ve afla kurtuldum.

F. Karaçam: Gazeteniz 1949’da kapandı, sonra ne yaptınız?

Z. Ebuzziya: 1949’da kapandı. Ondan sonra çeşitli gazetelerde yazılar

yazdım ama gazete çıkartmadım. Zaten gazete çıkartmak

için milyarlar lazım. Ama yine de şimdi milyarlarım olsa gazete çıkartmam. Çünkü artık bu meslek ölmüş. Şimdiki gazetelerde korkunç bir cehalet var. Bir iş için bir gazeteyi ne zaman ararsan spor muhabiri çıkıyor. Bizim zamanımızda gece dörde kadar gazetenin başından kimse ayrılamazdı, belki birşey yakalarız diye. Şimdiki gazetecilik anlayışı, gazetecilikten başka her şeye benzer.

F. Karaçam: Ülkemizde yaygın bir fikir var.

Basın tarihini inceleyen hemen her yazar ve gazeteci Abdülhamid dönemini çok değişik şekillerde anlatıyorlar. Önemli bir gazeteci olarak bu dönemi bir de sizden dinlemek isteriz.

Z. Ebuzziya: Benim gazeteciliğe başladığım yıllar II. Dünya savaşı yıllarına rastlamıştı.

Gazetelere Allah’ın günü Ankara’dan şunu yazın bunu yazmayın diye bir yığın emir gelirdi. Bu emirlere en ufak bir itaatsizlik olduğunda gazete kapanırdı. Harp haberlerini bir sütundan fazla vermek yasak, dış haberler yine aynı.

İsmet paşa Ankara’dan İstanbul’a gelecekse ve bunu, Anadolu Ajansı ve BBC radyosu da vermemişse bu haberi siz gazeteye geçemezsiniz, aksi hâlde gazete kapanır. Ve bunun gibi akla hayale gelmez yasaklar. Tüm bu yasakların %95’i saçma sapandır.

Ben Halk Partisi’ne hiçbir zaman girmedim, daima onunla mücadele ettim. Ama mebusken İsmet Paşa hakkında bir tek kötü söz etmedim. Ondan ne kadar nefret ediyorsam da o bir devlet başkanıdır. Makamına saygı duymam, hürmet etmem lazımdır.

Adnan Bey de, Allah rahmet eylesin, tenkitlerimize tahammül edemediği için benimle birlikte 19 kişiyi partiden atmıştır.

Yalnız şunu söyleyelim, 1940’da Tasvir-i Efkâr’ın imtiyazını alabilmemiz için amcamla birlikte benim Halk Partisi’ne girmemizi şart koşmuşlardı ve ben mecbur kalarak Halk Partisi’ne yazılmıştım. Daha sonra DP’den adaylığımı koyunca Tekirdağ’da koskoca levhalar asarak ‘Ziyad Ebüzziyya HP’den kovulmuştur’ diye program yaptılar.

Halk Partisi’ne bu kadar karşı olmama rağmen yine de İnönü’nün gayretlerini inkâr edemem. O dönemlerde dünya kaynıyordu ve memleketin hâli içler acısı idi. Almanlar gelip Trakya’ya dayanmıştı. İstanbul’a girmesi an meselesi idi. O zamanlar Almanları durdurmak için bir çakmak hattı kuruldu. Bu hat nasıl kuruldu biliyor musunuz? Hendek kazıldı boydan boya ve bu hendeklere mezar taşları dizildi. Koca Alman tankları mezar taşlarıyla durdurulacaktı. Tüm dünya, Türkü harbe sokmak için çalışıyor, İsmet Paşa da harbe girmemek için direniyor.

Biz İstanbul’da üç buçuk gazeteci vatan, millet, sakarya edebiyatı peşindeyiz. Başta dediğim gibi bize gelen yasakların %95’i saçma ama geriye kalan %5 varya işte onlar çok önemli. Adnan Bey dönemi de aynıdır. Biz 19 arkadaş bir mesele için direndik. İlla bizim dediğimiz olacak dedik. Ve aynı akşam 19’umuz da partiden atıldık. Şimdi düşünüyorum da Adnan Bey’e hak veriyorum. Eğer o zamanlar biz bizden beklenen olgunluğu gösterebilse idik belki de Yassıada faciasını önleyebilirdik.

Bizim arkadaşların en affetmediğim yanı, utanmadan gidip Yassıada’da Adnan Bey aleyhinde şahitlik yapmalarıdır. Kendileri hatalarını bir türlü kabul etmediler. Adnan Bey hakkında şahitlik etmeyi bir ben reddettim ve az daha bu yüzden mahkûm oluyordum.

Yakayı ucuz kurtardım.

Şimdi gelelim II. Abdülhamid’e.

Abdülhamid de diğerleri gibi devletin başıdır. Her insanın bir görüşü vardır. Bu görüş doğrultusunda devleti idare eder. Babamı, Galatasaray son sınıftan alıp süren Abdülhamid’dir.

Ebüzziya’yı on yıl Konya’da tutan Abdülhamid’dir. Ama tüm bunlar şahsi meselelerdir.

Bunların hiçbiri benim, Abdülhamid’e kötü insandır dememe

sebep değildir. Abdülhamid, çok büyük bir devlet adamıdır.

Abdülhamid, kızıl hakan değildir. Ona bu adı, Avrupa takmıştır. Avrupa’da kızıl, kan dökücü manasında değildir, sert adam manasına gelir. Ama bizimkiler bunu yanlış alır.

Abdülhamid, 33 sene harbsiz darbsiz memleketi ayakta tutmayı başarmıştır. O zamanlar da bugün olduğu gibi basın, dışarıdan yardım alıyor ve onlar için çalışıyordu. İşte Abdülhamid onları engellemek için çok yerinde bir kararla bazı sert uygulamalar getirdi. Eğer Abdülhamid öyle yapmamış olsaydı devlet değil 33 yıl, 33 gün bile ayakta duramazdı.

Şunu da bilmek gerekir ki en az gazete Abdülhamid zamanında

kapanmıştır. Mesela bizim gazetenin 37 kapanışın 12’si beş

hünkâr devrine rastlar, kalanı cumhuriyet dönemindedir.

İnsanlar çok cahildir. Bakın bir örnek vereyim:

İnönü zamanında bizim gazetenin kapatılacağı haberi geldi.

Ankara’ya gittim, beni gören tanıdıklar hep yol değiştiriyor.

Neymiş efendim elimi sıkarsa başı belaya girermiş.

Başka bir örnek: bizim gazete bir yazıdan dolayı kapanmıştı. Aynı yazı

başka bir gazetede aynı akşam yayınlandı ona bişey denmedi, müracaat ettik bu nasıl iş diye. Gelen cevab aynen şöyle: “Senin gazeteyi hep sakallılar okuyor, diğerini ise aydın gençler. Bu nedenle senin gazeteyi kapadık.”

Bu nedenlerle Abdülhamid, o dönemde haklı idi. O günün gazeteleri hep meşrutiyet ilan edilsin diye çalışmıştır.

Kaya Bilgegil’in Ziya Paşa’ya dair diye bir kitabı var.

F. Karaçam: Biliyorum üstadım, çünkü Kaya Bey bizim dekanımızdı.

Z. Ebuzziya: Haa öyle mi, çok güzel. O kitapta anayasanın hazırlanışı sırasındaki münakaşaları okuyun.

Bu münakaşalara bir de din adamı katılır. Münakaşalar devam ederken din adamı dayanamayarak haykırır: “Yahu ne yapıyorsunuz, ben Sorbon mezunuyum” der ve anlatır, meşrutiyetin niçin zararlı olacağını.

%33 dahi değiliz Türk olarak, kendi elinizle devleti parçalayacaksınız” der.

Abdühamid mecburdu, meşrutiyeti rafa kaldırmaya ve kaldırmakla da çok iyi etti. Ama Abdülhamid hiçbir zaman boyundurukla hüküm sürmemiştir.

Abdülhamid çok büyük bir devlet adamıdır. İdare etmesini çok iyi bilir. Bakın bir örnekle açıklayayım. Kudüs’te Hristiyanların çok büyük bir kilisesi vardır. Kilisede tüm Hristiyanlar için yani ortodokslar, katolikler ve protestanlar için ayrı ayrı katlar ve bölümler vardır. Biri, bir diğerinin hakkına tecavüz edemez. Ve bunların arasında bir ihtilaf vardır.

Bir merdivenin en alt basamağını bölüşemezler ve birbirlerine girerler. Abdülhamid yıllarca bunları böyle idare eder. Abdülhamid’den sonra bizim ittihatçılar iyilik olsun diye aradaki ihtilafı kaldırırlar ve adamlar birdenbire birleşiverir.

İşte Abdülhamid bu büyük dehası ile memleketi 33 yıl ayakta tutabilmiştir.

Her devletin bir doğuşu, gelişmesi vardır. Zirveye çık tıktan sonra yeniden iniş başlar. Osmanlının zirveye çıkışı, Kanûnî dönemidir. Yine aşağı doğru iniş de o dönemde başlar ama yavaş yavaş. Bizim milletimizin çok büyük hasletleri vardır. Bu nedenle bu kadar zaman ayakta kalabilmişizdir.

F. Karaçam: Biraz söz eder misiniz, nelerdir bu hasletler?

Z. Ebuzziya: Birincisi vatan sevgisi, ikincisi ve önemlisi dine olan bağlılıktır. Bu bağlılık ne yazık ki bugün çok zayıflamıştır. Ve yine ne yazık ki besmeleden habersiz bir nesli biz kendimiz yetiştirdik.

İslam dini kadar gelişmeye, ilerlemeye, fenne açık bir din yoktur. İlme kapalı olan Hristiyanlıktır.

Anadolu hareketinde sarıklı hocalar, din görevlileri olmasa idi başarı kazanılmasına imkân yoktu. Anadolu halkını cepheye süren ve cephede silah elde savaşan, sarıklılardır. Tekke olmasa, zaviye olmasa, din adamı olmasa katiyen Anadolu hareketi başarıya ulaşamazdı.

“Ölürseniz şehid, kalırsanız gazi” diye halkı savaş meydanına süren hocalardır.

Bizi ayakta tutan asıl bunlardır.

Ama biz ne yazık ki harp sırasında Sultan Ahmet Camii’ni bile kapadık.

Ankara’ya giderseniz Vakıflar Umum Müdürlüğü’nde Sultan

Ahmed dosyasına bakın. Caminin tuvaletleri yeterli gelmediği

için, içini tuvalet olarak kullandılar.

Yine birçok cami, buğday ambarı olarak kullanıldı, İnönü zamanında. Konya’daki meşhur Alaaddin Camii’nin duvarları çatlamıştır. Neden bilir misiniz? Orası da buğday deposu yapıldı.

Buğdaylar şişince de duvarlar çatladı. İşte biz bu devirlerden geçtik. Gerçek budur.

F. Karaçam, Ziyad Bey bu tarihi bilgiler gerçekten çok kıymetli, ömrünüze bereket olsun, çok teşekkür ederim.

Z.Ebuzziya: Rica ederim, umarım faydalı olmuşumdur.

Ferman Karaçam / Haber 7

fermankaracam@gmail.com

www.fermankaracam.com

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat