Alev Alatlı'ya itirazım ve yeni anayasa

  • GİRİŞ29.09.2011 09:38
  • GÜNCELLEME29.09.2011 09:38

Önce Fadime Özkan’ın Star Gazetesi’nde Alev Alatlı ile yaptığı güzel ve akıcı röportajı okuyun lütfen. Sonra gelin izah edeyim itirazımı.

Zamanım yok, şöyle geçiyorken bi uğradıydım” diyorsanız, eyvallah yolcu edeyim sizi. Ama sonra yine beklerim. “Fast Food” tarzı bekleyenleri de şimdiden uyarayım; yazı biraz uzun.

...

Çağdaş ve yerli filozof olarak görürüm Alev Alatlı’yı.

Siyasal iktisat bilgisi onu iki kanatlı yapıyor. Üstelik iktisatçı kökleri, çıkarımlarını daha ayağı yere basar, tutarlı ve derin kılıyor. İktisat bilmeyen siyasal bilimcinin çıkarımları kadar, siyaset veya felsefe bilmeyen ekonomistin sözleri de sağlam zemin problemi taşır. Bilirsiniz kanadı kırık kuş yalpalar, tek kanatlı olanı ise uçamaz.

Eğitim hayatının çoğunu yurt dışında geçirmiş olmasına rağmen “evin içinden konuşan” ve çalışmalarında pergelinin merkezini bu toprakların insanının değerlerine sabitlemiş bir aydındır kendisi.

Türkiye’de dilini ve zihnini kiralamamış münevverlerin onurlu, ahlâklı, namuslu ve yerlilerindendir. Alatlı benim gözümde makro ve mikro iktisadın bilgisine hakim bilginden çok, onların ötesine nüfuz edebilmiş bir bilgedir. “Ekonomistin iktisada attığı kazık” diyerek anlatmaya çalıştığım iktisatçılardandır.

Sağduyusundan beslenen tespitleri ve çıkarımları o kadar yerindedir ki tatlı su aydınlarının ve entelektüelimsilerin kafalarına çivi gibi çakılır. (umarım bu metafor yanlış anlaşılmaz).

Az önce okuduğunuz röportajda (okumadıysanız film koptu) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın BM konuşmasını değerlendirdiği ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” muhtevalı “sıfır sorun”una bakışını ifade ettiği cümleleri de bu nevidendir.

Söyledikleri, “komşularla sıfır sorun” ilkesinin içinde taşıdığı mânayı “tecahül-i arif” sanatından yoksun değerlendirerek, özünde barındırdığı “reel politik”i tersinden okuyup “hayal politik” zannedenlere de esaslı bir göndermedir.

Realistler derler ki “Çıkarların olduğu dünyada tek gerçek savaştır, barış ise hayâlden ibarettir”. El Hak her kelimesi doğrudur. Ancak barış (ya da sıfır sorun) peşinden koşmaya değecek kadar kutsal ve onurlu bir ufuktur. Sıfır sorunun (barışın) peşinde koşarak da stratejik derinlik taşıyan uygulamalarınızla çıkarlarınızı sağlarsınız. Hatta sıcak savaşla elde edeceğinizden daha fazlasına, bu strateji ile ve savaşmaksızın ulaşabilirsiniz. Üstelik politikanız kamu diplomasisi faaliyeti kadar halkların diline yakın durduğu için onların gönlünü de kazanırsınız.

Siyaset bilimi okumuş koca koca akademisyenler ve pratiğini yapmış bazı hariciyeciler defalarca “sıfır sorun imkânsızdır” dediler. Bunu dağdaki çobana sorsan bilir de Siyaset Bilimci Davutoğlu’nun bilerek söylediğini bilmezler, ya da bilmezden gelirler.

...

Alev Alatlı’ya itirazım röportajda geçen şu cümlelere ve arkasındaki mevcut bilinçaltına;

““Devlet” (...) Deyiş yerindeyse, sizin benim akrabalarımızdan oluşan, 657 sayılı yasaya tabi bir memurlar kitlesidir...

Devlette hepimizin bir tanıdığı, dayısı, amcası var, burada uzun boylu bir değişiklik yok gördüğüm kadarıyla ama iktidar elbette ki bu memurîn kitlesini, silahlı ve silahsız bürokratları yönlendiriyor...”.

Hemen diyeyim; Deyiş yerinde değil!

Devlet olarak memurîni görmek bizi, işimizi görmek için “tanıdığa, dayıya ve amcaya” vardırır ki bu durum doğal olarak torpile, oradan da asabiye-i din ile asabiye-i soy dayanışmasına götürür.

Geçmişte memurîn devletti ama günümüzde olamayacak.

Üstelik paçozlaşmanın dışında değildir devletteki “tanıdığı, dayıyı ve amcayı” iş yaptırmak ve devleti kendine yakın kılmak için kullanmak.

Devletle millet arasındaki bağa bu açıdan bakıp bireyle “akrabalıktesis etmeyi zihinsel dil sürçmesi olarak görürüm. Bu elma ile armudu aynı bilimsel sepete koyup değerlendirmek olur.

Devlet bizim akrabamız olmadığı gibi “bir tanıdığımız, dayımız ya da amcamız” değildir. Böyle görerek devlette çalışan dayıya, amcaya veya baba’ya “devlet benim!deme hakkını vermiş oluruz.

Geçmişte üniformalı ya da üniformasız kimilerinin bu hakkı kendisinde görüp de vatandaşın karşısına çıkıp bu sözü kendisine kalkan yaparak “söke söke” çıkar sağladıklarına çok şahit olduk.

Devletin ve “devlet benim!” diyenin “milletin efendisi” olduğu anlayışı eski artık. Her ne kadar yazılısı mevcut yasaların satır aralarında duruyorsa da zihinlerden çoktan göçtü gitti. Göreceksiniz yeni anayasada tek efendi bu kez sözde değil özde de ruhta da millet olacaktır.

...

Bir gün bir Cumhurbaşkanı çıkıp dese ki “Ben devletim!”

İnsanlar onun karşısına dikilip hep bir ağızdan cevap vermeli; “Hayır sen devlet değilsin! Sadece benim adıma ve benim seçtiğim en üst temsilcisin!”.

Devlet insan olamaz. Çünkü insan ölümlüdür. Devlet ise insana has ölümle mukayyet değildir.

...

Bir şeyin ne olduğunu bilmek için önce onun ne olmadığını tespit etmek gerekir. “Devlet nedir?” sorusunun sağlıklı cevabı önce “Devlet ne değildir?” sualinin yanıtını aramaktan geçer.

Devlet denilen mekanizma kişilerden ve kurumlardan ibaret değildir. Örneğin vali, kaymakam, polis, asker ve bilumum memurîn devlet değildir. O; YSK, MGK, TDK, İBB, TSK, MİT, EGM, KGM, SGK v.b. gibi bilumum kısaltmaların temsil ettiği kurumlar da değildir. Hele vakıf, dernek ve şirket / ticarethane hiç değildir. Yani devlet kişi (ölümlü) ve kurum değildir.

Hayır devlet soyut da değildir. Elle tutulur gözle de görülür.

Hiç bir şey ait olduğuna hükmedemez. Millet devlete aitse halk devlete hükmedemez. Yok devlet halka aitse devlet milleti koyun gibi güdemez.

Üniformayı sırtına geçirip silahı beline takarak bekçisinden en tepedekine kadar üniformalı ya da sivilDevlet benim, ben devletim!” cakası satma dönemleri geçti. Geçmiş olsun.

...

Öyleyse devlet nedir?

Bireyle diğer bütün fertler (toplum) arasında aktedilmiş sözleşmeler bütünüdür ve Devlet; ancak bu sözleşmenin uygulamaları ile kendine vücut bulup görünür olur. Devlet İnsan odaklı (yeni) anayasanın merkeze alınıp yasaların çevrede ikame ve tasnif edildiği bir evraklar manzumesidir. Deyiş yerinde ise yönlendirme tabelalarından ibarettir.

Sorunun cevabının bütün vatandaşlarca benzer şekilde ve bu kadar basit verilmesi, bürokratik kadrolara, kurumlara, guruplara ve seçkinlere değil, ayrım yapılmaksızın insana hizmet kutsallığının yüceltilmesine kapı açar.

Yeni anayasa konusunda ontolojik korkular bireyin olduğu kadar devletin siyasi tarafının de elini kolunu bağlar. Bu korku kangrenleşmiş meselelerin önünde fizyolojik barikatlar oluşturarak, konjonktürel bahanelerle çözümü (yeni anayasayı) hep başka bahara erteleyebilir.

...

En tepede “toplum sözleşmesi” dediğimiz “anayasa / yasaların anası” olacaksa o, dupduru, tercümana ve aracıya gerek duyulmayacak kadar net, anlaşılır  ve basit dille yazılmalıdır. Çünkü diğer bütün kurallar ona tabiidir ve hiç bir yasa, yasa hükmünde kararname, yönetmelik, tüzük v.b. onu aşamaz, ihlal edemez, çiğneyemez ve onunla çelişemez. Yoruma açık madde bırakırsanız, orada oluşan boşluğu hemen birilerinin kendi görüş, kimlik ve çıkarları doğrultusunda doldurduğuna şahit olursunuz.

...

Devlet kutsal da değildir. Ama eşref-i mahlûkat olan insan kutsanmayı hak eder. İsteyen esfele safilîn deyip bardağın boş tarafına da bakabilir. Kurumsal yapıyı merkeze alıp onu yüceltmek ve insanı yapının nesnesi haline getirmek hatadır. İnsanı özne yaparak merkeze alıp diğer her şeyi çevreye ikâme etmeniz gerekir.

Boşuna zorlamayın, devlet de dahil kurumsal hiç bir yapının ruhu yoktur. Ruhu olan tek varlık insandır. Kapitalist zekânın icadı şirket ya da kurum ruhundan bahsedenler olsa olsa bilmeden yapının misyon ve vizyonundan bahsediyorlardır.

...

Bir de şu meşhur “devletin milletle bütünleşmesi” mevzusu var ya; buna da itiraz ederim. Devletle millet birleşemez. İkisi ayrı şeylerdir. Millet millettir devlet de devlet. Nasıl elma ile armudu mündemiç edemiyorsanız ikisini birleştiremezsiniz. Ancak püre yaparsanız ikisini birbirine katabilirsiniz. O zaman da ortaya elma ve armuttan başka bir şey çıkar. Kastedilen en fazla devlet mekanizmasının milletin talepleri doğrultusunda uyumlu çalışması olabilir.

Farkındayım uzattım.

Görünen o ki yeni anayasa konusunu daha çok yazacağız.

Bağlıyorum konuyu;

İktisatçı Jean-Baptiste Say demiş ya “her arz kendi talebini yaratır”. Hayır almayalım şu eski ve eskimiş tarzı. Birilerinin birilerinden sipariş ederek önümüze koyacakları anayasa arzını reddedelim. Bu kez Keynes’in yolundan gidelim ve milletin talepleri kendi arzını oluştursun.

88 yıllık Cumhuriyet tarihimizde ilk kez milletin talepleri “gerçekten” anayasaya yansısın. Yöntem mi? Yöntemden çok ne var. Yeter ki topyekün bir irade ortaya konulsun.

...

Not: Aman ha yanlış anlaşılmayayım. Karşılıklı bir tartışma başlatmak değil niyetim. Alev Alatlı Hanım bana haddimi bildirmeden de haddimi bilirim.

KISA MESAJ HATTI

Günümüzde “Devlet benim!” diyene verilecek en güzel cevap: “Hadi ordan!”.

 

İhsan Toy / Haber 7
ihsantoy@tasam.org

www.twitter.com/caricare1773

Yorumlar4

  • kaan 3 yıl önce Şikayet Et
    alatlı gözümde biteli çok oldu. hiçbir yaklaşımı milleti anlamaya yönelik değildir sadece hiç saymaya yöneliktir
    Cevapla
  • ahmet gençaslan 14 yıl önce Şikayet Et
    ARTIK MİLLETVEKİLLERİ TRAFİK POLİSİNİ TOKATLAYAMAYACAK MI?. Milletvekilleri artık vatandaş'ı " Sen kim oluyorsun, haddini bil, terbiyesiz herif" diye azarlayamayacak mı, artık başbakan vatandaşına " ananı da al git" diyemeyecek mi? geçin bunları kardeşim geçin, yasalarla yaptırımlarla bu iş düzelmez, önce insanın beyninin düzelmesi lazım.
    Cevapla
  • U.Şafak Demir 14 yıl önce Şikayet Et
    Devlet ve Sahipleri. Üstadım yazıya güzel başlamışsınız ve güzel bitirmişsiniz, okuyucuyu kandırmadan dürüst bir yazı yazmışsınız. Ancak yazıda herkes tarafından bilinen belirli tanımlar yer almakta olup yazıya ilave uzunluk katmış.Bence daha kısa olabilirmiş.
    Cevapla Toplam 1 beğeni
  • Ertuğrul GEBEL 14 yıl önce Şikayet Et
    Ne güzel. Birbirleriyle böyle seviyeli bir şekilde fikir teatisinde bulunan münevverlerin olduğunu ve okunduğunu bilmek ne güzel.Her ikisinden de Allah razı olsun.Dilinize ve kaleminize kuvvet.
    Cevapla Toplam 1 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat