Hizaya gelmek...
- GİRİŞ27.03.2013 08:57
- GÜNCELLEME27.03.2013 12:56
Dışarıdakilerden daha şiddetli biçimde, içeriden birileri İsrail'in Türkiye'yi hizaya getirmesini bekler, umar ve temenni ederken, tam tersi gerçekleşti. İsrail hizaya ge(tiri)ldi. Buradaki bold olan "hizaya ge(tiri)lmek" deyimi, "hukuk içine getir(il)mek" şeklinde okunmalı.
Yaşadığımız newroz-sulh süreci ile Mavi Marmara Gemisi'ne yaptığı korsanlıktan dolayı, Türkiye'den İsrail devleti'nin resmen özür dilemesi ve koşulan şartları kabul etmesi konularında yazılacak çok şey var. Ama öncelik sırasına koymak gerekiyor. Zira gümbür gümbür çağlayarak akıyor tarih.
Her iki olay da tarihin akış yönünün tersine, nafile kürek çekenlerin, direnmeyi bırakıp "zamanın ruhuna" boyun eğmelerine işaret ediyor. Bu boyun eğiş, boyun eğenlerin de çıkarınadır.
Sürdürülebilirlik, yaşanılan günle gelecek arasında denge kurmayı şart koşar. Bu gün için gelecek gözden çıkarılamaz. Ancak gelecek için bu gün feda edilebilir ve edilmelidir de. İsrail özür dileyerek sürdürülebilir geleceği için bu gününü feda etmiştir. Geçmiş değiştirilemeyeceğine göre İsrail'in iç siyasetinde, artık gerginlik değil rahatlama hakim olacaktır.
Türkiye'nin olmadığı, ya da İsrail'e sırtını döndüğü bir Ortadoğu'da, İsrail'in geleceği çok ciddi ontolojik problemlere gebedir. Göreceksiniz eli güçlenmiş Türkiye, bölgede barışın teminatı hâline gelecektir. Bu yönleriyle değerlendirildiğinde "apology"de direten Başbakan Erdoğan'a, hem İsrail, hem de uluslararası camia "teşekkür" borçludur. Zira hangi iki ülke arasında yaşanırsa yaşansın, Mavi Marmara baskını benzeri devlet korsanlıkları için, ortada artık örneklik teşkil edecek uluslararası bir teamül var.
xxx
Hâl (durum) ile kâlin (sözün) uyumu meşruiyetin dayanaklarından biridir. Diplomasinin olduğu kadar ekonomi-politiğin temeli tutarlılıktan, âdilâne ve âkilâne olmaktan uzak, salt çıkarlar üzerine kurulursa durum ile söz zıt istikametlere gitmeye başlar. İç ile dış ters düşer. Meşruiyet de zedelenir. Tıpkı İsrail'in içine düşüp de özür dileyerek hizaya gelmek zorunda kaldığı durum gibi.
Salt çıkarlar için siyasi, askeri ve ekonomik güce dayanılarak çiğnenilen her kural, ihlal edeni tutarlılıktan ve erdemden olduğu kadar meşruiyet zemininden de uzaklaştırıyor. Kaba güç (hard power) ile kazandığını zannedenler ince/yumuşak gücün etkisiyle ve zaman içerisinde kaybediyorlar.
Devletler arasında doğası gereği pragmatik ve bu yönüyle çoğu kez barışçıl sonuç getir(e)meyen "soğuk ilişkiler" uluslararası sorunları dondurup çözümünü hep ötelemiştir. Gelinen nokta devletlerle diğer halklar arasında iknâya matuf, hedef kitledeki bireylerin akıl ve kalp düalitesine hitap edecek "sıcak ilişki"lerin kurulmasını zorunlu kılmıştır. Zaten Kamu Diplomasisi de bu zorunluluktan ortaya çıkmış bir kavramdır.
Üçüncü tarafı görmezden gelip, sadece ikili tarafların çıkarlarının örtüşmesi üzerine kendini inşa etmiş soğuk savaş döneminin popüler ve soğuk kavramı diplomasi; iki kutuplu dünyada, çekiminde olunan kutbun merkezindeki ülkenin kararlarına uyarak gerçekleştirilen stratejik "bilek güreşi" olarak çalışırdı. Kürede belirginleşen yeni dönemde bu anlayışın şimdiden yıkıldığını söylemek mümkün.
Hem yurt içinde hem kürede, eli salt çıkarlarında değil vicdanında da olanlar konuştukça erdemli çözüme daha çok yaklaşıyoruz...
"Âkil İnsanlar Komisyonu"
Çok şükür ülkemiz Yeni Anayasa yolunda ihtiyaç duyduğu sükûnet ortamına doğru gidiyor. Sürece yardımcı olması düşünülen "Âkil İnsanlar Komisyonu" hususunda da bir çok insanın ismi geçiyor...
Her şeyden önce "Âkil insanlar" demek "vitrindekiler" demek değildir.
Anadolu'da her şehrimizin, "vitrinde olmayan" ama kent sakinlerinin kalplerinde yer etmiş, sözü dinlenilen, âkil, âdil ve emîn insanları vardır. Muhammed İkbâl'in deyimiyle onlar "deniz dibindeki inci" gibidirler. Şöhreti âfet olarak gören bu insanlar, "piyasa" kurallarına pabuç bırakıp sahnenin ya da kameranın önüne atlayarak oportünistçe nefislerinin oyuncağı olmazlar. Üstelik buna tenezzül de etmezler. İmam-ı Gazali'nin İhyâ-u Ûlûmiddin eserindeki "hükümdar ve alim" bahsini de çok iyi bilirler. Ülkemizin önündeki terörü bitirme sürecine belki de en faydası dokunacak ve ihmal edilmemesi gereken onlardır.
...
Sözü biraz uzattık, ama bu konuda cahiliyye döneminde yaşanmış bir olayı zikretmeden bitirmeyelim;
Hz. Peygamber'in nübüvvetinden beş yıl önce Kâbe yıkılıp harap olmuştur. Mekkeli kabileler Kâbe'yi yeniden inşa etmek üzere iş bölümü yaparlar. Duvarları Rum duvar ustası Yakum onarırken Mısırlı bir marangoz ise ona yardım eder. Sıra Hacer-ül Esved'in yerine yerleştirilmesine geldiğinde, bu şerefli işi kimin yapacağı konusunda tartışma çıkar. Zira bunu yapanın hem kabilesinin hem kendisinin namı artacak, üstelik sonsuza kadar da onurlanacaktır. En sonunda, "Muhammeden'ül Emîn" diye vasıflandırageldikleri Hz. Muhammed'in (s.a.v.) hakemliğine müracaat ederler. Hakemliği kabul eden Yüce Elçi, sağlam bir örtü ister. Hacer-ül Esved'i kucaklayıp örtünün üzerine bırakır. Her kabileden seçilecek bir kişinin örtünün dörtbir kenarından tutmasını, ardından da onu yukarı kaldırmalarını ister. Efendimiz, yerleştirileceği yere kadar yükseltilen taşı gediğine koyarken meseleyi de çözmüştür.
Türkiye'nin cahiliyye döneminin ürünü terör meselesinin çözümünde, örtüde herkesin ve her kesimin tutacağı yer mutlaka vardır.
KISA MESAJ HATTI:
Eli salt çıkarlarında değil vicdanında da olanlar konuştukça
erdemli çözüme daha çok yaklaşıyoruz...
İhsan Toy- Haber 7
İhsantoy@tasam.org
https://twitter.com/caricare1773
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol