Onlar da

  • GİRİŞ18.01.2015 09:44
  • GÜNCELLEME19.01.2015 09:45

Doğal olarak bu olayın farklı açılardan ele alınması ve nedenlerinin tartışılması gerekmektedir. Bunların en önemlilerinden birisi de böylesi saldırıları mümkün kılan düşünsel arkaplanın değerlendirilmesidir. Bu yapıldığında, İslâm dünyasını yakından ilgilendiren ve "gerçek İslâm ile ilgisi olmadığı" savıyla dışlanması mümkün olmayan bir sorunun varlığı ortaya çıkacaktır.

"Gerçek" İslâm 

Tüm inançların çok sayıda farklı yorumu olduğu olgusunun ışığı altında, "gerçek" İslâm, Hıristiyanlık ya da Budizmin tanımını verebilmek mümkün değildir. Bunu yapabilmek zannedildiği kadar kolay olsaydı, kendi yorumlarının inancın "gerçek" biçimi olduğunu savunan sayısız mezhep, tarikat ve cemaat yerine özcü (essentialist) yaklaşımların varsaydığı tekil, monolitik yapılar varolurdu.

İnsanlığın binlerce yıllık serüveni bir anlamda kendi yorumlarının "gerçek"i temsil ettiğini ileri süren inanç sahipleri arasındaki çatışmanın tarihidir. Geçmiş bir örnek vermek gerekirse, on sekizinci yüzyıldan itibaren Osmanlı hilâfeti ile Necd'den yarımadaya yayılan Vahhabi hareketinin liderleri kendi yorumlarının "gerçek İslâm" olduğunu savunarak amansız bir çatışmanın içine girmişlerdir.

Bu açıdan bakıldığında Paris saldırısı benzeri eylemler, dünya Müslümanlarının büyük çoğunluğu tarafından benimsenen değerlere aykırı olmasına karşılık, son tahlilde, yaklaşımlarını dinin "gerçek" yorumu olarak gören kişiler tarafından gerçekleştirilmektedir. Bunun İslâmiyet'i bir barış ve rahmet dini olarak gören çoğunluğu fazlasıyla rahatsız edici bir olgu olduğu ortadadır. Ancak bu "gerçek" ile yüzleşerek onu doğuran nedenleri ele almak gerekmektedir.

Günümüz Selefiliği ve Hint yarımadasında yaygın kabûl gören Deobandi hareketinin önemli bölümü radikal, çatışmacı ve saldırgan bir din yorumunu medreseler ve etkin Internet ağı ile yaymaya çalışmakta ve çok sayıda Müslümanı cezbetmektedir.

Batı ülkelerinde yerleşik Müslümanları da etkileyen bu hareketler bir buçuk milyarı aşkın nüfûsa sahip bir camia içinde şüphesiz azınlıktadır. Buna karşılık aktivist karakterleri ve sanal âlemdeki orantısız temsilleri onları, İslâm adına yorum ve tezler geliştirenler sınıflamasında fazla da marjinal sayılamayacak bir konuma yerleştirmektedir. Bu nedenle söz konusu hareketlerin "gerçek İslâmla ilgisi olmadığı" değerlendirmesiyle Müslümanların sorunu olmadığını ileri sürebilmek mümkün değildir. 

Tepkiye indirgemek 

İslâmiyeti, Müslüman çoğunluğu rahatsız edici biçimde yorumlayan bu yaklaşımların doğuş ve yaygınlık kazanmasında Batı sömürgeciliğinin önemli bir payı olduğu doğrudur (Bu sömürgeciliğin İslâm coğrafyasıyla sınırlı olmadığı unutulmamalıdır). Siyasal İslâm, Batı yayılması, Oryantalizmi ve tahakkümüne verilen "modern" bir cevaptır. Buna karşılık, öze dönüş iddiasıyla kültürel modernliğe karşı çıkan, onun İslâm ile bağdaşamayacağını savunan püriten karakterli yorumlar yerleşik yaklaşımlara da savaş açmıştır.

Gene kendi tarihimizden örnek verecek olursak bu tür hareketler Osmanlı İslâm anlayışının "küfr" olduğu konusunda hemfikir olmuşlardır. En detaylı yorumunu Şeyh Süleyman ibn Sihman'ın Osmanlı ile Hıristiyan ve Yahudilerden hangisinin küfr alanında daha ileride olduğu konusundaki fetvasında bulan bu yaklaşım, yerleşik İslâm yorumlarını en az Batı sömürgeciliği kadar eleştirmiştir.

Batı müstemlekeciliğinin Siyasal İslâm'ın şekillenmesi ve radikalleşmesindeki etkisi gözardı edilemezse de bilhassa yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra gelişen hareketler ona gösterilen tepkiye indirgenemez.

Benzer şekilde konu, sadece "Cumhuriyet değerleri" zemininde çok kültürlülüğe direnen, katı laiklik yorumu çerçevesinde inanç özgürlüğünü sınırlayan Fransa ile Müslümanları "ikinci sınıf" ve güvenlik tehditi oluşturan vatandaşlar olarak gören, bazen bunun da ötesine giderek "canavarlaştıran" diğer Batı ülkelerinin İslâmofobik siyasetlerinin ürettiği bir sorun değildir.

Bunlara ek olarak, Osmanlı pozitivizminin önde gelen simalarından Ahmed Rıza Bey'in daha 1922'de ahlâken iflâs ettiğini savunduğu "Batı'nın Doğu politikasının" günümüzde Oryantalist vurguları güçlü bir ikiyüzlülüğe evrilmiş bulunması, Müslüman coğrafyasına yapılan müdahalelerin istatistik olarak görülen kitlesel can kayıpları doğurması da bu alanda kolaycı bir sebeb-netice ilişkisi kurmamıza neden olmamalıdır. 

İslâm ve demokrasi 

Batı'nın bu alandaki günahlarının kabarık defteri, Müslüman çoğunluğun sahip çıkmaya çalıştığı demokrasi ve çoğulculuğa bunların "küfr" olduğu savıyla karşı çıkan, öze dönüş iddiasıyla kutsal metinlerden çatışmacı (örneğin Bakara, 2:190'dan gayrımüslimlerin katline cevaz verici) tezler üreten bir yaklaşımın gözardı edilmesi neticesini doğurmamalıdır.

Bu çerçevede ele alındığında Müslümanlar, Batı siyasetlerinde değişim taleplerini dile getirmek kadar, İslâmiyeti demokrasi karşıtı, "gerçek" Müslüman olmayanlarla çatışan ve şiddeti kutsayan bir inanç sistemi olarak kavramsallaştıran akımların tezlerine de cevap vermek zorundadır.
Başka bir ifadeyle Müslümanların, Charlie Hebdo'nun Hz. Muhammed'i seviyesiz biçimde resmeden, örneğin kendi şakalarına gülmekten katılmayanlara yüzer kırbaç vurulmasını isteyen, elbisesini çıkarttıktan sonra vücudunun ne kadar beğenildiğini soran karikatürlerine, benzer aşağılamalara maruz bırakılan diğer dinlerin mensupları gibi cevap verecek demokratik olgunluğu göstermesi gereklidir.

yazının devamı için tıklayınız

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat