Ateşkes diplomasisine Türkiye nasıl katkı verdi?

  • GİRİŞ10.04.2026 08:06
  • GÜNCELLEME10.04.2026 09:25

ABD-İsrail ile İran arasında 28 Şubat’ta patlak veren savaşta, zorlu çabaların ardından 6’ıncı haftada zor da olsa, geçici bir ateşkes sağlandı. 

Başladığı andan itibaren bölgesel yayılım istidadı gösteren, küresel ölçekte özellikle ciddi bir enerji krizini tetikleyen bu savaşın bitmesi için Türk diplomasisinin etkili bir misyon yürüttüğünü biliyoruz. 

Nereden biliyoruz?

28 Şubat gününden itibaren yapılan seyahatlerden, yüz yüze yahut telefonla yürütülen yoğun diplomasi trafiğinden. 

Bazı istatistikler, Ankara’nın bu ateşin sönmesi ve (belki daha da önemlisi), daha fazla yayılım göstermemesi adına sarf ettiği çabalar hakkında bir takım fikirler veriyor. 

Şimdi, kaynaklardan edindiğim izlenimler, aldığım bilgiler doğrultusunda bunları biraz anlatmak istiyorum. 

En başta, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, savaşan taraflardan ABD Başkanı Donald Trump ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan başta olmak üzere, 23 liderle görüşmeler yaptı. 

Erdoğan, bu yangının uzamadan ve yayılmadan sönmesi adına, bütün ağırlığını devreye soktu. 

Eş zamanlı olarak Erdoğan’ın liderliğinde, Dışişleri Bakanlığı ve MİT, etkin bir trafik yürüttü. 

İstatistiklerden söz ettim, burayı biraz açayım… 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bu süreçte, 150’den fazla telefon görüşmesi gerçekleştirdi. 
Kaynaklara göre Türkiye, savaşın başında iki hedef belirledi:

1-Bölgesel bir savaşın önlenmesi

2-Savaşın motivasyonunun ABD’ye doğru aktarılması

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatları doğrultusunda, ateşkesin ilan edildiği gece Ankara–Washington–Tahran–İslamabad–Doha hattında saat 02.00’ye kadar kesintisiz temas yürütüldü. 

BAYRAMIN BİRİNCİ GÜNÜ KÖRFEZ’E YAPILAN ZİYARETİN SONUCUNDA, “ELLER TETİKTEN ÇEKİLDİ”

Savaşın başından itibaren ortaya çıkan en büyük tehlikelerden biri, bu savaşın İran ile Körfez ülkeleri arasında yayılım gösterecek şekilde daha büyük bir bölgesel savaşa evrilmesiydi. 
Hem İsrail, hem de ABD’deki İsrail lobisinin böyle bir arzu içinde olduğunu gösteren işaretler de ortaya çıktı. 
Senatör Lindsey Graham’ın Suudi Arabistan’ı ağır bir dille İran’a cevap vermemekle suçlaması örneğin, böyle bir arayışın dışa vurumu olarak görülebilir. 

İlk günlerde İran’ın saldırıları sonrası Körfez ülkelerinin karşılık verme eğilimi, çok daha büyük bir bölgesel savaş riskini artırmıştı.
Dışişleri Bakanı Fidan, bayramın birinci günü Riyad–Doha–Abu Dabi hattında böyle bir tehlikenin önüne geçme adına kritik temaslarda bulundu.
Bu temasların ardından Körfez’de tansiyon düşerken, bölgede deyim yerindeyse “eller tetikten çekildi.” 

PAKİSTAN HATTI’NDA YÜRÜTÜLEN TEMASLAR İLE ATEŞKES METNİ ŞEKİLLENDİ

Ankara, ismi sonlara doğru daha bilinir hale gelen ateşkes sürecinin kilit isimlerinden Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir ile yakın temas içinde oldu bu süreçte. 
Dışişleri Bakanı Fidan’ın Mart sonu–Nisan başındaki İslamabad temaslarında ateşkes metninin çerçevesi oluşturuldu.
Son bir haftada Pakistan Dışişleri Bakanı ve Genelkurmay Başkanı ile 50’ye yakın görüşme yapıldı. Cuma günü Pakistan’da yapılacak toplantının modelitesi ve başlıkları da Ankara’nın yönlendirmesiyle netleşti.

BU ÇABALARIN MEYVESİ: BÖLGESEL SAVAŞ RİSKİ FRENLENDİ

Yapılan değerlendirmelere göre, Ankara’nın süreçteki kritik katkıları şu şekilde öne çıktı: 

1-Körfez ülkelerinin İran’a karşılık verme eğilimi durduruldu.

2-Kürt grupların çatışmaya dahil edilmesi engellendi.

3-Taraflara gerekli mesajlar zamanında iletildi.

4-İran’ın 10 maddelik önerisi, masanın dağılmaması için diplomasi trafiğinde muğlak tutuldu.

Diğer yandan… 

Bu süreç boyunca Milli İstihbarat Teşkilatı da, yine aynı hedefler doğrultusunda aktif ve etkin bir çaba içerisinde oldu. 

Savaşın başlamasından sonra MİT, hem ABD-İsrail bloğu, hem de İran ile konuşabilen bir istihbarat teşkilatı olarak; savaşın yayılmasının ve tırmanmasının önlenmesi, taraflar arasında iletişim kanallarının açık tutulması ve yanlış anlaşılmaların önlenmesi, krizin tırmanmasını önleyecek mesajların iletilmesi, çatışmanın durdurulmasına yönelik çıkış
yollarının belirlenmesi gibi kritik konularda inisiyatifler aldı, bu şekilde ateşkese ulaşılmasına pozitif katkılar sağladı. 

TÜRKİYE’NİN ARABULUCULUK/HAKEMLİK ROLÜNÜN KIYMETİ… 

Esasen bütün bu anlattıklarımıza, bölgesel ve uluslararası krizler karşısında Tayyip Erdoğan yönetiminde Türkiye’nin, yangın bölgelerine elinde ‘su bidonu’ ile yetişmesinin son bir örneği olarak bakılabilir. 

Körükle ve ‘benzin bidonuyla’ yangın bölgelerine gidenler karşısında bu tutumun ne kadar kıymetli olduğu ortada. 

Bu politika ve bu politikanın ürettiği iklim, insani boyutu dışında, etrafımızın ateş çemberi ile çevrildiği bir ortamda, Türkiye’nin ‘güvenli liman’ olarak kalmasına da büyük katkı veriyor. 

Geçen hafta İletişim Başkanı Burhaneddin Duran, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözlerinden yola çıkarak, ‘Güvenli Liman’ vurgulu bir açıklamada bulunmuştu. 

O açıklamadan şöyle bir alıntı yapalım: 

“Ülkemiz uluslararası alanda, “Güvenli Liman Türkiye” olarak anılıyorsa bu, ırk, mezhep, din ve dil ayrımlarını reddeden; insanlık ortak paydasını önceleyen duruşumuzun neticesidir. Türkiye, nefretin ve çatışmanın dili yerine; barışın, adaletin ve merhametin evrensel dilini savunmaya kararlılıkla devam etmektedir. Bu çerçevede ülkemiz, krizlerin ortasında istikrarı temsil eden, kaos ve savaş çığırtkanlıklarının içinde “Barışın Anahtarı” olmayı sürdürmektedir.”

Güvenli Liman algısı/olgusu kendiliğinden oluşmuyor kuşkusuz. 

Bir ‘politika seti’ var bu işlerin arka planında. 

Neyi, niçin yaptığının şuuruyla hareket eden bir politika bu.

Yorumlar1

  • MUHAMMER 26 dakika önce Şikayet Et
    paylaşım kısmında neden Nsosyal yok
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat