Kalabalık olmak doğru olmak değildir
- GİRİŞ20.02.2026 08:32
- GÜNCELLEME20.02.2026 08:32
Modern karar süreçlerinde yaygın fakat çoğu zaman sorgulanmayan bir varsayım vardır: Karara katılan kişi sayısı arttıkça kararın kalitesi de artar. Kurul, komisyon, jüri, heyet gibi yapılar yalnızca idari araçlar değildir; aynı zamanda epistemik bir güven üretir. Bir kararın tek bir kişi yerine bir grup tarafından alınmış olması, onun daha dengeli, daha hatasız ve daha rasyonel olduğu izlenimini doğurur.
Bu varsayımın arkasındaki örtük akıl yürütme basittir: Birden fazla zihnin katkısı bireysel yanlılıkları telafi eder, farklı perspektifler hataları törpüler, kolektif değerlendirme daha sağlam sonuç verir.
Ancak sosyal psikoloji ve karar literatürü bu ilişkiyi otomatik kabul etmez. Kişi sayısının artması ile karar kalitesinin artması arasında genel ve yapısal bir yasa yoktur. Aksine, birçok problem türünde epistemik doğruluk, yoğunlaşmış ve dağılmamış muhakemeye daha yakındır.
Burada kritik ayrım şudur: Grup kararın sosyal meşruiyetini artırabilir; fakat epistemik doğruluğunu artıracağı varsayımı test edilmesi gereken bir iddiadır.
ORTALAMA ZİRVEYİ GEÇEMEZ
Grup kararlarının üstünlüğü tartışılırken çoğu zaman gözden kaçan basit bir nokta vardır: Bir grubun ortalama performansı, grubun içindeki en yüksek bireysel performansı aşamaz.
Eğer bir problem tek ve doğru bir çözüme sahipse ve grupta bu doğru cevabı bilen bir kişi varsa, teorik olarak en iyi sonuç o kişinin kararını takip etmekle elde edilir. Ortalama görüş, tanım gereği zirveyi geçemez; en fazla ona yaklaşabilir.
Bu yalnızca sezgisel bir iddia değildir; performans araştırmaları ve karar kuramı açısından da temel bir ilkedir. Eğer doğruluk yüksek bilişsel tutarlılık ve yoğunlaşmış dikkat gerektiriyorsa, dağıtılmış karar süreci epistemik olarak avantajlı değildir.
Elbette “Grup farklı bilgi parçalarını birleştirerek daha iyi sonuca ulaşamaz mı?” itirazı gelebilir. Ancak bunun için iki koşul gerekir: Bilgi gerçekten dağılmış ve tamamlayıcı olmalı; ayrıca bu bilgi etkili biçimde paylaşılmalı ve karar sürecinde ağırlık kazanmalıdır. Literatür tam bu noktada temkinlidir. Deneysel çalışmalar, grupların çoğu zaman benzersiz bilgiyi değil, üyelerin ortak olarak bildiği bilgileri daha fazla tartıştığını göstermektedir. “Ortak bilgi yanlılığı” olarak adlandırılan bu eğilim, grubun potansiyel üstünlüğünü ciddi biçimde sınırlar.
Yüksek dikkat, tutarlılık ve derin analiz gerektiren görevlerde grup performansı çoğu zaman en tutarlı bireysel performansın altında kalır. Ortalama karar, zirveyi aşmak bir yana, çoğu zaman onu aşağı doğru çeker.
ZİRVE NASIL AŞAĞI ÇEKİLİR?
Grup yalnızca zirveyi aşamaz; bazen zirveyi aşağı çeker. Bu etki iki temel mekanizma üzerinden çalışır: normatif etki ve içsel regülasyon.
Klasik uyma (conformity) deneyleri insanların doğru cevabı bildikleri hâlde grup baskısı altında yanlış cevaba yaklaşabildiğini göstermiştir. Buradaki motivasyon çoğu zaman epistemik değildir; sosyal dışlanma riskini azaltmaktır.
Daha güçlü argümana sahip bireyler de bu dinamikten muaf değildir. Çok belirgin biçimde ayrıştıklarında aşırı, uzlaşmaz ya da fazla sert görünme riski taşırlar. Bu sosyal maliyet, pozisyonun yumuşamasına yol açabilir.
Buna ek olarak, birey grup içinde pozisyonunu normatif beklentiye göre kalibre eder. “Abartıyor olabilir miyim?” sorusu daha sık sorulur. Bu içsel yumuşama, yüksek performanslı katkıları merkeze doğru çeker.
Sonuçta grup süreci maksimum doğruluğu değil, kabul edilebilirliği optimize eder. En iyi bireysel karar çoğu zaman daha ılımlı ve daha ortalama bir versiyona dönüşür.
GRUP DAHA EMİN YAPAR, DAHA DOĞRU DEĞİL
Grup tartışmalarının en dikkat çekici sonuçlarından biri, öznel eminlik düzeyinin artmasıdır. Ancak eminlik artışı ile doğruluk artışı aynı şey değildir.
Benzer başlangıç eğilimlerine sahip bireyler bir araya geldiğinde ortaya çıkan “grup kutuplaşması” (group polarization) etkisi, bu ayrımı açık biçimde gösterir. Tartışma sonucunda pozisyonlar keskinleşir, netleşir ve savunulabilir hâle gelir. Fakat bu keskinleşme çoğu zaman bilgi kalitesindeki artıştan değil, normatif hizalanmadan kaynaklanır.
Grup içinde şüphe azalır. Şüphe azaldığında konfor artar. Ancak epistemik kalite otomatik olarak yükselmez.
Özgüven, doğruluk göstergesi değildir. Hatalı kararlar da yüksek eminlik eşliğinde alınabilir. Grup ortamı bu yanılsamayı güçlendirebilir; çünkü eminlik kolektif olarak paylaşılan bir duygudur.
Dolayısıyla grup kararlarının “daha iyi” olduğu yönündeki algı, çoğu zaman kararın doğruluğundan değil, kararın sosyal olarak güçlendirilmiş olmasından kaynaklanır.
GRUP NEYİ ÜRETİR, NEYİ ÜRETMEZ?
Grup kararlarının üstün olmaması, işlevsiz olduğu anlamına gelmez. Ancak hangi tür değeri ürettiğini doğru tanımlamak gerekir.
Grubun temel avantajı epistemik değil, sosyaldir. Grup doğruluğu garanti etmez; fakat itirazı azaltır. Karara yönelik direnç düşer, uygulama kolaylaşır, sorumluluk paylaşılır. Özellikle kurumsal yapılarda bu ciddi bir avantajdır.
Fakat bu avantaj meşruiyet ve uygulanabilirlik alanındadır.
Grup otomatik olarak daha yüksek doğruluk, daha yüksek rasyonellik ya da daha yüksek entelektüel cesaret üretmez. Bu çıktılar ancak bağımsız düşünce, açık muhalefet ve uzmanlık ağırlığının korunması gibi özel tasarım koşullarında ortaya çıkar.
Bu koşullar yoksa grup, bilgi zenginliğini değil normatif uyumu büyütür. En yaratıcı, en radikal ve en riskli fikirler ilk törpülenenler olur. Çünkü grup öngörülebilirliği tercih eder.
Modern kurumsal ve siyasal söylemde “çok seslilik” neredeyse otomatik bir kalite göstergesi hâline gelmiştir. Oysa çok seslilik, epistemik doğruluğun değil, çoğu zaman sosyal kabulün garantisidir.
Farklı seslerin bulunması ile bu seslerin karar kalitesini artırması aynı şey değildir. Çok seslilik, doğru tasarlanmadığında, bilgi üretmekten ziyade norm üretir.
Bu nedenle mesele çok sesli olmak değil; çok sesin gerçekten bağımsız, yetkin ve etkili biçimde işlenip işlenmediğidir.
Burada savunulan şey, bir “liyakat rejimi”nin siyasal veya ahlaki üstünlüğü değildir. Liyakat sosyolojik olarak her zaman tartışmalı ve atıfsal bir kategoridir. Ancak epistemik doğruluk, ahlaki üstünlükten farklı bir düzlemde işler.
Bir kararın doğru olması, o kararı veren kişinin statüsünden değil; muhakemenin yoğunluğundan ve tutarlılığından kaynaklanır. Bu yoğunluk dağıldığında, doğruluk ihtimali azalabilir.
SONUÇ: DOĞRULUK MU, MEŞRUİYET Mİ?
Grup aklı düşüncesi büyük ölçüde psikolojik bir rahatlama üretir. Karar dağıtılmıştır; dolayısıyla hata da dağıtılmıştır. Bu dağılım güven hissi yaratır.
Ancak güven ile doğruluk aynı şey değildir.
Eğer mesele doğruluksa, tekil ve dağılmamış muhakeme belirleyicidir. Bilişsel yoğunluk eşit dağılmamışsa, en tutarlı muhakeme epistemik olarak daha avantajlıdır. Grup bu üstünlüğü aşmaz; çoğu zaman yumuşatır.
Eğer mesele kabul ve uygulamaysa, grup avantajlıdır. Çünkü meşruiyet üretir.
Bu iki alan karıştırıldığında ortaya “grup aklı” yanılsaması çıkar.
Kalabalık olmak düşünmeyi garanti etmez; çoğu zaman yalnızca sorumluluğu dağıtır.
Karar verirken kalabalığın verdiği konfor ile doğruluğun gerektirdiği yalnızlık arasındaki farkı ayırt edebilmek gerekir.
Ve çoğu zaman en doğru karar, en kalabalık masada değil; sorumluluğu tek başına taşıyan zihinde şekillenir.
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol