OHAL neden çözüm olamaz?
- GİRİŞ10.10.2008 13:22
- GÜNCELLEME10.10.2008 13:22
OHAL NEDEN ÇÖZÜM OLMAZ?(1)
Hakkari Şemdinli'de Aktütün Karakolu'na yapılan saldırı geride yürek burkan manzaraları bıraktı. İnsanlar bir yandan şehitler için ağlarken diğer yandan çeyrek asırdır terör sorunuyla başarıyla mücadele veren Türk Silahlı Kuvvetleri'nin neden böylesine ağır ve büyük kayıplar verdiğini yüksek sesle sormaya başladı.
Meselenin henüz daha dumanları tüterken duygusal tepkilerin verilmesini normal karşılamak lazım. Ancak tarih tecrübemiz ve sosyolojik birikimimiz romantik reflekslerle aşırı tepkiler vermeyi değil, serinkanlı olmamızı gerektiriyor. Yine geçmişte yaşadığımız tecrübeler terörle mücadelede anti-demokratik uygulamaların pek işe yaramadığını apaçık ortaya koyuyor.
Bin yıldır ortak kaderi paylaşan Türk ve Kürt halklarını birbirine düşman etmeyi amaçlayan ve geldiği nokta itibarıyla da Kürt halkının çıkarlarını savunmaktan daha çok uluslararası kirli bir savaşın parçası olan PKK, geçen yıllar içinde temel hedeflerinin hiçbirine ulaşamadı. PKK'nın yeniden şiddete başvurmasının ve hırçınlaşmasının temel sebebi bu. Önce bunu görmek ve teslim etmek lazım.
Otuz yıldır sürdürdüğü düşük yoğunluklu çatışmanın sonucunda bölge insanından istediği çapta bir destek alamayan ve her geçen gün sempati kaybeden örgüt bu durumu görüyor ve inisiyatifi kaybetmemek için daha fazla şiddete başvuruyor. Önümüzdeki dönemde ve özellikle 2009 Nevruz'unda PKK'nın çok daha fazla şiddete başvuracağı görülüyor. PKK, yerel seçimler öncesi yapılacak 2009 Nevruz kutlamalarını 1992 kutlamalarına çevirmek ve inisiyatifi yeniden ele almak istiyor. Belki de OHAL'i en çok örgüt istiyor desek yanlış olmaz.
TSK'da sancılı değişim
13 Eylül 1992. Aktütün Karakolu'nun ilk defa basıldığı olayın tarihi. O tarihte 22 şehit ve çok sayıda yaralı vermişiz. Aktütün Karakolu'nun bağlı olduğu tugayın komutanı Utku Güney Paşa, Asayiş Komutanı Necati Özgen Paşa, Tabur Komutanı ise Binbaşı Erdal Sarızeybek.
1992 yılı PKK'nın en çok eylem yaptığı ve en çok karakol basıp, en çok şehit verdirdiği yıllardan biri oldu. Örgütün alan hâkimiyetini sağlamaya çalıştığı ve kanlı Nevruzların yaşandığı bir yıldı bin dokuz yüz doksan iki. Aynı zamanda bu sene Türk Silahlı Kuvvetleri'nin PKK ile mücadelesinde en çok zorlandığı ve mücadele stratejisini değiştirdiği bir yıldı.
O yıllarda Genelkurmay'da yapılan bir brifingde Korgeneral İsmail Selen, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Torumtay'a "...zabıta önlemleri gerek. Bu sadece askerî tedbirlerle, klasik savaş mantığıyla çözülemez" dediğinde kıyamet kopuyor ve Torumtay Paşa buna itiraz ediyordu. Bu olaydan sonra Selen Paşa emekliye ayrılıyordu. Doğan Güreş Paşa'nın Genelkurmay başkanı olmasıyla PKK ile mücadelede yeni bir sayfa açılıyor ve meselenin ciddiyeti kavranmaya başlanıyordu.
TSK'nın mücadele konseptini değiştirip düşük yoğunluklu çatışma düzenine geçmesi ciddi bedeller ödemesine ve yıllarına mal oldu. Terörle mücadelenin sivil yönetimler tarafından sürekli askere havale edilmesi ve siyasetçilerin elini taşın altına koymaması başka bir sorun alanıydı. Maalesef bu durum bugün de kısmen geçerli. PKK sorunu sadece inzibati tedbirlerle çözülecek bir sorun değil, artık bunu görmek ve idrak etmek gerekiyor. Aslında bunu TSK da görüyor...
PKK meselesine rakamlar zaviyesinden bakıldığında durum çok daha iyi anlaşılacaktır. Türkiye 1912-1913 Balkan Savaşı'nda 4.307, İstiklal Savaşı'nda 10.885, Kıbrıs Harekatı'nda 486 şehit verdi. PKK ile mücadelede ise ne kadar kayıp verildiğini zaten siz biliyorsunuz. Yani PKK ve terör sorunu Cumhuriyet tarihinin en büyük sorunlarından biri. Örgütü geçmişte olduğu gibi asla hafife almamak gerekiyor.
Hakkari ve Şemdinli PKK'nın mücadelesinde en kritik yer olarak gördüğü bir coğrafya. Büyük dağ silsilelerinin ve derin vadilerin olduğu oldukça zor doğası olan bir bölge. PKK'nın terminolojisiyle Botan eyaletine bağlı, Behdinan bölgesi. PKK'nın savaşı buradan tüm bölgeye yaymak istediği bir coğrafya. Bu bölge PKK'nın kışlık ve yazlık olarak kullandığı Balkaya, Oramar ve İkiyaka dağlarında üç ana kampının bulunduğu bir mekân. Halen PKK'nın en etkin olduğu bir bölge burası.
Şemdinli'nin PKK için bu kadar önemli olmasının sebebi sınırın hemen öte yanında yer alan Zağros, Hakurk, Basyan ve Avaşin kamplarının bulunması. Bu kamplardan çıkan teröristler bir-iki saat içinde Alan, Samanlı, Derecik, Dağlıca, Yeşilova, Aktütün, Durak ve Umurlu karakollarına saldırıp hemen geri dönebiliyorlar. Bu sadece Şemdinli'de oluyor, Zap ve Berçela kampından çıkanlar başta Üzümlü olmak üzere diğer karakolları basarken, Jerma Betkar ve Kalereş'ten çıkanlar Yüksekova'nın sınır karakollarını tehdit ediyorlardı. Adı geçen bu karakollar PKK'nın en çok taciz ettiği ve birçok kere 250-400 kişilik gruplarla saldırdığı karakollardı.
PKK, 1991 yılının Ağustos'unda Samanlı'da 9, Eylül'ünde Çobanpınar'da 7, Ekim'inde Çayırlı Sınır Bölüğü'nde 18 şehit verdirmişti. Pirinçeken, Ördekli, Işıklı karakolları saldırıları hariç.
1992 yılına gelindiğinde ise şiddetin dozu daha da artmış ve verilen kayıplar hızla yükselmişti. 30 Ağustos 1992 Alan Karakolu'nda on yedi şehit, elliden fazla yaralı; 29 Eylül 1992 Derecik Karakolu baskını 28 şehit, 24/25 Mayıs 1992 Üzümlü Karakolu baskını 15 şehit, 20 Temmuz 1992 Sivritepe Karakolu baskını 11 şehit.
Peki hükümet ve TSK bu saldırılar karşısında ne yapıyordu? Hükümet hiçbir şey yapmayıp meseleyi tamamen askere havale ederken asker de nasıl çetrefilli bir meseleyle karşı karşıya olduğunu anlamaya çalışıyordu bu yıllarda. Askerler iyi niyetle kahramanca bir mücadele verirken meseleyi daha çok lokal bir asayiş sorunu olarak görüyorlardı.
Bu yaklaşım TSK içinde herkes tarafından paylaşılmasa da o yıllarda hâkim bir görüştü.
Karakollar neden basılır?
Hepimizin televizyon görüntülerinden izleyip "Aktütün Karakolu bu mu?" dediği derme çatma binalardan oluşan ve hemen hepsi bu anlamda birbirine benzeyen karakolların durumunu Hakkari Dağ Komando Tugay Komutanlığı yapan Osman Pamukoğlu Paşa şöyle anlatıyor: "...jandarma karakollarının hemen hemen hepsi hiçbir askerî düşünce dikkate alınmadan kaçakçılık yollarını kapatacak şekilde inşa edilmişti. Binalar çukurların, vadilerin, göçük alanlarının dibindeydi. Özel bir taarruz düzenlemeye hiç gerek yoktu. Roketatarları omuzlarında iki militan gelip iyi birer roket atsalar, şansları iyi giderse bununla bile iyi sonuç alabilirlerdi." Pamukoğlu'nun da söylediği gibi gerçekten de bu karakollar sırayla tekrar tekrar basılmış ve büyük kayıplar verilmişti. Hâlâ da verilmeye devam ediyor ve karakolların yeri aynı.
1990-1992 yılları arasında Hakkari Dağ Komando Tabur komutanlığı ve daha sonra 1999-2001 yılları arasında Hakkari Dağ Komando Tugay komutanlığı yapan ve bölge konusunda oldukça tecrübeli bir isim olan Alaattin Parmaksız Paşa, buradaki karakolların basılma nedenlerini şöyle sıralıyor:
1. Karakolların konumu ve fizikî yapılarının elverişsiz olması
2. Karakollardaki fizikî kuvvet miktarının yetersizliği
3. Arazinin yapısının elverişsiz olması
4. Karakolların yapısının sabit, düşmanın hareketli olması
5. Gece havadan takviye imkânının olmaması
6. PKK ile halkın işbirliği durumu
Peki bunlar 1990'larda bilinirken ne yapıldı? Aktütün'deki binaları, karakolun konumunu, fizikî durumunu gördünüz. Bu sorunun cevabını ben vermeyeyim siz verin. TSK'nın bilmesi gereken odur ki bu tavır ve bu yaklaşım onun 'şahsı maneviyesine' zarar veriyor. Unutulmamalı ki ne başka bir Türkiye, ne de Türkiye'nin başka bir ordusu var.
Erdal Sarızeybek, Aktütün Karakolu baskınından sadece 16 gün sonra yapılan Derecik Karakolu baskınını (29 Eylül 1992) şöyle anlatıyor: "...saat 05 suları. Tabura döneli iki ya da üç gün olmuştu ki Alan ve Aktütün saldırılarını haber veren aynı haberci geldi. 'Komutanım. Teröristler Derecik'e saldırıyor, acele telsize gelin dedi.' ...Ben ne yapayım! Bu yürek bunca acıya nasıl dayansın! Beyin ne düşünsün ne yapsın! Alan çatışmasından sonra benden rapor istediler yazdım. Dedim ki Şemdinli'de devlet yok." Bir mesele bundan daha açık nasıl anlatılabilir ki? Derecik Karakolu basılırken uyarıları ciddiye almayanlar aynı tavrı son Dağlıca ve Aktütün saldırılarında da tekrarladı.
Bir yandan durumu bütün çıplaklığıyla tahlil eden bir akıl, diğer yandan bütün bunları yok sayan bir irade. Daha fazla söze gerek var mı?
Yorum sizin...
Zaman Gazetesi Yorum Sayfası 09.10.2008
Hüseyin Yayman / Haber 7
huseyinyayman@gmail.com
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol