Türkçemizin müdafii Muhsin Mete’ye veda
- GİRİŞ19.08.2026 09:11
- GÜNCELLEME19.08.2026 09:11
Son yıllarda Türkçemize gönülden sahip çıkan pek çok münevverimizi kaybettik. Her birinin vedasıyla Türkçemiz, kendisini incelikle işleyen ve koruyan bir sesini daha yitirdi; biraz daha sahipsiz, biraz daha yetim kaldı.
Öte yandan Batı dillerinin istilası artarak sürüyor; sokaklarımızı ve caddelerimizi kuşatan yabancı tabelalar, bu istilanın ulaştığı boyutu bütün açıklığıyla gözler önüne seriyor.
Nurettin Topçu’nun, “Her sahada tatminsiz taklitçilikteyiz, ürpertici bir yıkılış ânında yaşıyoruz.” sözü, bugün içinde bulunduğumuz dil ve kültür iklimini ne kadar da isabetle anlatıyor.

Dilimizde yaşanan savrulmalara karşı kalemini siper eden kültür adamlarının her bir vedası, geride doldurulması güç bir boşluk bırakıyor. İşte bu müstesna isimlerden biri daha dün göçünü topladı.
Kültür ve medeniyetimizin sevdalısı, Türkçenin müdafii, güzel insan Muhsin Mete aramızdan ayrıldı.
DİL ŞUURU
Cumhurbaşkanlığı Kütüphanesi’ne 10 binin üzerinde kitap ve dergiden oluşan koleksiyonunu bağışlayan Mete, TYB ve TRT gibi önemli kurumlarda da uzun yıllar kültür ve yayın hayatına hizmet etti.
Entelektüel bir iletişimci olarak Ekranın Büyüsüne Kapılmadan adlı esere imza attı.
Lise yıllarından arkadaşı D. Mehmet Doğan ile SBF Basın ve Yayın Yüksekokulu’nu birlikte okudu; TRT’de birlikte görev yaparak çeşitli programlar hazırladılar.
İlk programlarının adı “Güzel Dil Türkçe Bize” oldu. Ziya Gökalp’in aynı adlı şiirinden ilhamla belirlenen bu program kapsamında Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu ile Türkçenin meseleleri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdiler.
Bu tecrübe, Mete’nin Türkçe hassasiyetini daha da derinleştirdi ve zamanla güçlü bir dil şuuruna dönüştürdü.

MOLLA KASIM
Muhsin Mete, dilimizi en güzel şekilde kullanan, üslup sahibi bir yazardı. Kültür ve edebiyat dünyasındaki çölleşmeden rahatsızdı.
Meselesi olan iyi bir yazar, aynı zamanda sağlam bir okurdu. Yazmayı bir ahlak meselesi olarak görür; cümle kuramayanların cümlelerine, imla ve noktalama bilmeden kalem oynatanların yazılarına karşı tahammülsüz davranırdı.
Özensiz ve sorumsuz yazarak dile kıyanlara, “Sizi sigaya çeken bir Molla Kasım gelir.” hatırlatmasında bulunurdu.
Bu tavrı aydın sorumluluğunun bir gereği sayar, yakın dostu olarak bildiği isimleri bile tereddüt etmeden tenkit ederdi.
Eleştirmenliğin toplumumuzda çoğu zaman düşman kazanma sanatı olarak görüldüğü bir ortamda, en zor alanı tercih etti.
Karadenizliliği ile engin birikimi birleşince kimsenin gözünün yaşına bakmadı. Dildeki yozlaşmaya kayıtsız kalmaması, bende kendisine karşı derin bir saygı uyandırdı.
NAMUS MESELESİ
Dil yanlışlarını gösterdiği kitaplar hakkında yazarken, işini hakkıyla yapan editörün önemine de sürekli dikkat çekerdi.
Mete’ye göre ülkemizde ciddi bir editör ve musahhih sorunu vardı. Türkçe hassasiyeti taşımayan yayınevlerini kendine has üslubuyla uyarırdı.
Çünkü dil, onun için bir namus meselesiydi; aydınlar bu meseleye bigâne kalamazdı.
Türkçe üzerine oynanan oyunlara karşı duran ehl-i kaleme ayrı bir hürmeti vardı. Yazılarında sık sık isimlerini zikrederek onlara hürmetini sunardı.
Öztürkçecilik cereyanına kapılanlara ise her zaman mesafeli yaklaştı. Camiamızda uydurukça kelimeler kullanmakla ün salan kimi isimlere iltifat etmedi.
Öztürkçeciliği, kültürümüzü yozlaştırmaya yönelik bir hamle olarak görüyor; bu akıma kapılmayı da bir nevi sapkınlık sayıyordu. Dil tahripçilerine müsamaha göstermediğini yazılarında açıkça ortaya koymuştu.
HER ALANDA SÖMÜRGELEŞMEYE KARŞI
Türkçemizin maruz kaldığı istiladan derin üzüntü duyuyordu. Yetkilileri bu konuda uyandırmak için çaba gösterdi.
Dilimize üvey evlat muamelesi gösterenlerin tarihî yanılgılarını hakkaniyetle izah etmeye çalıştı. Dilde sömürgeleşmenin, ülkede sömürgeleşmekten farkı olmadığını anlatıyordu.
Basın-yayın organlarının ve akademinin kendi diline yabancılaşmasının hüznünü içinde duyuyor; özellikle yıllarını verdiği TRT’deki Türkçe yanlışlıklarına kahroluyordu.
Konuşurken ve yazarken sürekli yabancı kelimeler kullanmayı bir aşağılık kompleksinin tezahürü sayıyordu.
DİLİNİ KAYBEDEN HER ŞEYİNİ KAYBEDER
Merhum Teoman Duralı gibi o da yükseköğretim ve tedrisat dilinin İngilizce olmasını bir felaket olarak değerlendiriyordu.
Bu teslimiyete boyun eğmeyi kültür hastalığı sayıyor; toplumun sömürgeleştirildiğinin farkında olmamasını asıl acı taraf olarak görüyordu.
Nurettin Topçu gibi, bu anlayıştaki kişileri “parazit” olarak nitelendiriyordu. Çünkü onun dünyasında aydın, yaşadığı toplumun diline, kültürüne ve medeniyetine karşı sorumluydu.
Muhsin Mete de dilimize ömür veren diğer öncüler gibi, “Dilini kaybeden her şeyini kaybeder!” diye diye gitti.
İSMİYLE MÜSEMMA
Türkiye Yazarlar Birliği’nde Muhsin Mete hayattayken düzenlenen saygı programında söz alan dostları, onun şahsiyetini şu ifadelerle tasvir etmişlerdi:
“Titizdir; hayata, emeğe ve insana karşı derin bir mesuliyet duygusuna sahiptir.
Hakşinas, doğrucu ve ilişkilerinde ölçülüdür; ince eleyip sık dokur, estetikle nezaketi birbirinden ayırmaz.
Düzenli, dakik, çalışkan ve gayretlidir; güvenilir, sözüyle özü bir insandır. Bildiğini söylemekten çekinmez, söylediğinin arkasında durur; dostluğun, emeğin ve hakkın kıymetini bilir.
Hayatını her an Hakk’ın huzurundaymışçasına bir huşu ve murakabe içinde sürdürür.
Masa, kasa ve şöhret imtihanları karşısında daima istikametini korumuştur. İsmiyle müsemma; zarafeti, temiz ruhu ve ahlâkî hassasiyetiyle örnek bir dosttur.”
Bizim şahitliğimiz de bu güzel hasletleri ömrü boyunca hakkıyla taşıyan; inancını hayatına aksettirmiş, kâmil mânada mümin ve muvahhid bir insan olduğu yönündedir.
Aziz ruhu şad, menzili mübarek olsun.
Türkçemizin başı sağ olsun.
Mahmut BIYIKLI / Haber7
Yorumlar2