Türkiye'de kutuplaşmanın ahlaki gramerini okumak

  • GİRİŞ07.09.2026 11:01
  • GÜNCELLEME07.09.2026 11:01

Türkiye'de kutuplaşmayı anlamak, kimin hangi tarafta olduğunu görmekten geçmez. Hangi değerin hangi ahlaki dile ait olduğunu, bu dillerin hangi siyasi kapasiteleri taşıdığını görmekten geçer. Türkiye'de kutuplaşmanın neden toplumun geneline değil, belirli birkaç değere yoğunlaştığı sorusunun cevabı hangi değerin hangi ahlaki dile oturduğunda saklıdır. Laiklik özerklik dilinde, dindarlık kutsallık dilinde, milliyetçilik topluluk dilinde karşılığını bulur. Bu üç dil kendi içinde kapalı birer aksiyom seti taşır. Bu yüzden aralarındaki anlaşmazlık sıradan bir görüş ayrılığı değildir. Karşılıklı çevrilemez bir gerilim üretir.

Türkiye’de siyasal kutuplaşma tartışmaları, basitleştirilmiş bir toplum tasavvurundan hareket eder. Bu toplum tasavvurunda; modern-muhafazakâr, laik-dindar gibi keskin çizgilerle ayrışmış iki büyük blok vardır. Saha verileri ise daha esnek bir yapıya işaret eder. Örneğin, toplumda ekonomiye bakış çok da farklı değildir. Demokrasinin meşruiyeti ile ilgili algılar da öyle. Bir toplumsal kurum olarak din de farklı kesimler arasında şaşırtıcı derecede geniş bir ortak zemine dayanır. Kısaca, Türkiye güncel tartışmalarda ima edildiği gibi her alanda kutuplaşmış değildir. Gerilim; laiklik, dindarlığın kamusal görünürlüğü ve milliyetçilik gibi dar sembolik değerler kümesinde yoğunlaşır. Geri kalanında nispeten uzlaşık bir yapı hakimdir.

Gerilimlerdeki seçiciliğin kaynağı, ilgili değerlerin içeriğinde değil, insanların ahlaki değerlendirmeyi kurduğu dilde aranmalıdır. Antropolog Richard Shweder'e göre insanlar ahlaki değerlendirmelerini tek bir ölçütle kurmaz. Bunun yerine, birbirinden büyük ölçüde bağımsız üç ayrı "ahlaki dil" kullanır. Laiklik, dindarlık ve milliyetçilik bu üç dile ayrı ayrı denk düşer. Bu yüzden Türkiye’de bu kavramlar üzerindeki anlaşmazlık, sıradan bir görüş ayrılığı değildir. Farklı dillerin karşılıklı çevrilemezliğinden (incommensurability) doğan bir gerilim söz konusudur. Aşağıda bu çerçeveyi, yakın tarihli bir Türkiye kamuoyu araştırmasının bulgularıyla birlikte işleyeceğiz.

ÜÇ AHLAKİ DİL: ÖZERKLİK, TOPLULUK VE KUTSALLIK

İnsanlar ahlaki değerlendirmelerini tek bir ölçütle kurmaz. Üç farklı "ahlaki dil" kullanır. Özerklik dili; bireyin hakkını, tercihini ve kendi aklıyla verdiği kararı merkeze alır. Bir şeyin doğruluğu, bireyin özgür rızasına ve zarar görmemesine bağlıdır. Topluluk dili; grup uyumunu, rolleri ve meşru otoriteye saygıyı önceler. Bir şeyin doğruluğu, topluluğun bütünlüğünü ve hiyerarşisini koruyup korumadığına bağlıdır. Kutsallık dili ise bedensel ve manevi saflık sınırlarının korunmasını merkeze alır. Bir şeyin doğruluğu, kutsal sayılan bir şeyin kirletilip kirletilmediğine bağlıdır.

Bu üç dilin ortak özelliği, her birinin kendi içinde kapalı bir aksiyom seti taşımasıdır. Özerklik dilinde bireyin rızası, topluluk dilinde otoriteye saygı, kutsallık dilinde ise saflığın korunması, o dili konuşan kişi için sorgulanan değil, sorgulamanın üzerine kurulduğu zemindir. Bir kişi bu üç zeminden birine yerleştiğinde, artık o zeminin doğruluğunu tartışmaz. Bilakis, o zeminden hareketle başka şeyleri tartışır.

Bu yapı, kutuplaşmanın değişime neden bu kadar dirençli olduğunu da açıklar. Taraflar çoğu zaman "aynı konu" hakkında konuştuğunu sanır; laiklik, millet, din gibi aynı kelimeleri kullanırlar. Ama aslında biri özerklik diliyle, diğeri topluluk diliyle, bir diğeri de kutsallık diliyle konuşuyordur. Alasdair MacIntyre, rakip ahlaki geleneklerin birbirine indirgenemezliğini anlatırken bu kavramı kullanmıştı. Burada da bir tür karşılıklı çevrilemezlik söz konusudur. Taraflar birbirinin argümanını kendi ahlaki grameriyle işleyemez. Bu yüzden muhatabının anlamadığını ya da art niyetli olduğunu düşünür. Oysa mesele niyet değil, farklı bir dilin konuşulmasıdır.

Bu çerçeve, Şerif Mardin'in klasik "merkez-çevre" tezine de karşılık gelmektedir. Mardin, Cumhuriyet seçkinleri ile taşra arasındaki kültürel yabancılığı bu ayrımla anlatmıştı. Aynı yabancılık, ahlaki dillerin çevrilemezliği üzerinden de okunabilir. Yani, mesele sıradan bir iktidar mücadelesi değildir. Özerklik dilini konuşan kesim, kendi dilini evrensel tek hakikat sayıp topluma dayatmıştır.

LAİKLİK, DİNDARLIK, MİLLİYETÇİLİK: ÜÇ DEĞER, ÜÇ DİL

Türkiye'de siyasal kutuplaşmanın en çok yoğunlaştığı üç değer, bu üçlü çerçeveye dikkat çekici bir netlikle oturur. Laiklik, bireyin inanç özgürlüğünü ve kendi vicdanıyla karar vermesini merkeze alan bir ilke olarak özerklik dilinin alanına girer. Dindarlık, bedensel ve manevi saflık, haram-helal sınırları ve dini otoriteye saygı unsurlarıyla kutsallık dilinin alanına girer. Milliyetçilik ise topluluğa aidiyeti, ortak tarihi ve milli otoriteye bağlılığı merkeze alarak topluluk dilinin alanına girer.

Türkiye'de bu üç dil, üç ayrı kimlik etrafında kutuplaşmanın zeminini oluşturur: Laiklikle özdeşleşmiş bir modern kimlik; dini değerleri ve İslam'ı öne çıkaran bir dindar kimlik; millete, Türklüğe işaret eden bir milliyetçi kimlik. Bu üç kimlik, tek bir blok halinde değil ama birbirinden ayrı üç eksende siyasal davranışı şekillendirir.

Ancak bu üç kimlik birbirini dışlayan (mutually exclusive) kategoriler değildir; aralarında önemli örtüşmeler vardır ve bu örtüşmelerin deseni, kutuplaşmanın seçici doğasını gösterir. Dindar kimlik ile milliyetçi kimlik arasında yüksek düzeyde bir örtüşme bulunur (r = ,51). Bu, kutsallık ve topluluk dillerinin, birbirinden bağımsız olsalar da, aynı kişilerde sıklıkla bir arada güçlü biçimde bulunabildiğini gösterir. Modern kimlik ile milliyetçi kimlik arasında ise orta düzeyde bir örtüşme vardır (r = ,39). Geleneksel olarak birbirinden uzak sayılan bu iki kimliğin, milliyetçilik ekseninde yakınlaşabildiğine işaret eden, nispeten yeni sayılabilecek bir örüntüdür. Buna karşılık modern kimlik ile dindar kimlik arasındaki ilişki neredeyse sıfıra yakındır (r = -,16). Yani bu iki kimlik, varsayıldığının aksine, birbirinin doğrudan zıddı olarak işlemez. Bu özellikle önemlidir: Eğer laik kimlik ile dindar kimlik gerçekten tek bir eksenin iki ucu olsaydı, kutuplaşmanın toplumun geneline yayılmış tek bir cephe hattı olması beklenirdi. Bunun yerine gerilim, birbirinden bağımsız hareket eden ayrı dillerin kesiştiği belirli noktalarda yoğunlaşır. Kutuplaşmanın seçici doğasının kaynağı da tam olarak budur.

Burada bir parantez açarsak, modern kimlik ile milliyetçilik arasındaki bu orta düzeyde örtüşme, Türk siyaseti için kritik bir kapı aralar. Milliyetçilik bir topluluk dilidir. Bir yandan kutsallık dilini konuşan dindar kitlelerle yüksek bir uyum yakalar. Diğer yandan seküler çevrenin milli aidiyete duyarlı kesimlerini de kucaklayabilir. Bu, milliyetçiliği iki kesim arasında bir köprüye dönüştürür. Sağ siyasetin geniş kitleleri arkasında tutabilmesinin sırrı da burada yatar; bu köprüyü kurabilme ve koruyabilme kabiliyeti.

AHLAKİ TEMELLERİN ASİMETRİSİ: EVRENSEL OLAN VE DEĞİŞKEN OLAN

Jonathan Haidt, Shweder'in ahlak dilleri kuramını psikolojiye taşıdı. Ahlaki Temeller Kuramı'na göre insan ahlaki yargıları beş hassasiyetten beslenir: Zarar vermeme, adalet, sadakat, otorite, saflık. Bu beş hassasiyet, iki genel temelin tezahürüdür. Zarar vermeme ve adalet "bireyselleştirici temeller"dir. Bunlar neredeyse evrensel kabul görür. Siyasi kimlik, kültür ya da grup farkı gözetmeksizin, insanların büyük çoğunluğu zarar vermenin ve haksızlığın yanlış olduğunda hemfikirdir. Bu iki temel, özerklik dilinin de çekirdeğidir. Devletin tarafsızlığı, liyakat, eşit muamele gibi ilkeler, doğrudan bu hassasiyetlerin uzantısıdır. Bu yüzden özerklik dili, soyut ve ilkesel düzeyde geniş kabul görür. Nitekim laikliğin ilkesel boyutuna dair tutum ifadeleri, Türkiye genelinde yüksek ortalama katılım toplar.

Sadakat, otorite ve saflık ise "bağlayıcı temeller" grubuna girer. Bunlar bireyselleştirici temellerin tam tersi bir örüntü sergiler. Kişiden kişiye, gruptan gruba çarpıcı biçimde değişir. Bir grup için otoriteye saygı ya da saflığın korunması hayati bir ölçüttür. Başka bir grup için bu temeller neredeyse hiçbir ağırlık taşımaz. Aynı temeller, topluluk ve kutsallık dillerinin de çekirdeğidir. Milliyetçiliğin merkezindeki topluluğa bağlılık, sadakat ve otorite temelinden beslenir. Dindarlığın merkezindeki haram-helal sınırları ise saflık temelinden beslenir. Toplumlar arasındaki en derin ayrışmanın kaynağı da tam olarak bu değişkenliktir. İnsanları birbirinden ayıran şey, zarar vermeyi ya da haksızlığı yanlış bulup bulmadığı değildir. Kimin sadakate, otoriteye ve saflığa ne kadar ağırlık verdiğidir.

Bu ayrımın bir de örtük sonucu vardır: Ahlaki matris simetrik değildir. Bireyselleştirici temeller neredeyse evrenseldir. Bu yüzden topluluk ya da kutsallık dilini asıl dili sayan biri de zarar ve adalet kavramlarını tanır. Gerektiğinde kendi söylemine bu motifi ekleyebilir. Dindar ya da milliyetçi bir söylem, kendi asıl dilini terk etmeden "mağduriyet", "hak" ya da "ayrımcılık" gibi bireyselleştirici bir dille de konuşabilir. İki dil, aynı kişide bir arada, birbirini dışlamadan bulunabilir. Nitekim başörtüsü tartışmasında "bu bir inanç meselesidir" (kutsallık) argümanı ile "bu bir hak ihlalidir" (adalet) argümanı çoğu zaman iç içe kullanılır.

Özerklik dilini asıl dili sayanlar için durum simetrik değildir. Bu dil, bireyselleştirici temeller üzerine kuruludur. Bağlayıcı temelleri kendi dağarcığına aynı doğallıkla ekleyemez. Çünkü bu temeller, özerklik dilinin aksiyomlarıyla doğrudan gerilim hâlindedir: Bireyin rızası, hiçbir otoritenin bireyin yargısının yerine geçmemesi. Bu yüzden bir otorite ya da saflık ihlali, özerklik dilini konuşan biri için gerçek bir ahlaki mesele değildir. Gerekçesiz bir tercih, bir gelenek kalıntısı, bir irrasyonellik olarak algılanır. O dilin kendisi, karşı tarafın neyi neden ihlal edilmiş saydığını tercüme edecek bir sözlüğe sahip değildir.

Bu asimetri tartışmanın seyrini de belirler. Dindar ve milliyetçi söylem, kendi bağlayıcı diline bireyselleştirici dili de ekleyebilir. Böylece argümanını daha geniş bir kitleye çevirebilir. Özerklik dilini konuşanlar bu çift-dilliliğe ulaşamaz. Karşı tarafın gerekçesini kendi çerçevesine tercüme edemezler. Bu yüzden onu bir gerekçe değil, bir direniş ya da geri kalmışlık olarak okurlar. Türk siyasetinde, CHP çizgisinin geniş kitlelere hitap edememesinin temel nedeni budur.

TERCÜME EDİLEMEYEN DİRENÇ: SEKÜLERLEŞME TELEOLOJİSİ VE "GERİCİLİK" SÖYLEMİ

Ahlaki Temeller Kuramı'nın ortaya koyduğu bu asimetri, özerklik dilini konuşanların karşı tarafın direncini nasıl okuduğunu belirler. Bağlayıcı temelleri kendi dağarcığına çeviremeyen biri için, dindarlığın somut bir talebe (başörtüsü serbestisi, dini eğitim gibi) gösterdiği direnç, meşru bir ahlaki gerekçe değildir. Henüz aşılmamış bir geri kalmışlık belirtisi sayılır. Bu okuma, modern kimliğin arka planındaki eski bir teleolojiyle birleşir: Modernleşme ile sekülerleşmenin paralelliği inancı. Bu inanç, sadece betimsel bir öngörü değildir. Örtük bir ilerleme anlatısıdır. Sekülerleşme, tarihin varacağı -ya da varması gereken- yön olarak kodlanır. Karşı tarafın direnci ise bu yöne henüz erişmemiş olmanın, geri kalmışlığın ya da geçiş sürecinin semptomudur.

Bu iki unsur bir araya gelince sezgiye aykırı bir katılık doğar. Karşı tarafın direnci meşru bir gerekçe değil, geçici bir geri kalmışlıksa, bugün atılacak somut bir adım bir hakkın tanınması sayılmaz. "Kendiliğinden değişecek" doğal bir sürecin vaktinden önce kesilmesi sayılır. Bu yüzden özerklik dili, soyut ilke düzeyinde geniş bir mutabakata açıktır. Ama bu direncin somutlaştığı noktalarda -genelde kamusal alanda dinin varlığında- sert bir tavır alır. Çünkü orada verilecek her taviz, kendi gözünde bir uzlaşı değildir. Tarihin doğal seyrine yapılan bir müdahaledir. Türkiye'de dindar kesimin sözcülerine yönelik "gerici", taleplerine yönelik "gericilik" ya da "yobazlık" nitelemeleri, bu okumanın gündelik dile yansımasıdır. Karşı tarafın talebi bir hak talebi değildir. Henüz aşılmamış, tarihin gerisinde kalmış bir konum olarak kodlanır.

Bu okuma, özerklik dilini konuşan kesime örtük bir ahlaki üstünlük de kazandırır. Karşı tarafın direnci bir gerekçe değil, bir geri kalmışlıktır. O halde kendisi zaten tarihin doğru tarafındadır, daha ileri bir aşamadadır. Bu üstünlük hissi kendini sorgulamaya ihtiyaç duymaz. Ne var ki bu üstünlükten türeyen kimlik, grup oluşumunun kendisiyle çelişir. Bireyin kendi aklını her otoritenin üzerinde tutan bir dil, o bireyleri sıkı bir "biz"de birleştirecek ortak bir bağlanma noktasından yoksundur. Bunun en bariz göründüğü yer liderliktir.

ÖZERKLİK DİLİNİN AÇMAZI: BİR GRUP OLAMAMAK

Bu asimetrinin en somut açmazı liderlik meselesinde görülür. Liderlik, bir bireyin özelliği değildir. Bir grup sürecinin ürünüdür. Bir kişinin "lider" hâline gelmesi, bir kümenin onu kendi kimliğinin temsilcisi kabul etmesiyle mümkün olur. Bu kabul ediş tek taraflı değildir, karşılıklı bir inşa sürecidir. Topluluk ve kutsallık dilleri için bu süreç kendi grameriyle uyumludur. Otoriteye saygı ve kutsala biat, bu dillerin zaten olumlu kodladığı erdemlerdir. Bir lideri "bizim en bizden hâlimiz" ilan etmek, bu dilleri konuşan bir küme için içsel bir çelişki taşımaz.

Özerklik dilinde durum yapısal olarak farklıdır. Bu dilin çekirdek aksiyomu, hiç kimsenin yargısının bireyin kendi yargısının yerine geçmemesidir. Bir kümenin kendini bir liderde temsil edilmiş görmesi, bu aksiyomla gerilim taşır. Çünkü bu, bireyin kendi yargısını bir başkasına devretmesini gerektirir. Bu yüzden özerklik dilinin baskın olduğu bir kesim, güncel ve canlı bir lider figürü etrafında kenetlenmekte tarihsel olarak zorlanır. Dindar veya milliyetçilerin Menderes'e, Özal'a, Türkeş'e, Erbakan'a veya Erdoğan'a yansıttığı türden bir liderlik bağlılığını bu zihniyet üretemez. Atatürk bağımlılığı bu genellemeyi çürütmez, kanıtlar. Çünkü Atatürk, güncel otorite talebinde bulunan bir figür değildir. Tarihe gömülmüş, yarı mitolojikleşmiş bir kurucu anlatıdır. Bu anlatının kendisi bile, özerklik dilini konuşanların yeni bir lidere ihtiyaç duymadığını gösterir.

Bu tercüme edememe hâli, özerklik dilini konuşanların lider-takipçi ilişkisini de yanlış okumasına yol açar. Topluluk ve kutsallık dillerinin ürettiği bu bağı, kendi grameriyle işleyemezler. Bu yüzden liderliği çoğu zaman popülizmle karıştırırlar. Bu yanlış okuma iki biçimde tezahür eder. Bir kısmı, liderlik kurumunun kendisini popülizmin bir türü sayıp aşağılar. Otoriteye duyulan biati, akılcı bir tercih değil, kitlelerin manipülasyona açıklığının belirtisi sayar. Bir kısmı ise tam tersi bir yola sapar. Kendi zihniyetinin ürettiği popüler figürlerden bir lider çıkarma hevesine kapılır. Oysa bu girişim, özerklik dilinin kendi grameriyle çelişir. Çünkü orada aranan bir temsil ilişkisi değildir, yalnızca bir tanınırlık transferidir. 1994'te Erdoğan'a karşı Zülfü Livaneli'yi aday yapmaları, 6 Şubat depremlerinde Kızılay'a ve AFAD'a karşı Haluk Levent'i öne çıkarmaları, bu ikinci eğilimin farklı dönemlerdeki örnekleridir. Ortak nokta şudur: Bir kişinin toplumsal tanınırlığı, doğrudan bir liderlik kapasitesine dönüşecektir. Oysa liderlik, bir bireyin özelliği değildir. Bir grubun kendi otoritesini bir figürde temsil etme kapasitesinin ürünüdür. Bu kapasite, tam olarak özerklik dilinin eksik olduğu yerdir.

Liderlik meselesindeki bu zorluk izole bir vaka değildir. Özerklik dilinin, otoriteye ve ortak sembollere dayanan grup süreçlerinin geneliyle yaşadığı daha kapsamlı bir gerilimin tek bir görünümüdür. Disiplinli bir örgütlenme, ortak bir hiyerarşiye itaat gerektirir. Kolektif bir fedakârlık, bireysel çıkarın bir otorite ya da sembol uğruna geri plana atılmasını ister. Sıkı bir grup dayanışması, üyelerin birbirine sorgusuz bir sadakat borcu hissetmesine dayanır. Bunların hepsi, topluluk ve kutsallık dillerinin doğal uzantısıdır. Özerklik dilinin "hiç kimsenin yargısı benimkinin yerine geçmez" aksiyomuyla ise yapısal bir gerilim taşır. Bu yüzden özerklik dilinin baskın olduğu bir kesim yalnızca bir lider etrafında değil, genel olarak disiplinli, hiyerarşik ya da fedakârlık talep eden kolektif yapılar etrafında da kenetlenmekte zorlanır. Siyasi varlığı, daha çok gevşek bağlı bir kanaatler topluluğu olarak kalır.

Özerklik dilinin krizi yalnızca aksiyomlar arası bir çelişki değildir. Bir köksüzlük sorunudur. Topluluk ve kutsallık dillerinin ürettiği bağ, sadece güncel bir tercih değildir. Tarihin derinliklerinden gelen bir aidiyeti, bir kader ortaklığını, bir süreklilik bilincini de taşır. Milliyetçi-muhafazakâr siyasetin arkasındaki asıl çimento budur. Özerklik dili ise bu kadim bağları reddeder. Bireyi steril ve yalıtık bir âna bırakır. Bu yüzden kriz anlarında sığınılacak ortak bir hafıza ve lider üretmekte âcizdir.

SONUÇ

Türkiye'de kutuplaşmanın neden toplumun geneline değil, belirli birkaç değere yoğunlaştığı sorusunun cevabı hangi değerin hangi ahlaki dile oturduğunda saklıdır. Laiklik özerklik dilinde, dindarlık kutsallık dilinde, milliyetçilik topluluk dilinde karşılığını bulur. Bu üç dil kendi içinde kapalı birer aksiyom seti taşır. Bu yüzden aralarındaki anlaşmazlık sıradan bir görüş ayrılığı değildir. Karşılıklı çevrilemez bir gerilim üretir. Ekonomi politikası gibi konuların geniş uzlaşı toplaması, aynı çerçevenin ters yönden kanıtıdır. Bu tür konular üç dilden hiçbirine sabitlenmez. Bu yüzden tartışmaya kapalı hâle gelmez.

Bu tablo başka şeyleri de anlamlı kılar. Dindarlık ve milliyetçiliğin neden yüksek düzeyde örtüştüğünü açıklar. Modern kimlik ile milliyetçiliğin neden orta düzeyde yakınlaşabildiğini açıklar. Modern kimlik ile dindarlığın neden neredeyse hiç örtüşmediğini açıklar. Kutuplaşma, toplumu ikiye bölen tek bir cephe hattı değildir. Farklı dillerin farklı noktalarda kesiştiği, seçici bir örüntüdür. Aynı seçicilik, bireyselleştirici ve bağlayıcı temeller arasındaki asimetride de görülür. Dindar ve milliyetçi söylem, bireyselleştirici dili de konuşabildiği için karşı tarafa kendini çevirebilir. Özerklik dili ise bağlayıcı temelleri kendi dağarcığına katamaz. Bu yüzden karşı tarafın direncini bir gerekçe değil, bir geri kalmışlık olarak okur. Sekülerleşmenin kendiliğinden gerçekleşecek bir süreç olduğu inancı bu okumayı besler. Özerklik dilini konuşan kesim, ilkesel düzeyde esnek görünürken, somut tavizlerde en katı taraf hâline gelir.

Bu asimetrinin siyasi bedeli liderlikle sınırlı değildir. Bir köksüzlük sorunudur. Topluluk ve kutsallık dillerinin ürettiği otoriteye biat ve ortak sembol etrafında kenetlenme kapasitesi, her türlü kolektif süreçte bir avantaja dönüşür: Disiplinli örgütlenme, hiyerarşiye itaat, kolektif fedakârlık. Özerklik dili ise aynı süreçlerde yapısal bir zorlukla karşılaşır. Bu, özerklik dilini konuşan kesimin siyasi olarak güçsüz olduğu anlamına gelmez. İlkesel düzeyde geniş bir toplumsal kabul görebilir. Geniş bir kanaatler topluluğu kurabilir. Ama bu topluluğun sıkı, hiyerarşik bir "biz"e dönüşmesi, kendi ahlaki dilinin doğasıyla çelişir. Türkiye'de kutuplaşmayı anlamak, kimin hangi tarafta olduğunu görmekten geçmez. Hangi değerin hangi ahlaki dile ait olduğunu, bu dillerin hangi siyasi kapasiteleri taşıdığını görmekten geçer.

İbrahim Dalmış

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat