Liyakatin psikolojisi: Atıftan meşruiyete

  • GİRİŞ09.01.2026 08:49
  • GÜNCELLEME09.01.2026 08:49

Liyakat çoğu zaman bireyin sahip olduğu nesnel bir nitelik, ölçülebilir bir yeterlilik ya da tarafsız bir adalet ilkesi olarak sunulur. Oysa sosyal psikolojik açıdan liyakat, başarıyı kime ve neye bağladığımızı belirleyen bir atıf rejimidir. İnsanlar bir sonucun “hak edilmiş” olup olmadığına karar verirken, performansın arkasındaki nedenleri yorumlar; bu yorumlama da rasyonel hesaplardan çok bilişsel kısayollara, ahlaki sezgilere ve düzenin meşruiyetine dair ihtiyaçlara dayanır.

Bu sürecin merkezinde, Fritz Heider’ın “saf bilim insanı” modelinde tanımlanan yapabilirlik (ability) × çaba (effort) etkileşimi yer alır. Başarı hem bireyin görece stabil yeteneklerine hem de bu yetenekleri fiilen devreye sokmak için gösterdiği iradeye bağlanır. Liyakat bu nedenle yalnızca “potansiyele sahip olma”yı değil, potansiyeli aktif ve sürekli biçimde kullanma hâlini işaret eder.

Liyakat yargıları aynı zamanda dağıtımcı adaletin hakkaniyet (equity) kuralıyla işler: Ödüllerin, bireylerin sunduğu girdilerle orantılı olması beklenir. Ancak bu orantı çoğu zaman nesnel ölçümlerle değil, gözlemcinin sezgisel değerlendirmeleriyle kurulur. Bu noktada içsel atıf yanlılığı devreye girer; insanlar başarıyı şans, bağlam ya da yapısal avantajlar yerine aktörün karakterine, çalışkanlığına ve disiplinine bağlama eğilimindedir.

Son olarak liyakat, güçlü bir öz-düzenleme ve irade anlatısı üzerine oturur. Uzun vadeli hedefler uğruna anlık dürtüleri kontrol edebilme, yorgunluğa ve “ego tükenmesi” gibi sıkıntılara rağmen çabayı sürdürebilme kapasitesi, liyakatin ahlaki çekirdeğini oluşturur. Böylece liyakat, performanstan çok karaktere dair bir sinyal üretir: Kim dayanıklı, kim sabırlı, kim “hak eden”.

Liyakattan Meritokrasiye: İdeolojik Ölçeklenme

Bireysel düzeyde kurulan bu atıf kalıpları, toplumsal ölçeğe genelleştirildiğinde meritokrasi ideolojisini üretir. Meritokrasi, statü ve başarının bireysel yetenek ve çabanın doğal sonucu olduğu varsayımına dayanır. Bu varsayım eşitsizlikleri açıklamakla kalmaz; onları ahlaki olarak da meşrulaştırır.

Bu meşrulaştırma üç güçlü psikolojik mekanizma üzerinden işler. İlki adil dünya inancıdır: İnsanlar içinde yaşadıkları düzenin temelde adil olduğuna inanma ihtiyacı duyar; bu ihtiyaç, avantajlı konumları “hak edilmiş” olarak görmeyi kolaylaştırır. İkincisi sistem meşrulaştırma güdüsüdür; bireyler, adaletsiz bile olsa mevcut düzeni sorgulamak yerine rasyonalize etmeye eğilimlidir. Meritokrasi bu rasyonalizasyon için son derece elverişli bir anlatı sunar.

Üçüncü mekanizma ise statü–yetkinlik korelasyonudur. Yüksek statüde bulunan aktörlerin, yalnızca bu konumda oldukları için daha yetkin ve zeki oldukları varsayılır. Böylece sonuç, nedenin kanıtı hâline gelir. Eşitsizlik tarihsel, kurumsal veya rastlantısal bir olgu olmaktan çıkar; bireysel liyakat farklarının doğal yansıması gibi algılanır.

Meritokrasinin Psikolojik Eleştirisi: Adalet Miti

Psikolojik açıdan bakıldığında meritokrasi, tarafsız bir adalet sistemi olmaktan ziyade ikna edici bir adalet anlatısıdır. En temel gerilim, yapısal eşitsizliklerle bireysel atıf eğilimleri arasındadır. Başarı ve başarısızlık bireylere yüklendikçe, eğitim eşitsizlikleri, miras kalan kültürel sermaye, sosyal ağlar ve kurumsal bariyerler arka plana itilir.

Bu anlatının sürdürülebilirliğinde sembolik başarılar (tokenism) kritik rol oynar. Dezavantajlı gruplardan sınırlı sayıda kişinin üst pozisyonlara yükselmesi, sistemin “işlediğine” dair güçlü bir kanıt gibi sunulur; oysa bu istisnalar, yapısal engelleri görünmez kılarak sistemin meşruiyetini pekiştirir.

Meritokrasi ayrıca sabit yetenek inancını besleme eğilimindedir. Yetenek doğuştan ve değişmez olarak kodlandığında, başarısızlık daha kolay biçimde bireyin “liyakat eksikliği”ne bağlanır. Şans, doğru zamanda doğru yerde olma, kurumsal önyargılar ve tarihsel avantajlar ise sistematik biçimde silikleşir. Böylece meritokrasi, eşitsizliği azaltan değil, onu ahlaki olarak katlanılır kılan bir çerçeveye dönüşür.

Meritokratik Elitizm ile Popülizm Arasında: Psikolojik Bir Süreklilik

Meritokrasi ile popülizm çoğu zaman normatif olarak karşıt iki siyasal mantık gibi sunulur: biri akla, uzmanlığa ve performansa; diğeri duyguya, kimliğe ve halk iradesine yaslanır. Oysa sosyal psikolojik açıdan bakıldığında bu iki rejim arasında keskin bir kopuştan ziyade, nedensel ve duygusal bir süreklilik vardır. Popülizm, meritokrasinin alternatifi olmaktan çok, onun çözemediği psikolojik gerilimlere verilen bir tepkidir.

Meritokratik düzen, başarıyı bireyin içsel niteliklerine atfederek güçlü bir meşruiyet üretir; ancak bu meşruiyet eşitsizliğin yükünü de bireyin omuzlarına bırakır. Başarılı olanlar için bu durum, şansın ve yapısal avantajların rolünü silikleştiren bir hak edilmişlik bilinci üretirken; başarısız olanlar için başarısızlık yalnızca maddi değil, ahlaki ve ontolojik bir anlam kazanır. Kişi artık yalnızca kaybetmemiştir; “yetersiz” ilan edilmiştir.

Bu noktada ortaya çıkan temel psikolojik asimetri, meritokratik düzenin kazananlarında kibir, kaybedenlerinde ise hınç ve aşağılanma üretmesidir. Bu asimetri, sistemin teknik kusurlarından çok, duygusal yan ürünüdür. Meritokrasi, eşitsizliği rasyonelleştirirken aynı zamanda toplumsal onur dağılımını da yeniden düzenler; bazılarına kendini üstün hissetme hakkı tanırken, diğerlerine sessiz bir değersizlik duygusu yükler.

Popülizm tam da bu noktada devreye girer. Popülist siyaset, meritokratik düzenin “kazanan–kaybeden” ayrımını reddetmez; ancak bu ayrımın ahlaki anlamını tersine çevirir. Teknik liyakat, uzmanlık ve kurumsal başarı; kibir, kopukluk ve yozlaşma ile yeniden etiketlenirken, sistem dışına itilmiş grupların deneyimleri ahlaki bir üstünlük kaynağına dönüştürülür. Böylece popülizm, elitist meritokrasinin ürettiği hıncı siyasal bir dile tercüme eder.

Bu çerçevede popülist lider, irrasyonel bir figürden ziyade bir duygusal tercüman olarak işlev görür. Uzmanlığın yabancılaştırıcı diline karşı, “bizden biri” olma hâlini yeni bir liyakat ölçütü olarak sunar. Burada liyakat, artık “ne bildiğin” değil; “kiminle aynı haksızlığı paylaştığın”, “kimin onurunu temsil ettiğin” meselesidir. Bu, teknik olarak sorunlu olabilir; ancak psikolojik olarak son derece anlaşılır ve işlevseldir.

Dolayısıyla popülizmi yalnızca demokrasinin yozlaşması olarak okumak eksiktir. Popülizm, meritokratik–elitist düzenin duygusal kör noktalarına verilen bir telafi girişimidir. Sorun, popülizmin varlığı değil; meritokrasinin, eşitsizliğin psikolojik maliyetini görmezden gelmesidir. Popülizm bu maliyeti görünür kılar, fakat çoğu zaman çözümü kimliksel sadakate indirger.

Bu açıdan bakıldığında mesele, liyakatten vazgeçmek değil; liyakatin ahlaki tekeline son vermektir. Liyakat, teknik bir ölçüt olarak kalmadığında; onur, haysiyet ve tanınma taleplerini tek başına taşıyamadığında, siyaset kaçınılmaz olarak duygusal ve kimliksel alanlara kayar. Popülizm bu kaymanın nedeni değil, sonucudur.

 

Sonuç

Sonuç olarak, liyakatin nesnel bir yeterlilikten ziyade, başarıyı kime ve neye bağladığımızı belirleyen psikolojik bir atıf rejimi olduğu anlaşılmaktadır. Bireysel düzeyde adalet ve kontrol duygusu üreten liyakat, meritokrasiye dönüştüğünde eşitsizliği açıklayan değil, meşrulaştıran bir ideolojik çerçeve hâline gelir.

Meritokratik düzen, kazananlarda hak edilmişlik ve üstünlük duygusu üretirken, kaybedenlerde başarısızlığı kişisel ve ahlaki bir yetersizlik olarak kodlar. Bu durum, toplumsal alanda kibir ile hınç arasında derin bir duygusal asimetri yaratır. Meritokrasi eşitsizliği rasyonelleştirir; ancak eşitsizliğin psikolojik maliyetini taşıyamaz.

Popülist siyaset, bu maliyetin irrasyonel bir sapması değil, meritokratik–elitist düzenin ürettiği tanınma ve onur açığına verilen anlaşılır bir tepkidir. Popülizm liyakati reddetmez; onu teknik yetkinlikten kimliksel temsil ve ahlaki sadakate doğru yeniden tanımlar.

Sonuç olarak liyakat, sabit bir ölçüt değil; farklı siyasal bağlamlarda farklı işlevler üstlenen esnek bir meşruiyet kaynağıdır. Bu yüzden güncel siyasal çatışmalar, liyakatin nasıl ölçüleceğinden çok, kimin meşru sayılacağı sorusu etrafında şekillenmektedir.

 

Yorumlar2

  • Ömer Demir 6 saat önce Şikayet Et
    Çok güzel bir yorum. Tebrikler
    Cevapla
  • MEHMET 15 saat önce Şikayet Et
    Harika bir yazı olmuş ama "sanat sanat içindir" dili ile yazılmış bence. Çok akademik, herkese hitap etmiyor bence. Psikolojik danışman olmasaydım, bu terimlere yabancı olsaydım anlamazdım büyük ihtimalle.
    Cevapla Toplam 1 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat