Küresel Oligarşinin Altın Çağı

  • GİRİŞ02.02.2026 08:41
  • GÜNCELLEME02.02.2026 08:41

Bir dönemin kült kavramlarından biriydi “Oligarşinin Tunç Kanunu” . Aslında daha geniş kullanım alanı olan bu kavramdan kamu idaresi ve siyasi partiler yönetiminde daha fazla söz edilmekteydi.

Bu kavram esas itibariyle “Tamamen demokratik olduğunu savunan kurumlar ve yönetim yapılarının da zaman içinde küçük bir azınlığın denetimine geçmesini” ifade etmektedir. Yine bu kavrama göre “Yönetimin olduğu her yerde değişen biçimlerde oligarşik bir yapının oluşma eğilimi vardır.

” Demokratik kitle örgütleri büyüdüğü; bu örgütlerin doğru ve hızlı kararlar almaları için uzmanlık bilgisine ihtiyaç duyulduğu ve örgüt içinde başkan olarak seçilmenin ayrıcalıklı bir yeri olmaya devam ettiği sürece, örgütü oluşturan bireyler bütün bu sorunların üstesinden gelmesi için liderliği kutsamaya başlayacak ve nihayetinde yönetim küçük bir azınlığın, yani oligarşinin eline geçecektir. ” (Sosyal Bilimler Vakfı Sitesi, Sözlük Dizini). Kanımca bu kavrama en esaslı ve yalın tanımı burada verilmiştir. Bunun için bu açıklamayı tercih ettim.

Bu kavram üzerinde ilk çalışan Almanya doğumlu/asıllı İtalyan sosyolog Robert Michels 1911 yılında geliştirdiği politik teorisinde ”Herhangi bir demokratik organizasyonda yönetimin elit bir grup ya da oligarşi tarafından icra edilmesinin organizasyonun “Taktiksel ve teknik gereklilikleri kapsamında kaçınılmaz olduğunu” ileri sürmüştür. Michels döneminde Avrupa'daki siyasi partiler gibi demokratik kuruluşlarda, birliklerde ve kooperatiflerde yaptığı gözlemler ve keskin analizlerinde farklı nedenlerle çoğulculuğa  dayalı kuralların bir süre sonra bir grubun ve tek bir kişinin liderliğine dayalı kurallara dönüştüğünü ileri sürmüştür. Oligarşinin tunç kanununa göre karar vericiler (decision makers) doğrulanmak ihtiyacı ve toplumun rızasını kazanmak ihtiyacı içinde olduklarından dolayı, (çoğunlukla) destek elde etmek için bilgiyi manipüle etmektedirler. R. Michels’e göre “Seçilmişlerin seçmenler, vekillerin vekâlet verenler, delegelerin delege edenler üzerinde egemenlik kurmasına yol açan örgütün kendisidir. Örgütten bahseden gerçekte oligarşiden bahsediyor demektir.

Kendisi de siyasi etkinliklerde yer almış biri olarak Robert Michels bu teorisine destekleyici kanıtları içinde yer aldığı Alman ve diğer Sosyalist partilerden vermiştir. Zira muhafazakar ve milliyetçi partiler zaten lider eksenli yapılardı, sosyalist partilerle aynı fikirleri paylaşmıyorlardı. Sosyalist partiler ise halkın katılımı başta olmak üzere oy hakkı, özgürlükler için mücadele veriyorlardı.

Michels dönemin demokrasilerindeki kötü işleyişe dair ileri sürülen gerekçeleri (sosyal ve ekonomik gelişmenin yetersizliği, öğrenim düzeyinin düşüklüğü, iletişim araçlarında kapitalistlerin denetimi, vb) dışlamakta; çok karmaşık olan sosyal sistemlerin doğasından kaynaklandığını ileri sürmektedir. Oligarşi, yani toplumun ya da örgütün üst yöneticileri tarafından kontrol altında tutulması, bürokrasilerin ya da büyük çaplı örgütlerin iç işleyişinden doğan bir özelliktir. Modern insan çözümsüz bir kısır döngü ile karşı karşıyadır: İnsanın ulus devletler, sendikalar, siyasi partiler ya da kilise gibi büyük kurumların tepesindeki az sayıda yöneticiye etkin bir güç devr etmeksizin bu çeşit kurumları kurup yaşatması mümkün değildir. (Büyük ölçüde Wikipedia’dan alınmıştır)Michels oluşturduğu teorisinde en küçük organizasyon biriminden en büyük organizasyon birimine kadar olan yapıların genetiğinde var olan küçük gruplara ve liderlere yetki devrine ilişkin analiz ve değerlendirmelerini kullanmıştır. Bu görüşleri belki Birinci Dünya Savaşından sonra Almanya, Japonya, İtalya gibi ülkelerde ortaya çıkacak faşist rejimlerin sinyallerini vermektedir. Hatta Rusya’da tesis edilecek katı komünist diktatörlüğün de nasıl kendi doğallığında ve kolayca oluşacağını çağrıştırmaktadır.

Vakıa Birinci Dünya Savaşı da bir nevi küresel oligarşinin ihtirasları, yönetme ve sahip olma iradesinin yoğunlaşması ve çatışmasının neticesi idi. Burada belki de savaş ortamının komuta ve hiyerarşik yoğunlaşması gibi güç yoğunlaşmasını da bir grup veya kişiye yöneltmesi söz konusu olabilir. Savaşın ana aktörlerinde çoğunlukla güçlü liderler vardır. Bunun o dönem için istisnası demeyelim ama panzehirine de sahip olanı İngiltere diyebiliriz. Zira o dönemde İngiliz imparatorluğunda devlet içi müşavere ve tartışma mecraları, vasıtaları, yayınları vardır. Bu diğer aktör devletlerde olmayan bir özelliktir. Ancak, İngilizler de üstünlük duygusu, sahip olma ve yönetme ihtirası her milletten daha fazladır. Michels’in teorisi kitlelerin olumsuz çağrışımlar içerdiği bir dönemin sonunda ortaya çıkmıştır.


Mesela Avrupa’da hatta Osmanlı ve Rus İmparatorluklarında işçi hareketleri, kitlesel isyanlar, toplumsal hareketler kitleye karşı devletlerde bir reaksiyon doğurmuştur. Devlet eliyle de kitleler olumsuzlanmıştır. Bu dönemin kitle hareketlerine çalışanlar Gustave Le Bon’un kitleye dair çözümlemelerinde dönemin bu olumsuz bakışının etkisi olduğunu söylerler. Diğer yandan, Michels’in vurguladığı ”Herhangi bir demokratik organizasyonda yönetimin elit bir grup ya da oligarşi tarafından icra edilmesinin organizasyonun “Taktiksel ve teknik gereklilikleri kapsamında kaçınılmaz olduğu” tezi yine bu yüzyılda birçok alana nüfuz edecektir. Mesela üretim bandını çalıştıran Ford’un modern yönetiminde üreten sınıf tanımsız kitle değil; uzmanlık ve işin gereğine göre tanımlanmış bir sınıftır. Elbette alt üretim birimlerindeki işçilerin uzmanlıkları ve ustalıklarından bahsetmiyoruz. Üst düzey yöneticilerdir söz konusu olan ve oligarşik yapıya uyan. Vakıa Fransız ihtilali sonrası ortaya çıkan Jakobenizm de benzeri bir oligarşik aydın hareketi değil midir? Devletlerin, kurumlarının modernleşmesi, ilerlemesi (terakki) bu dönemin adeta putudur. Dolayısıyla ilerlemeyi, disiplinli kurumlar oluşturmayı, yönetmeyi adeta elit oligarşik yapılarla sağlarsınız, ya da elit kurumlar bir süre sonra “oligarşinin tunç kanununa adapte olurlar”.

İkinci Dünya Savaşı ortamı ise ikonik bir oligarşik yapıların ve tabi ki liderlerin ortamıdır. Karizmatik, yarı tanrısal her şeye hakim liderlerin kitleleri peşlerinden ölüme koşturdukları bir olağanüstü felaket dönemidir. Bu arada, güçlü liderlerin yanında örgütlü ve devlet personel yapısından tefrik edilen bir diğer örgütlü paralel yapılar vardır, tabi ki bu örgütlerin yöneticilerinin oluşturduğu bir oligarşik yapı söz konusudur: Almanya’da Nazi örgütü, Sovyetler Birliği'nde Komünist Parti örgütü, vb. Benzeri bir durum Japonya’da da vardır.

Oligarşik yapılar mutlaka kendi ayrı örgütlerini yaratırlar. Mesela üretim sektöründe oligarşiye hizmet eden şirketlerin ayrıcalıkları vardır (1. ve 2. Dünya Savaşında Alman ve Japon şirketleri gruplarına bakmamız yeter). Özellikle kamu düzeninin sağlanmasında daha yetki sahibi kurumlar ortaya çıkarılır (Bugünün Trump Amerikasında ICE ve Ulusal Muhafızlar gibi).

Küresel Oligarşik Yapının Tehlikeli ÖzellikleriMichels’in “Oligarşinin bürokrasilerin ya da büyük çaplı örgütlerin iç işleyişinden doğan bir özellik olduğu” tespitine ilaveten yeni küresel oligarşi için bir başka tespit de yapabiliriz. Bu da insanlığın eriştiği en büyük güç temerküzüne sahip liderlerdeki Tanrı’ya öykünme, kendini tanrısallaştırma olgusudur. İngiliz ve Fransız sömürgeciliğini karşılaştıran Marc Ferro’nun tespitini hatırlayalım. Diyordu ki “Fransızlar hammadde sömürüsü için sömürgeler elde ediyorlardı. İngilizlerin ise o kadar çok büyük bir sömürge imparatorluğu vardı ki, yeni hammadde kaynaklarına ihtiyaçları yoktu. Sahip ve hakim olma arzularını tatmin için yeni sömürgeler elde ediyorlardı”. Bu bir nevi dünyanın tanrısı olma hayaline benziyordu kuşkusuz. Nitekim ilk seferini yaparken buzdağına çarparak batan Titanik için de söylenen sözlerden biri “Bu gemiyi Tanrı bile batıramaz” idi. Gücü elde tutanların ilk aklına gelen ilahlık iddiasıydı şüphesiz. Mevdudi bunu zaten “Güç ilahlık iksiridir” şeklinde veciz bir ifadeye dökmüştü.

Her büyük ve sınırsız iktidarın, gücün hayali Tanrı olmaktır. Gökyüzüne kule yaptırıp, merdiven kurduran Firavunu hatırlayalım. “Firavun: Haman! Benim için bir kule inşa et, dedi.. umarım yükselebilir, göklere yol bulabilir de Musa’nın Tanrısına ulaşırım. Gerçi ben Onun yalancı olduğunu zannediyordum ya… ” (Mümin Suresi/ 36-37) Günümüzün küresel oligarşik yapısı inanç boyutunda ve seküler mahiyette Tanrı olmaya oynayan anormal liderlerden oluşmaktadır.

“Beni durdurabilecek tek şey kendi ahlakım ve kendi aklım” diyen Trump’tan kendi adına kendi kutsal kitabını (Ruhname, Kitabü'l Ruhname; Türkmenbaşı) yazdıran daha küçük ölçekteki liderlere kadar oligarşik yapı bir nevi Olimpos tanrılarından oluşmaktadır.

Burada yeni liderlerin ve Oligarşik yapıların onları daha da tehlikeli kılan özelliklerini özet olarak vurgulamak istiyorum. Bu özellikle çağımızın devletin ideolojik baskı aygıtlarının (DİA) anormal gelişimi ve savunma sanayii ve enformasyon teknolojilerinin zaman ötesi geldikleri zirvedir. Bu çerçeveye etki kazandıran savaş atmosferini de konjonktürel bir vek ör olarak ifade etmek gerekir.

Öncelikle küresel liderleri ve onların altındaki Oligarşik yapıları besleyen, yücelten ve inşa eden enformasyon teknolojileri ele alalım. Firavunun sihirbazlarının yarattığı etkiden milyonlarca kez daha büyük etkiler yaratan bu teknolojiler artık toplumları ve bireyleri sadece ideolojik olarak değil, sıradan hayat fonksiyonlarını belirleyecek şekilde etkisi altına almıştır. Bu teknolojiler sayesinde Ukrayna gibi orta büyüklükteki gelişmiş bir toplumda Zelensky gibi bir aktörden ölüm kalım savaşını yöneten bir lider inşa edilmiştir. Burada Batılı güçlerin askeri desteği kadar enformasyon desteğini de vurgulamak gerekir.

Bugünün liderleri bireylere şah damarları kadar yakındırlar; CIA aparatı olarak kullanılan Google teknolojilerinin bütününe bakarsak bu tespitin kan donduran gerçeğiyle yüzleşiriz. Attığımız adım, aldığımız nefes, düşündüğümüz her şey artık kontrol altındadır ve yönlendirmeye uygundur. Bu teknoloji şirketlerinin oligarşik yapısı o kadar güçlüdür ki, şirketlerin çalışanları bile sırlara vakıf olamazlar. Uzmanlık teknik bir gerekliliktir. Büyük şirketler bizatihi kendi içlerinde ayrı küçük oligarşik gruplar tarafından yönetilirler.Diğer yandan bu şirketler ilk önce kapitalist liberal üretim sisteminin önemli ilkelerinden biri olan patent ve know how korumasından (copyrights) yararlanmaktadırlar. Bu üretim döngüsü ve olgusunun bizatihi içinde olan bir kuraldır.

İkinci olarak bizatihi simbiyotik ilişki içinde oldukları devlet kurumlarının korumasından yararlanmaktadırlar. Bugün ABD gücünün bir parçası olan yüksek teknoloji şirketlerini ABD derin devletinden, istihbarat kurumlarından ve askeri yapılarının korumasından ve kontrolünden ayrı düşünebilir miyiz? Böyle olunca toplumların ve bireylerin (ve toplumu temsil eden siyasetin) bu şirketlerde bırakalım kontrolü ve yönlendirmeyi, kapılarından içeri girmeyi bile başarmaları mümkün değildir. Y. Varoufakis’in “techno-feodaller” dediği bu şirketlerin de ciddi bir oligarşik yapı tarafından yönetildiği açıktır. Ve bu yapı devlet gücünün sahibi olan icracı oligarşik yapılarla ilişki içindedir.

Son olarak içinde bulunduğumuz küresel harp ortamı gizlilik ve kompartımantasyon tedbirlerini anormal artırmış görünmektedir. Artık, toplumları ve bireyleri ilgilendiren kararlar tek taraflı olarak oligarşik zümreler, cemaatler ve gruplar tarafından re’sen alınmaktadır. Oligarşinin Ziggurat’ına girmek ise imkan dahilinde değildir.

Sunduğum bu durumda, ülkelerin ve dünyanın geleceğine dair yaşamsal kararları almanın ne kadar da küçük bir azınlığa ve hatta birçok ülkede bir tek kişiye, kutsanmış lidere bırakıldığını görmekteyiz.

Liderlerin etrafları da kendilerine benzeyen bir oligarşik zümre ile çevrilidir. Dolayısıyla bütün devlet makamları  sosyal ve ekonomik sektördeki kritik pozisyonlarda oligarşinin üyelerini görebiliriz. Mesela Çin ve Rusya gibi ülkelerin her alandaki (kamu ile ekonomik, sosyal ve siyasal) yöneticilerine baktığımızda nomenklaturanın bir aile haline gelmiş olduğunu kolayca anlarız. Hele makamlar yükseldikçe yerlerinde sabit kalan “oligarşik aile” üyelerini görürüz. Bu yapı kolay kolay değişmez. Oligarşi ebedi adamların (!) ailesidir, zümresidir.

Oligarşi Vicdan, Hakkaniyet ve Merhamet Sahibi Olabilir mi?

Mutlak gücü elinde tutan liderler olsun onların çevrelerindeki oligarşik zümre olsun sıradan insanların sahip olduğu duygulardan, melekelerden, hassasiyetlerden farklı özelliklere sahiptirler.

Mesela ihtiraslı bir hükümdar için ölen veya acı çeken insanlardan çok kazanılan savaşlar, devam ettirilen iktidar kudreti mühimdir. Kendileri dışındaki insanların vicdan, hakkaniyet, merhamet, fedakarlık, vb sahibi olmalarının gerekliliğine inanırlar. Ama kendilerini bu tür insani değer ve olgulardan vareste tutarlar.

Bu saydıklarımız rıza üretimi için bir retorik aparat ve hitabetin öğesi olabilirler. Acıma iktidar savaşında zaaf gibi algılanır. Vicdan iktidar hırsını azaltan olumsuz bir melekedir. İnsanlara karşı hassasiyet ise liderliğin karizmasını azaltır; asıl diğer tüm insanlar lider ve oligarşiye karşı hassas olmalıdırlar. Keza ihanet, sadakat, liyakat gibi temel kavramlar da bu düzeyde farklılıklar gösterirler. Tıpkı belagatin unsurlarında olduğu gibi bu eylemleri kimin yaptığı, bu değerlere kimin sahip olduğu, nasıl bir tasarrufta bulunduğu, ne için bu yolu tercih ettiği gibi süzgeçler bu oligarşik sınıfın tefsiri, tebriesi ve tezkiyesi için kullanılır. Keza servetler de aynı göreceli süzgece tabidirler.

Teknik Riskler Üzerine

Küresel harp ortamının iyice ağırlaştığı günümüzde devletlerin içinde la yüs’el liderlerin ve oligarşik yapıların çok büyük oranda hakim olduğunu görmekteyiz. Zaten bu konunun nezaketi de buradan kaynaklanmaktadır. ABD’de Trump ile başlayan bu süreç bütün devletlerde paradigmatik bir dönüşüm yaratmıştır. Sadece Trump benzeri liderler değil, o liderlerin altında devlet yapısına paralel şahsi bağlı kurumlar ve o liderlerin etrafında adeta paralel evrende yaşayan irtibat ve sadakat bağları farklı oligarşik dar bir zümre bulunmaktadır. Keza bu ikili ve göreceli paradigma İran’da olduğu gibi toplumun ayrıcalıklı zümreden farklı olarak yüksek kur üzerinden dolar kullanmasına benzer sonuçlar doğuracak derecede derinlere işlemiş bulunmaktadır.

Oligarşik yapı için Michels’in mesnet kabul ettiği “Taktiksel ve teknik uzmanlıklar gerekliliği” günümüzde adeta tam tersine bir sonuç doğurmuştur. Geçmişte de örneklerine çok rastladığımız bu sonuç uzmanlık gibi özel yeteneklerin gerekliliği ile oluşması beklenen oligarşik yapının günümüzde düpedüz liyakatsizliğin sebebi oluşudur. Özellikle henüz gelişmemiş sistemlerde oligarşik yapılar toplumdaki dikey hareketliliği engelleyen, nitelikli insanları oyun dışı bırakan bir mekanizmaya dönüşmüştür.

Bu durumun riskleri çok yönlüdür kuşkusuz. Mesela devletten devlete değil, insandan insana kurulan devlet ilişkileri her zaman risk altındadır. Zira hasım güçlerin istihbarat, nüfuz ve yönlendirme faaliyetleri karşısında “bireyler” daha fazla risklere, nüfuza açıktırlar. Bu tür ilişkilerin ve devletimize sızmaların işaretlerini, emarelerini görmek mümkündür. Bir kurumsal süzgeç olmadan yapılan işlerin yarın milletlerine ve devletlerine neler kaybettireceklerini bilemeyiz. Bundan dolayıdır ki Selçuklu sisteminde beylerin müşaveresi, Osmanlı sisteminde ise merkezi devlet kurumlarının ve yöneticilerinin inisiyatifleri ve karara katılmaları teamüllerden idi. Hatta en muktedir padişahlar ve komutanlar kudretlerime tezat bir şekilde halkın ve ordunun en altına kadar inerek görüş sorup, kararlarını buna göre tesis ediyorlardı.

En nihayetinde devletin çok boyutlu bir devlet aklına sahip olması gerekliliğini de hatırlayalım. Çok boyutlu akıl sadece övgü gruplarının değil, hakikati söyleyen grupların da devlet içinde muhafazasını gerekli kılar. Halihazırda büyük güçlerin başında Trump paradigmasının etkisiyle kutsanmış liderler (Bu Trumpˆın ifadesidir. Kendisine yapılan suikast ile ilgili ifadelerinde kullandığı dil enteresandır.

Vakıa Amerikalılarda zaten dünyaya düzen getirme kutsal görevi ve kaderi kaçınılmazlık mevcuttu. Trump bunu daha da abartılı bir şekilde kullanmaktadır) bulunmaktadır. Küresel savaş ortamında bu liderlerin alacakları kararların milyonlarca insanın hayatını etkileyeceğini herkes bilmektedir. Özellikle cerbezeli ve megaloman liderlerin ve oligarşik övgü gruplarının insanlığa büyük acılar getirebileceği riski açıktır. Trump sonrası dönem için de eğer Amerikan gücü kendini farklı bir yöne çevirmez ise Trump’tan daha Trump’çı liderlerin (JDVance gibi) gelmesi muhtemel görünmektedir. Zira bugünkü durum salt kişisel bir durum değildir. Bu durumun Amerika’da ve tüm dünyada yaygın bir dalga olduğu görülmektedir. Bizim inancımızda olan ve devlet teamüllerimiz içinde yer alan, tarih içinde olumlu örneklerini de gördüğümüz “meşveretin ve şura”nın ne büyük bir emniyet kilidi olduğunu düşünüyorum.

Kuranı Kerim’de “Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler, namazı özenle kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da infak ederler” (Şura Suresi/ 38). Bu ayet İslam alimlerinin ve tefsircilerin yönetimi “şura”ya dayandırdıkları bir ayettir. Şuranın önemini o kadar güçlü vurgular ki, namazı dosdoğru kılmakla birlikte zikredilmiştir.

Keza bir diğer ayette de “Allah’tan gelen rahmet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli biri olsaydın etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları affet. Yapacağın işlerde onlara danış. Karar verdikten sonra da artık Allah’a tevekkül et. Kuşkusuz Allah kendisine tevekkül edenleri sever” (Ali İmran Suresi/ 159). Burada ayette “danış” anlamında zikredilen Arapça “şavir” kelimesi, müşavere masdarından türemiş emir kipidir. Lügatte “müşavere” arı kovanından bal almak, danışıp görüş almak, işaret almak gibi manalara gelmektedir. Aynı kökten olan “Şura” ile eş anlamlıdır. “Şura” kelimesi “Yöneticilerin ve özellikle devlet başkanının kamu görevini yürütürken istişarede bulunmasını ve istişare sonucu oluşan eğilimi göz önünde bulundurmasını ifade eden bir terimdir. (Diyanet İşleri Başkanlığı Kuran web sayfasından alınmıştır). Ebu Bekir Razi “müşaverenin” Peygamberimiz (asm) için mensup, ümmeti için ise vacip olduğunu söylemiştir. Tekrar konumuza dönecek olursak, İslam dünyasındaki la yüs’el liderler ve oligarşik küçük zümrelere en etkili ilacın bu hüküm olduğu anlaşılmaktadır. İyi ki böyle bir dinin mensuplarıyız. Allah’tan (cc) kelamını idrak, feyiz ve tatbik niyaz ederim. Zira bu dönemdeki bu dehşetli halin kilidi açacak olan bu hakikat kovanındaki bal kıvamındaki hükümlerdir. 

Mehmet Ali BAL

 

Yorumlar1

  • Ali Ayder 2 saat önce Şikayet Et
    Kaleminize sağlık Hocam
    Cevapla Toplam 2 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat