Vesayetçi Hayal ve hakikat sergisi
- GİRİŞ01.01.2012 10:14
- GÜNCELLEME01.01.2012 10:14
Sanat eseriyle karşılaşmak bana daima heyecan vermiştir. Çünkü her sanat eseri, insan trajedisini açığa çıkarır, haykırır ve sonsuzluk ile iletişim kurmasına da vesile olabilir. Ama Eczacıbaşı Topluluğu’nun kurucusu olduğu İstanbul Modern Sanat Müzesinde, 16 Eylül 2011 – 22 Ocak 2012 tarihleri arasında hâlâ süren “Hayal ve Hakikat - Türkiye’den Modern ve Çağdaş Kadın Sanatçılar” sergisi, benim aynı zamanda hayal kırıklığının ve vesayetçi zihniyete duyduğum tiksintimin, gün yüzüne çıkmasının da sebebi telifi olmuştur.
Sergi, Türkiye'nin toplumsal ve kültürel dönüşümünü kadın sanatçıların üretimleri üzerinden gündeme getirmeyi amaçlıyormuş. 1900’lerden itibaren unutulmaya yüz tutmuş öncü kadın sanatçılar ile günümüz modern kadın sanatçılarının eserlerinin olduğu 74 kadın sanatçının hayat hikâyelerinin de sergisidir.
Sergi, adını ilk Türk kadın romancı Fatma Aliye’nin Ahmet Midhat ile birlikte kaleme aldığı 1891 tarihli “Hayal ve Hakikat” adlı romanından alıyor. Bir aşk romanı; hakikate vurgu yapan kısmını Ahmet Midhat yazar. Romanın kapağında Fatma Aliye sadece cinsiyetini belirten “Bir Kadın” mahlasıyla yer alır. Buna karşılık hakikatin sahibi ise erkektir.
Hayal ve hakikati okumadım. Okuduğum zaman eminim üzerine yazarım. Bu sergiyi bir küratör eşliğinde gezdim, izledim, dinledim. Amacını aşmamış olağanüstü sanat üretimleri beni yine heyecanlandırmakla birlikte vesayetçi zihniyet mantığıyla serpiştirilmiş, İslam dinine olan nefretlerini ve Müslüman kadının simgesi olan başörtüsüne olan kinleri, yapıt olarak ortaya konulunca, serginin sanatsal değerini fazlasıyla düşürmüş ve dönüştürmüştür. Sanat eserinin çıplaklığı ve sertliği, insan trajedisinin hakikatini verdiği için, beni hiçbir zaman dünya görüşüm açısından rahatsız etmemiştir. Ama “hayal ve hakikat” sergisinde, sanat üzerinden, toplumsal vesayet kurma çabaları bariz, şımarık ve aşikârdır. Hikâye hep aynı: başını örten kadının üzerindeki ataerkil İslamcı baskı ve İslam dinini kılıçla, kanla, terör ve şiddetle örtüştürmek. Sergide buna en güzel örnek tamamen siyasi, sivri, saldıran bir üslupla yapılmış, resmen küfreden, Hale Tenger'in 1990 tarihli "S... Aşşa Kasımpaşa Ekolü" adını verdiği yapıtıdır.
Hale Tenger’in “ S... Aşşa Kasımpaşa Ekolü” adlı yapıtı: Devasa bir kazanın içine, kırmızı renkli gıda boyası kullanarak yapmış olduğu bir sıvı: Yukarıda asılı çok sayıda kılıca bakarak bunun kan olduğunu düşünüyoruz. Kazanın yan tarafında ise musluklar yer alıyor. Aynı camilerdeki gibi: Resmen abdest almak için yapılmış bir şadırvanla karşı karşıyayız. Esere genel olarak baktıktan sonra duvardaki açıklamayı okuyoruz... Bir bölümünde şöyle denmiş:
"... Hale Tenger'in bu çalışmasının asıl kaynağı, yaşadığı günlerin gerçekliğine dayanmaktadır. 1990 yılında; laiklik, kadınlar ve İslam hakkında yaptığı özgürleştirici yorumlarla radikal İslamcı kesimin tepkisini çeken, ilahiyatçı ve siyasetçi Bahriye Üçok bir suikast sonucu öldürülmüştür.
Çalışma, isminin de işaret ettiği gibi, darbe sonrası dönemde benzer örneklerle ortaya çıkan öfke ve şiddet olaylarına karşı duyulan kayıtsızlık ve suskunluğu yansıtır..."
Yapıtın özeti şudur: İslam şiddettir. Müslüman olmak kanla abdest almakla özdeştir. Bu yapıttan başka hiçbir anlam çıkartmanız mümkün değil. İşin ilginç yanı, küratör kızın bizlere, Hale Tenger’in bu yapıtını çarpıtarak “Doğu’nun değil, asıl Batı’nın da nasıl bir şiddet içerisinde olduğu”na dair anlatısıydı. Sanırım başörtülü olmamızla alakalı bir durumdu. İşin daha da ilginç yanı Bu sergiyi Emine Erdoğan’ın açmış olmasıydı. Emre Aköz’ün dediği gibi Emine Erdoğan, Hale Tenger’e: “bu ne iş” diye sorsaydı “Kasımpaşa” mı diyecekti. Diğer taraftan benzer işler serginin muhtelif mekânlarına serpiştirilmiştir. Mesela Nilbar Güreş’in “soyunma” adlı videosu da aynı bakış açısına malzemedir. Nilbar Güreş, başına on on beş tane değişik yörelere ve memleketlere ait başörtüleri, tek tek, üst üste başına geçirmiştir ve yüzü hiç gözükmemektedir. Hatta nefes bile alamayacak durumdadır. Açıkçası zor bir performans sergilemektedir. Başından tek tek, bu başörtüleri çıkarırken kadın isimleri saymaktadır. Nilbar Güreş, oryantalist bir bakış açısıyla: Örtünüzden kurtulursanız özgürleşirsiniz mesajını açıkça ortaya koymaktadır.
Bu sergi, insanlığım ve insanlık adına sanat eserinden aldığım ‘trajedik hazzı’ öldürmüş, beni dönüştürmüş, siyasal kimliğim ve inancımla öznel kılmıştır. Anlaya saz sivrisinek, anlamayana davul zurna bile azdır.
Sanat ve sanat eserinin en samimi haliyle sebebi-telifi, insan trajedisini açığa çıkarmaktır. Ama “hayal ve hakikatin” bazı sanatçıları ve serginin yönetim ve küratörünün amacı siyasal bir hedefi fazlasıyla gerçekleştirmekte ve sergi gözümde tamamen samimiyetini yitirmektedir.
Sanattan beklediğim şey: ‘insani trajedimize olan’ samimiyettir. Ama “Hayal ve hakikat” sergisinde bu samimiyetten bir gram yoktur. Maalesef içindeki yaşlar da kuruların yanında yanmıştır. Onlardan aldığım trajedik hazzı gölgelemiş ve hatta öldürmüştür.
Hacer Aydın - Haber7
aceraydin@hotmail.com
Yorumlar1