Kurumsallaşmaya eleştirel bir bakış
- GİRİŞ29.01.2026 08:50
- GÜNCELLEME29.01.2026 08:50
Kurumsallaşma, sosyal yapıların, normların ve rollerin zaman içerisinde kalıcı ve "sorgulanmadan kabul edilen" gerçeklikler haline gelme süreci olarak tanımlanabilir. Bu süreç fiziksel yapıların inşasından çok, bu yapıların toplumun zihniyet dünyasında meşruiyet kazanması ve bireysel eylemi olabildiğince minimalize eden bir “sosyal olgu-güç" olarak yerleşmesini içerir.
Kurumsallaşma fikri yüzeyde düzen, süreklilik ve rasyonellik vurgusu yapıyor gibi görünse de özünde güçlü bir liderlik eleştirisi barındırır. Buna göre, kararların kişisel sezgilere, karizmaya ve iradeye dayandığı her durumda sistemin kırılganlaştığı varsayılır. Lider, hataya açık, duygusal dalgalanmalara yatkın ve keyfi müdahaleler üretme potansiyeli taşıyan bir risk faktörü olarak yeniden tanımlanır. Dolayısıyla kurumsallaşmanın hedefi lideri nötralize etme, etkisini sınırlama ve mümkünse görünmez kılmadır. Kısaca, bu bir anti-kahraman teorisidir, ideal değildir, liderliğe karşı ehven-i şer görülen bir mekanizmadır.
Ancak, kurumsallaşma kavramının popülerleşmesi, sosyal bilimlerdeki bu lider-kurum ikilemi tartışmalarının değil, iş dünyasında yaşanan bazı krizlerin sonucudur. Kurucu patronların yaşlanıp ikinci kuşağın işbaşına gelmeye başladığı, yönetim yetersizliğinin artıp aile şirketlerinin dağılmaya yüz tuttuğu dönemlerde kurumsallaşma bir kurtuluş reçetesi olarak sunulmaya başlamıştır. 2000’li yıllara girerken, özellikle büyük ölçekli şirket pratiklerinde, kurumsallaşma profesyonel yönetim, yazılı prosedürler, görev tanımları, iç denetim ve performans sistemi ile eşanlamlı hale gelmiştir. Bu artık analitik bir kavram olmaktan çıkarak normatifleşmiş ve bir anlamda ahlaki bir üstünlük göstergesine dönüşmüştür. Kısaca, ironik bir şekilde kurumsallaşma kavramının bizatihi kendisi de kurumsallaşmıştır.
Kavram portföyüne bu “sihirli kelimeyi” alan amatör sosyal bilimciler de toplumsal olan her şeyin kurumsallaşabileceği yanılsamasına girmişlerdir. Bugün için kavram öyle hoyratça kullanılmaktadır ki eleştirel düşüncenin yokluğu, değişime karşı direnç gibi olgular bile kurumsallaşamamanın bir sonucu olarak açıklanmaktadır. Kurumsallaşmayı akıl, düzen ve ilerlemenin doruk noktası olarak gören bir anlatı ortaya çıkmıştır. Oysa, bu anlatının bütününe bakıldığında, en azından psikoloji penceresinden, birçok rahatsız edici öğeyi içinde barındırdığı gözlenmektedir.
Kurumsallaşmanın Görünmeyen Psikolojisi
Anlatılar kurumsallaşmayı olgunlaşma, rasyonelleşme ve istikrar ile eş anlamlı sunmaktadır. Halbuki psikolojik düzlemde kurumsallaşma, insanın bilişsel sınırlılıkları, duygusal kırılganlıkları ve belirsizlik karşısındaki tahammülsüzlüğünün yan ürünü olarak ortaya çıkar. Yani kurumsallaşma, insanın güçlü yanlarının değil, zayıf yanlarının sistemleşmiş halidir. Bu açıdan bakıldığında kurumsallaşma bir çözüm değil, bir baş etme stratejisidir (coping strategy).
Kurumlar düşünme yükünü azaltmak için inşa edilen yapılardır.
İnsan zihni karmaşık dünyayı sürekli yeniden yorumlamaya uygun değildir. Bireyler mümkün olduğunca az düşünerek karar almak ister. Kurumsallaşma tam burada devreye girer: “Bu neden böyle?” sorusu yerine doğrudan “zaten böyledir” cevabını üretir. Kurumlar, dünyayı sorgulanması gerekmeyen hazır paketler hâline getirir. Berger ve Luckmann’ın işaret ettiği “sorgulanmadan kabul edilen” (taken-for-granted) gerçeklik tam olarak budur: Kurumlar, düşünme yükünü bireyin omzundan alır ama karşılığında itaat talep eder. Yani kurumsallaşma, insanın derin düşünme kapasitesinin zirvesi değil; tam da ondan kaçışın mimarisidir.
Bu noktada Erich Fromm’un “özgürlükten kaçış” kavramı açıklayıcıdır. Fromm’a göre birey, özgürlüğün beraberinde getirdiği düşünme, karar alma ve sorumluluk yükünü taşıyamadığında, bu yükten kurtulmak için dışsal yapılara sığınır. Kurumlar da tam olarak bu işlevi görür. Düşünme yükünü bireyin omzundan alır, belirsizliği azaltır ve güven hissi üretir. Ancak bunun karşılığında itaat talep eder. Bu anlamda kurumsallaşma, yalnızca örgütsel bir düzenleme değil, özgürlüğün getirdiği yükle baş etmekte zorlanan bireyin geliştirdiği psikolojik bir baş etme stratejisidir.
Kurumlar kontrol illüzyonu üreten mekanizmalardır.
Psikolojik olarak belirsizlik, insan için tehdit edicidir. Kurumlar bu tehdide karşı bir “kontrol hissi” üretir. Kurallar öngörülebilirliği, hiyerarşi düzeni, prosedür güven hissini sağlar. Ama burada kritik bir çarpıtma vardır. Kontrol hissi, gerçek kontrolle karıştırılır. Kurumsallaşma, çoğu zaman gerçek sorunları çözmez; sadece onların ritüelize edilmiş yönetimini sağlar. İnsan, belirsizliğin ortadan kalktığını zanneder ama aslında yalnızca onunla yaşamayı öğrenmiştir. Bu yüzden başarısızlığı ortada olan kurumlar bile varlığını sürdürmeye devam eder. Alternatifsizlik hissi, kurumsal ataletin psikolojik yakıtıdır.
Bu eğilim, psikoloji literatüründe belirsizliğe tahammülsüzlük (intolerance for uncertainty) olarak tanımlanan daha genel bir bilişsel eğilimle de örtüşmektedir. Belirsizliğe düşük toleransı olan bireyler için öngörülebilirlik, yalnızca pratik bir ihtiyaç değil, duygusal bir güvenlik koşuludur. Rokeach’in dogmatizm kavramı bu eğilimin bilişsel boyutuna işaret eder: Kesinlik arayışı, çoğu zaman gerçeği anlamaktan çok belirsizliği bastırmaya hizmet eder. Kurumsal yapıların katılığı ve değişime direnci, bu bireysel eğilimlerin toplumsal ölçekte örgütlenmiş biçimleri olarak da okunabilir.
Kurumlar adil dünya yanılsamasını ve sistem savunusunu sağlar.
Kurumsallaşma, insanın “dünya adildir” inancını besleyen güçlü bir psikolojik zemin üretir. Kurumlar, kurallar, unvanlar ve prosedürler var olduğu sürece, birey için temel çıkarım şudur: “Demek ki bu düzenin bir mantığı vardır.” Bu çıkarım, olup biteni anlamaktan çok, olup bitene katlanmayı mümkün kılan bir bilişsel teselli işlevi görür. İnsanlar dezavantajlı bir konumda olsalar bile mevcut düzeni savunmaya eğilimlidir; çünkü bunun alternatifi, dünyanın anlamsız, rastlantısal ve kontrolsüz bir yer olduğu düşüncesiyle yüzleşmektir. Bu yüzleşme psikolojik olarak son derece sarsıcıdır.
Bu nedenle kurumsallaşma çoğu zaman adalet üretmekten çok, adalet hissi üretir. Hiyerarşiler “liyakat”, eşitsizlikler “doğal farklar”, ayrıcalıklar ise “hak edilmiş sonuçlar” olarak yeniden adlandırılır. Kurum, burada yalnızca düzenleyici bir yapı değil, aynı zamanda ahlaki bir süzgeç işlevi görür. Olan biteni meşrulaştırır, sorgulamayı bastırır ve eşitsizlikleri etik bir dile tercüme ederek katlanılabilir hâle getirir.
Kurumlar vicdanı bürokratikleştirir.
Kurumsallaşma bireysel sorumluluğu parçalar ve dağıtır. Karar artık “benim” değildir: “Prosedür böyle”, “Mevzuat gereği”, “Yukarıdan geldi”. Bu durum psikolojik olarak son derece rahatlatıcıdır; çünkü ahlaki yük tek bir öznenin omzunda kalmaz, yapının geneline yayılır. Kimse kendini doğrudan fail olarak görmez, fakat sonuçlar ortadadır.
Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı bu noktada açıklayıcıdır. Arendt’e göre büyük kötülükler çoğu zaman fanatik nefretlerden değil, düşünmenin askıya alındığı, sorumluluğun prosedürlere devredildiği sıradan işleyişlerden doğar. Kurumsal yapılarda da benzer bir mekanizma işler: Kimse kötülük yapmak niyetinde değildir, fakat herkes rolünü eksiksiz yerine getirirken ortaya çıkan sonuç yapısal bir kötülük üretir. Bu nedenle kurumsallaşma, kötü niyet olmadan da ayrımcılık ve adaletsizlik üretebilir; sonuçta ortaya çıkan tablo ise tanıdıktır: Herkes mağdurdur ama kimse suçlu değildir.
Sonuç
Modern anlatılarda kurumsallaşmanın sorunları çözdüğü yönünde güçlü bir varsayım vardır. Oysa bu varsayım psikolojik açıdan önemli bir gerçeği gizler. Kurumsallaşma, insan zaaflarının ürünü ise, bu zaafları ortadan kaldıramaz; yalnızca onları düzenli, öngörülebilir ve katlanılabilir hâle getirir. Nitekim kurumsallaşma bilişsel tembelliği kalıcılaştırır, belirsizlik korkusunu maskeleyerek derinleştirir ve duygusal rahatlık uğruna eleştirel aklı törpüler. Bu nedenle kurumsallaşma, nihai bir varış noktası değil, donmuş bir ara duraktır; düzen üretir ama yenilenme kapasitesini düşürür, güven sağlar ama sorgulamayı bastırır.
Bu psikolojik zemin, Adorno ve arkadaşlarının otoriteryen kişilik çalışmalarında tarif edilen eğilimlerle de dikkat çekici bir paralellik taşır. Belirsizlikten duyulan rahatsızlık, kesinlik arayışı, hiyerarşiye duyulan ihtiyaç ve eleştirel düşünceden kaçış, yalnızca siyasal otoriterliğin değil, kurumsal düzenin de beslendiği ortak bir psikolojik altyapıya işaret eder. Bu açıdan bakıldığında kurumsallaşma, faşizmle özdeş bir yapı değil; ancak otoriteryen zihniyetin beslendiği psikolojik konfor alanlarından biri hâline gelmektedir.
Sonuç olarak kurumsallaşma, insanın en rasyonel icadı değil; en insani kaçışıdır. Kaostan, belirsizlikten, ahlaki yükten ve düşünme zahmetinden kaçış. Bu yüzden onu kutsamak değil, sürekli tedirgin etmek gerekir. Zira kurumsallaşma denetimsiz kaldığında yalnızca düzen değil, atalet üretir. Ve belki de en tehlikelisi, bu ataleti “doğal” ve “kaçınılmaz” bir durum olarak sunmasıdır.
Yorumlar2