Büyüyen savaşın izdüşümleri

  • GİRİŞ09.03.2026 09:06
  • GÜNCELLEME09.03.2026 14:29

Birçok millette aynı özdeyiş olabilir, ama Arapça özdeyiş daha çok şöhret kazanmıştır bizde:

“İki şey vardır siz başlatırsınız ancak sonlandıramazsınız: yangın ve savaş”.

Bu özdeyiş bütün savaşlar için geçerlidir büyük oranda. Özellikle de son iki büyük dünya savaşı o kadar iyimser beklentilerle başlamıştır ki süre tahmini açısından şaşırmamak elde değildir. 1. Dünya Savaşının ilk çıkışını Viyana atmosferinden veren S. Zweig bir anda kamuoyunun nasıl savaşa hazırlandığını harika bir üslupla anlatır. 2. Dünya Savaşı ise başta Savaşı başlatan Almanya’nın basını ve kamuoyunda iyimser süre tahminleri içermiştir. Birçok insan savaşın iki üç ay içinde sonlanacağını düşünmüşlerdir. Dönemin Amerika Birleşik Devletleri kamuoyu ise henüz savaştan çok uzaktadır. Amerikan sanayii Alman Savaş makinesine hala ekonomik bir partner olarak bakmaktadır.

Şaşılacak olan şudur ki iki büyük dünya savaşının emsalsiz deneyimlerine rağmen sonraki yıllarda başta büyük devletlerin rasyonel zeminde hesaplamadan başlattıkları savaşlardır. Bu bağlamda, Kore Savaşı (Fiilen 1950- 1953 arası; hukuken günümüze kadar), Vietnam Savaşı (1955- 1970), Sovyetler Birliğinin Afganistan’ı işgali ile başlayan Afganistan Savaşı (1979-1989) takiben de Amerikanın. Müdahalesiyle başlayan 2. Afganistan Savaşı (2001- 2021), Irak- İran Savaşı (1980- 1988) Amerika ve koalisyon ortaklarının müdahalesiyle başlayan Irak İşgali ve bunu takip eden çatışmalar (2003- 2011). Bu savaşlara elbette başka savaşlar da eklenebilir. Ben sadece belirli ölçekte ve fikri zemin oluşturmaya yetecek şekilde bir liste sundum.

Ana fikir şudur ki, başlatılan savaşlar tıpkı yangın gibi büyüme, yayılma ve ve uzun süre devam etme doğasına sahiptirler. Bunun nedenleri arasında savaşların tarafları kadar savaşların uzantısı oldukları küresel hiyerarşinin üzerindeki güçlere kadar uzanan bir bir güç zincirinin var olmasıdır. Diğer bir neden ise savaş yapan güçlerin doğasında var olan hata yapma, yıkım ve yağma gerçekleştirme, kendi stratejisi dahiline daha da genişleme temayülünde olma, vb nedenlerdir. Buna bir de az da olsa tesadüfi çatışmaları eklemek gerekir.

Bu teorik çerçeveyi maddi olaylarla yani son İran’a saldırı sonucunda başlayan savaş ile anlamlandırmaya çalışalım.

İran’a saldırı ile başlayan savaşta en azından bir taraf için artık uzantıdan bahsetmek gereksizdir. Zira bir tarafta İsrail ABD zaten küresel hiyerarşinin en üstündeki kutuplardan en baskın olanıdır. İkinci taraf için küresel güç ile kurulan hiyerarşik bağdan söz edebiliriz. İran bu çerçevede Çin ve Rusya’ya uzanan zincirin güçlü ve hammadde zengini bir jeopolitik halkasıdır. Çin’in küresel etki doğuracak büyük projelerinin (Ulaşım, ticaret, hammadde temini, pazar) muhatabı ve ortağıdır. Batı Asya’nın kapısıdır. Yeni yükselen gücün partneri olması İran’ın direneceğinin göstergesidir. Ve İran üzerindeki savaşın şiddetlenerek yoğunluk kazanacağının habercisidir. Tüm büyük savaşlar için söylenebileceği gibi savaşa üçüncü bir tarafın katılması dünya savaşına neden olur tezi burada baştan kanıt bulmuştur, zira İran kendi stratejisi dahilinde savaşı Ortadoğu’ya yaymıştır. Zaten bu durum İsrail’in saldırısıyla başlayan 12 gün savaşlarında da vaki olmuştur. Bu durumun yol açacağı diğer bir durum ise savaşın uzayacağıdır. Zira Savaşın finansmanı ve lojistiğinin sağlanmasında büyük güçlerin desteği sürekli olacaktır.Bu savaştaki güç ve teknoloji dengesi Amerikanın Irak'ı işgal ettiği döneme göre çok farklıdır. Zira Saddam’ın ordusunda Rus silah sistemleri ve platformlarının yanında ciddi oranda Avrupa ürünleri vardı. Ancak, bu savaş platformları ve silah sistemleri karşılaştırıldığında Amerikanın bariz bir üstünlüğü görülmekteydi. Bu savaşta ise Çin destekli savaş malzemeleri ve araçlarının 1990’lı yıllardaki Batının sağlamış olduğu silah platformları ve sistemlerine göre daha gelişmiş olduğu açıkça görülmektedir. Mesela o dönemde Saddam’ın hava kuvvetlerinde Rus ve Fransız uçakları ile güçlendirilmiş filolar vardı; ancak, ABD’nin elinde bulunan Stealth uçakları yoktu. Radar ve keşif gözetleme sistemleri yoktu. Şu an İran’a Çin tarafından sağlanmış keşif gözetleme sistemleri kullanılmaktadır. Keza füze teknolojisinin sadece İran’ın yerli know how’ı ile yapıldığını düşünmek naiflik olur. İran temin ettiği yabancı know how’ı geliştirmeyi bilmiştir. Ayrıca füze menzilini uzatan katı yakıtın da yine Çin’den önceden temin edilmiş olduğu açıktır. 1990’lar dünyasında Irak’a böylesi gelişmiş teknoloji sağlayacak bir küresel güç bulunmamaktaydı. Yeni dağılan SSCB’nin mirasçısı Rusya Bağımsız Devletler topluluğunun elinde nükleer başlık taşıyan füzeler gibi ciddi konvansiyonel silahlar vardı. Ancak, bu tür silahların kullanılması küresel bir savaşın tarafları olan büyük güçlerin tekelindedir büyük ölçüde. Buna ilaveten Rusya'nın dünya kamuoyu karşısında pozisyonu zayıftı.

İkinci bir savaşın genişlemesi nedeni olarak da “Savaş yapan güçlerin doğasında var olan hata yapma, yıkım ve yağma gerçekleştirme, kendi stratejisi dahilinde daha da genişleme temayülünde olma, vb hususları ifade etmiştik. Bu aslında bir “torba madde” , yani içinde çok sayıda neden var. ABD siyasal bir hedefi netleştiremediği ve askeri stratejisini siyaset ve asker denkleminde iyi kurgulamadığı ve tesis edemediği için; İsrail kendi dışındaki bütün bölge devletlerini düşman gördüğü için; İran ise Savaşı stratejik olarak bütün bölgeye yaymak istediği için savaş sürekli genişlemektedir. ABD’nin yaşadığı siyasi öngörü ve siyasi hedef yoksunluğunun, fikri yetersizliğinin kaynağını elit profilinin değişiminde de aramak gerekir. Basit bir örmek vermek gerekirse ABD’nin ilk dönem başkanları içinde üç patent sahibi mucit başkan vardır. Bugünkü başkan ise emlakçıdır. Çevresindekileri medyada yer aldığı kadarıyla görmemiz bile yeterli bir fikir sahibi olmak için. Bir dönem Amerika’yı kuran ve yücelten yaratıcı elit grup gitmiş yerine çözüm sunma yeteneği olmayan, niteliksiz bir elit grup gelmiştir. Bu haliyle mevcut başkan ve ekibi Amerikan toplumunun yol göstericisi değil, sırtında bir yüktür.

Savaşların geniş bir coğrafyaya yayılması fetihçi veya İsrail gibi dinsel veya Nazi Almanya’sı gibi marazi milliyetçi aşırı saldırgan devletler için mukadderdir. Bunu tarihin seyrine farklı biçimlerde görmekteyiz. Nazi Almanyasının 2. dünya Savaşı öncesi ilerlemesinin ve cebren ilhaklarının durmaması, Stalin’in geniş Sovyet coğrafyasının gölgesine de hakim olma ihtirası, bugünkü İsrail’in kurulduğu günden bu yana sürekli genişlemesi ve hep daha büyük bir coğrafyayı işgal edemese bile domine etmeye kalkması, vb örnekler savaşların geniş coğrafyalara radikal örnekleridir.

İşgaller veya güçlerin yer değiştirmesi sonucu yıkımlar, yağmalar, katliamlar, asli ülke unsuruna yaşam hakkı tanımama gibi olgular ise savaşın genişlemesi yanında bölgesel olarak derinleşmesine, dolayısıyla başka savaşlara neden olmaktadır. Almanya 2. Dünya Savaşında işgal ettiği Ukrayna’da milliyetçilerin Stalin nefretinden dolayı memnuniyetle karşılandığı halde Ukrayna halkına yönelik saldırgan, ayırıcı, yağmacı, vb tutumlardan dolayı Almanya’ya karşı direniş gerçekleştirmeleridir. Keza Vietnam’da Kuzey’den Güney’e inenVietnamlıların orada gördükleri negatif tutumlar, haklarına saygı gösterilmemesi, propagandasının yapıldığı gibi gerçek bir toplumsal bütünleşmeden uzak eylemler içinde olunması Güneydeki Gücün meşruiyetini zedelemiştir, Vietnam Savaşının şiddet kazanarak devam etmesine neden olmuştur. Daha da tarihi derinliklere inersek, özünde saldırgan bir güç olan Moğol işgal dalgaları bazı coğrafyalarda yukarıda saydığım negatif tutumlardan uzak durdukları için yerleşik ve uzun ömürlü devletler kurabilmişlerdir. Mesela yerel “Zadegana” meşruiyet ve saygı İran’da adeta çevre devletleri de etkileyen bir İlhanlı tecrübesini tesis etmiştir. Keza Kuzeydeki Altın Orda Devleti (1225- 1502) de ardında ciddi bir barış, kurumsallaşma, hatta zengin bir kültür mirası bırakmıştır.

Bir gücün sürekli genişleme stratejisini benimsemesi de savaşların yayılmasında önemli etkendir. İngiliz İmparatorluğunun sömürgeci hedeflerine ulaştıktan sonra bile üzerinde güneş batmayan imparatorluğu yayma ihtirasları İngiliz İmparatorluğunu küresel savaşlarla karşı karşıya bırakmıştır. Nitekim Hollandalılarla yaptığı ilk küresel savaş diyebileceğimiz 1652- 1674 arasındaki savaşlar küresel yanılma stratejilerinin çarpışmaları diyebileceğimiz yüksek maliyetli savaşlardır. İngiltere keza Fransa ile de (Yüzyıl savaşlarını hariç tutarsak) modern zamanlarda (1756- 1763) bir küresel savaş yapmak zorunda kalmıştır. Bu savaştan galip çıkmıştır ama Amerika’daki zengin kolonilerini kaybetmiştir, modern Amerikan Devleti İngiltere’ye karşı verdiği bağımsızlık savaşından (1775- 1783) sonra kurulmuştur.

Genişleme ve rakip küresel güçlere karşı alan kazanma savaşı verme stratejinin özgün bir örneğini Almanya’nın iki büyük harpteki tutumunda görürüz. Bir anda hızla büyüyen Almanya’nın yaşam alanlarında yayılma ve hızla büyük sömürgeci güçlerin iradesini kırma aceleciliği ile başlattığı savaşlar Almanya’nın aleyhine ağır sonuçlar doğurmuştur. Burada Almanya’nın adeta canhıraş bir şekilde acele ederek salt genişleme stratejisine odaklandığını görürüz. Genç ve güçlü bir devlet olarak beklemeye tahammülü yoktur, taviz verme söz konusu değildir, geri çekilme ise telaffuz bile edilemez. Halbuki daha deneyimli bir imparatorluk olan İngiltere Almanya’nın askeri olarak sürekli güçlenmesi ve Avrupa'daki genişlemesi karşısında savaş hazırlığını tamamlamak maksadıyla en azından iki yıl pasif tutum sergilemiş, sabırla beklemiştir. Burada devletlerin strateji belirlerken hangi motivasyonlara sahip oldukları kadar hangi deneyimleri yaşadıkları da önemlidir. Ancak aceleci siyasi ve askeri tutum sadece deneyimle alakalı olmayabilir. Bazen deneyimli büyük güçler de bir strateji olarak sürekli saldırganlık ve genişlemeyi benimseyebilirler. Özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra resmî olarak süper güç haline gelen Amerika bunun güçlü bir kanıtıdır. Yazının ilk başındaki savaşlar listesine tekrar bakarsak gördüğümüz şudur ki, Amerika neredeyse her on yılda bir dünyanın bir başka uzak bölgesinde savaş yapmıştır. Bu savaşların nedenleri salt Amerika ile ilgili olmayabilir. Önemli olan bu savaşlarda Amerikanın askeri olarak oynadığı roldür. Bu açıdan, İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika tıpkı Roma İmparatorluğu gibi ana karalarda büyük askeri güçler bulundurmuştur. Bu orduların Roma’ya girmeleri çok az vaki olmuştur. Genelde ana bölgelerde Roma orduları sürekli savaş ve fetih yapmışlardır. Ancak, Roma’nın farkı şudur ki, Roma fethettiği topraklarda büyük uygarlık eserleri inşa etmiştir: Yollar (Roma ticaret yolları), bedestenler, konaklama yerleri, köprüler, hamamlar, şehirler, vb maddi eserler ile yerel hukuku da içeren devasa Roma Hukuk Külliyatı! Yerel dünyaya iyi sentezlenmiş katkılar… Amerika ise böylesi bir misyon üstlenmemiştir. Ancak, çağının gelişen kitle iletişim araçları ile tüm dünyayı etkileyen bir küresel kültür (Amerikan kültürü) yaymayı, küresel hammadde kaynaklarına sahip olmayı, yerel güçlere nüfuz etmeyi ve sorunları çoğunlukla Amerika dışındakonuşlandırdığı ana muharip güçlerle savaş veya en azından güç gösterme yoluyla çözmeyi benimsemiştir. Ülkedeki üretim gücü ile bir koalisyon kuran küresel finans kapital ile de askeri olmayan ama ciddi acılar doğuran çözüm yollarına başvurmuştur.

Amerikanın tam anlamıyla süper güç olduğu dönemlerde bu askeri ve finans kapital koalisyonunun operasyonları kontrollü operasyonlar ve başarılı (!) olarak ortaya çıkmıştır. Buna bir de 1990 sonrası bilişim, internet, ve ötesi devrimleri domine etme, bu alandaki şirketleri Amerika’da yutma avantajını eklersek, küresel anlamda kendisi için bir ön kabul yarattığını söyleyebiliriz. Ancak bu düzene karşı (Hadi Pax Americana) diyelim yine Amerikan dünyası içinde yaratılan bilişim devrimleri gibi postmodern devrimlerin doğasından kaynaklanan nedenlerle (Bilişim devrimlerinden her kapasiteli gücün hızlı bir şekilde yararlanabilmesi) meydan okuyan güçler çıkmaya başlamıştır. Bu güçler arasında 1980’lerden itibaren Japonya, 1990’larda Almanya, 2000’li yılların başında Avrupa ekosistemi içindeki büyük güçlerin koalisyonu, 2008 sonrası ise Çin gücünü ayırt edebilmekteyiz. Böyle olunca Amerikan Gücünün doğasında mündemiç davranış kodlarının daha da acelecilik, şiddet, kaba güç kullanma eğilimlerinin kendini gösterdiği anlaşılmaktadır. ABD’nin saydığımız meydan okuyan güçlere karşı yumuşak gücünü kullanmasının yanında kaba gücünü çekinmeden kullandığını görmekteyiz. Bu savaşların hepsinden galip ayrılmamış olduğunu da vurgulamak gerekir.

Kore Savaşından Vietnam Savaşına, Irak’a Askeri harekatı ve işgalinden Afganistan’ı işgaline kadar bütün çatışmalarda ABD şu veya bu şekilde ya barış getirmeyen anlaşmalar imzalanmış ya da güçlerini çekmeye karar vermiştir. Geriye yıkımlar, ölümler, katliamlar, vs kalmıştır. Şunu da ifade edelim ki, başarısız olunan askeri müdahaleler ve savaşlar ontolojik sonuçlar doğurmamıştır. Müdahale veya savaş bölgeleri adeta çerçevelenmiş, dünya ile olan ilişkileri kısıtlanmış, küresel sisteme özellikle de Amerika’nın genel menfaatlerine total zarar verici herhangi bir oyun değiştirici etkileri olmamıştır.

Ancak, son yaşanan İran saldırıları ve takiben de meydana gelen savaşın diğerlerinden farkı olduğunu görmekteyiz. Bu farkı bazı maddelerde somutlaştırabiliriz.

Öncelikle Irak işgali hariç diğer savaşlar küresel sistemi doğrudan etkileyecek derecede hammadde veya önem derecesinde değildirler. İran ise bizatihi enerji hammadde rezervleriyle küresel planda önemli bir yere sahiptir. Ancak daha da önemlisi İran hammadde rezervlerinin önemli ve daha da büyük güç üreten bir müşterisi vardır: Çin! Bu Çin Kore Savaşındaki ve Vietnam Savaşındaki Çin değildir. O dönemdeki savaşlarda Çin savaş için know how sağlayacak durumda değildir. Bugün ise Pakistan Hindistan savaşında olduğu gibi oyun değiştiren know how sağlayabilen bir güçtür. Bu desteğini sürekli kılabilecek bir durumdadır. Ancak, henüz askeri imkanlar bakımından eşitler arasında birinci (Primum İnternet Pares) değildir. Bu açıdan, ABD ile doğrudan bir küresel savaşa girme durumunda değildir. Ancak, ABD’yi yoracak, zora sokacak derecede lojistik destek ve silah sistemleri temini yapabilecek durumdadır. Bugün İran’ın füze teknolojisinde ilerlemesinde ve füzelerin menzili için önemli olan katı yakıtın temininde Çin kritik önem taşımaktadır. Bir diğer farklılık ise İran saldırılarının askeri zayiattan çok ekonomik zayiata neden olmasıdır. Bölgede İran, Kuveyt, Bahreyn, BAE, Suudi Arabistan gibi petrol ve doğalgaz üreticisi ve ihracatçısı ülkelerin olmasından dolayı küresel petrol ve doğalgaz arzının yüksek düzeyde kısıtlanması, çok zengin bölge ülkelerinin de savaştan bizatihi etkilenmesi bu Savaşı geçmiştekilerden farklı kılmaktadır.Ayrıca savaşın yayılması ve derinlik kazanması yanında küresel hakimiyet mücadelesinde zemin kaybı yaşanması söz konusudur.

Savaşın yayılması ile kastettiğim savaşa bölgesel güçlerden de dahil olanlar olmasıdır. İran ve ABD’nin saldırganlığına karşı İran’ın uyguladığı strateji etkili oluyorsa da bu durumun nereye evrileceği şimdilik meçhuldür. 07 Mart günü Pezeşkiyan Körfez Arap ülkelerinden İran’dan komşu ülkelere yönelik saldırılar nedeniyle özür dilerken “Bize saldırmayana saldırmayız” demiştir. “İran’da herkesin toprak bütünlüğünü savunmak için birlik içinde olması gerektiğini” vurgulamış; “Koşulsuz teslimiyet hayali düşmanların mezarında kalacak” demiştir. “Komşu ülkeler ve bazı gruplar İran’a saldırmayı düşünüyorsa emperyalizmin oyuncağı olmamaları gerekir” diyerek muhtemel saldıracak ülkeleri emperyalizmin oyuncağı olarak konumlandırmıştır. Yine de iyi tarafından bakılırsa bu konuşmadan zorlama ile de olsa komşularımıza saldırmayacağız anlamı da çıkartılabilir. Bu konuşma ile mi yoksa Amerika’nın koruma sağlayamaması ile mi ilgilidir bilinmez Körfez ülkelerinin ABD ile yürüttükleri büyük montanlı (Totalde 1,5 trilyon dolar) projeleri tekrar gözden geçirecekleri haberi basında (Financial Times) yer almıştır.

Pezeşkiyan’ın bu konuşmasından saatler sonra Dubai havalimanını vurmuştur ki, bu savaşta sözlerin gerçek bir değer taşımadığını göstermekte değil midir? Savaşın yayılmaması için bölgesel aktörlerin hassasiyetlerine karşın savaşın doğal akışı içinde ne gibi sürprizler olacağı bilinemez. Mesela Ülkemize düşen bir “balistik füze mühimmatı” , Kamışlı’ya düşen füze, Nahcivan’da havaalanını hedef alan Shahed-136 kamikaze dron gibi olaylardan sonra Türkiye ve Azerbaycan makamlarınca verilen tepkiler dikkat çekicidir. Bizim yetkili makamlarımızın nispeten dengeli açıklamalarına karşın Azerbaycan liderliği sert ve meydan okuyucu açıklamalar yapmıştır. Savaş sürecinde görülebilecek bazı sürprizler (!) ülkeleri savaşa çekebilir. Azerbaycan üzerinden bir İsrail provokasyonu ihtimali ürkütücüdür. Azerbaycan İran sınırında bir askeri yoğunluğun olduğu basında yer almıştır. İran’da daha büyük bir Azeri topluluğun oluşundan dolayı Azerbaycan’ın İran’a saldırmayacağı, saldıramayacağı ifade edilmektedir. Bu Azerbaycan yönetimini Azerilere ihanet suçlamasıyla karşı karşıya getirme riski taşımaktadır. Ancak, her iki taraftan birinin topraklarına yönelik bir füze, iha, dron saldırısı istenmeyen bir savaşı başlatabilir. Kaldı ki, Azerbaycan’da bulunan İsrail dinleme üssü ve çeşitli askeri birimlerinin varlığını ortadan kaldırmak için İran bir saldırı yapabilir. Azerbaycan ve İran arasındaki bir savaş durumunda Türkiye geçmişte olduğu gibi bugün de kardeş Azerbaycan’ın yanında yer alacaktır. Alacaktır ancak, Türkiye’nin de bölgede istikrar ve barışı istediği açıktır.

SONUÇ YERİNE SENARYOLAR

Bundan sonrası ne olacaktır?

Amerika İran’ın direnci ve füze saldırıları katkısında geri adım atacak mıdır?

Ya da İran Amerikan ve İsrail bombardımanından bitap düşüp ateşkes mi isteyecektir?

Şimdiye kadarki yaşanan gelişmeler böylesi bir olumlu gelişmenin önünü baştan kesmektedir. Mesela Amerika bölgeye üçüncü bir uçak gemisi ve eşlik eden savaş gemileri grubunu getirmektedir. Trump’ın noktasal kara operasyonlarına sıcak bakmaya başladığı sızan bilgiler arasındadır. İran tarafında ise koşulsuz teslimiyet önerisine karşı zaptedilmez bir öfke vardır.

İsrail’in kendi bölgesel güvenliğini sağlama stratejisi, medyatik etkisine rağmen, ABD’nin Çin’i yavaşlatma ve zengin enerji hammadde bölgelerinden uzak tutma stratejisi yanında daha önemsiz kalmaktadır. Bu savaşın arka planıdır kuşkusuz. Bir süredir Trump yönetimiyle sorun yaşayan Avrupalı liderlerin ABD’nin güvenlik perspektifi için adımlar atmaya başladığını görmekteyiz. Fransa’nın Doğu Akdeniz’e uçak gemisi ile savaş gemileri (anti füze ve dron savar sistemleriyle donatılmış) göndermesi; İngiltere’nin Katar’a Eurofighter savaş uçağı göndermesi dikkat çekicidir.

ABD’ye ve İsrail’e karşı ahlaki ve insani tutum alan İspanya gibi Avrupa ülkelerinin Avrupa Hükümetleri nezdinde maalesef yaptırım içeren etkileri olmamaktadır. İran’a saldırmada iki saldırgan gücün birbirlerine eşlik ettiğini görmekteyiz. Thomas Barack’ın “Hazar’dan Akdeniz’e ticaret koridorları ve refah bölgesi” açıklaması ilginçtir. Bölgede kapsamlı bir bölge düzenlemesinin planlandığı açıktır. Bu yeni bölge düzenlemesini İsrail kendi güvenliği açısından değerlendirmeye çalışmakta, İsrail merkezli bir bölgesel güvenlik mimarisi için çaba sarfetmektedir. Diğer yandan, tıpkı küresel düzenleme gibi bölgesel düzenleme planı ve çalışmaları sanıldığından daha kapsamlı hazırlanmaktadır. Mesela Barrack’ın bahsettiği “Refah bölgesi” başlığı Hazardan Akdeniz’e oradan da Avrupa’ya bir ulaşım hattını içermektedir.

Özellikle Doğu Akdeniz gaz yataklarının işletilmesi için Chevron ve Exxon Mobile gibi dev ABD şirketleri şimdiden Türkiye ve Yunanistan ile anlaşma çalışmalarına başlamışlardır. Dolayısıyla Amerikanın İran’a saldırısı, bölgeye yaptığı tahkimat asil yarınki dünya içindir, kalıcı bir niteliktedir. İsrail böylesi devasa çıkarların olduğu burada belki biraz din veya “apokaliptik sos” işlevi görmektedir. İran Savaşı'nın sonlanması için farklı senaryolar tartışılabilir. Ama bunlarda bir kesinlik görülmemektedir. Mesela “hatırlı güvenilir arabulucular” vesilesiyle ABD ve İran onurlu barış için ikna edilmesi senaryosunu aile alalım. Böyle bir senaryo için güçlerin her ikisinin de belirli ölçüde yorulması, silah stoklarının tükenmesi, bir de anlaşmadan büyük menfaat sağlayacaklarına inanmaları gerekir. Halbuki şimdiki durumda ateşkes ve anlaşmaya evet diyen gücün yenilmiş sayılacağı gibi bir algı söz konusudur. Bu durumda Çin ve Rusya perde arkasından İran’a güçleri ölçüsü ve niteliğine göre yardım sağlamaya devam edeceklerdir. ABD ise kendine bağlı devletleri de çatışmada yanında tutmaya devam edecektir. Kazanma hırsı ve planı her zaman canlı kalacaktır. Ancak, İran’da reformculara yakın bir dini liderin -mesela Ruhani’nin- başa gelmesiyle, İran’a uygun şartlarda -en azından kendi milletine karşı- zafer kazanma pozisyonuna yakın bir teklif olursa bunda taraflar anlaşabilirler. Eğer anlaşma olursa İran petrolünü dünya piyasalarına satabilir. Belirli bir ekonomik gelişme ile ülkede yeni bir sınıf güçlendirilip Devrim Muhafızları yapısalı tedrici olarak zayıflatılabilir. Bu durumda İran kısa sürede bölgenin lideri olabilir. Bir diğer senaryo İran içinde karışıklık çıkartma senaryosudur. Yalnız burada Azeri ve Fars unsurunu içermeyen bir muhalif grubun iç karışıklıkta başarılı olması zor görünmektedir. Zaten diğer azınlık grupları ABD’nin kendilerini kullanma planını kabul etmemişlerdir. Ana iki grup (Farslar ve Azeriler) isyan etse de başka güçlerle işbirliği içerisine girmemektedir.

Şu halde ABD ile bağımlılık ilişkisine girmeyen bir iktidar grubunun ABD’nin asgari anlaşma koşullarını -Çin’e petrol satmama ya da stratejik işbirliği anlaşmasını sonlandırması gibi- kabul etmesiyle bir uzlaşma tesis edilebilir. Ancak bu hayli zor görünmektedir. Uzlaşma çıkmaması, Hürmüz Boğazından İran’ın tercihli petrol tankeri geçişine -yani sadece Çin tankerlerine- izin vermesi durumunda, ABD’nin Atlantik ve Kuzey Buz Denizindeyaptığı gibi bazı tankerlere el koyması, hatta batırması kıyamet senaryosunun başlangıcı olabilir. Diğer bir senaryo ise ABD ve İsrail’in kamuoyu tepkisine ve tükenen silah stoklarına dayanamayıp, İran’a saldırıyı durdurmalarıdır. Bunun çok geçici bir durum olduğunu Trump’ın bilinçaltı ifade etmektedir: Buradan gidersek beş yıl sonra tekrar bir İran Savaşı başlayacaktır demektedir. Bizi de içeren bir başka senaryo, Azerbaycan üzerinden Türkiye’nin de savaşa dahil olması, Arap devletlerinin İran’a karşı savunmadan saldırıya geçmeleri ile şiddetli bir bölgesel savaşın çıkmasıdır. Bu savaşın ardından bazı güçlerin müdahalesi gelebilir; eğer gelirse mecburi istikamet yine küresel savaştır.

Bu arada, İran Savaşı dolayısıyla azalan petrol arzının Rusya tarafından karşılanmasına matuf ambargonun hafifletilmesiyle Rusya’nın biraz daha güçlenmesi ve güçlenmiş hali ile oyuna dahil olması da söz konusu olabilir. Bu senaryolar vesilesiyle şunu da ifade edelim ki, bu savaş zaman geçtikçe küçülecek, öylece sönümlemecek bir savaş değildir.

Aksine zaman geçtikçe boyut kazanacak, şekil değiştirecek, ama her halükarda genişleyecek bir savaştır. Zira savaşa taraflar Yeni imkanları ile girmişlerdir. Haber 7 sitemizde yayınlanan “Elon Musk'ın Starshield'ı İran'ın iletişim ağlarını rehin aldı: Muhalifler gönüllü olmuş” haberini (08 Mart 2026) okumanızı öneririm. Açık bir şekilde sivil bir teknoloji şirketi savaşa dahil olduğunu ilan etmektedir. Ayrıca savaşın modeli de daha vahşi bir karaktere bürünmektedir. Nitekim “Koşulsuz teslimiyet” dayatmasından sonra İran’da sadece askeri hedeflerin değil, özellikle sivil ve ekonomik altyapının (Doğalgaz ve petrol depoları, petrol rafinerileri, vs.) bombalanmaya başlaması korkutucudur. 2. Dünya Savaşında da Almanya ve Japonya’ya koşulsuz teslimiyet dayatmasından sonra Almanya’da Hamburg, Berlin, Dresden gibi ağır sanayii şehirlerinin yoğun biçimde bombalanması; Japonya’ya ise iki adet atom bombasının atılması hala hafızalarda olan kötü ve korkutucu örneklerdir. Bu doğrudan halkı cezalandırmadır. Diğer yandan da İran’dan küresel piyasalara akıtılacak enerji hammaddelerinin kısıtlanması gündeme gelecektir.

TAMAMLANMAMIŞ BİR SONUÇ

“Efradına cami ağyarını mani” bir sonuç çıkarmak için henüz vakit erken ve bilgilerim yetersiz maalesef. Sadece bu olayların bende oluşturduğu çağrışımları paylaşarak bu yazıya son vermek istiyorum. ABD’nin zorunlu bir şekilde girdiği iki büyük savaştan sonra hep kısalan barış dönemlerinden sonra yine yeni bir savaşa girmesi dikkati çekmektedir.

Vakıa ABD askeri teorisyenleri iki buçuk savaş teorisini benimsemişlerdir. Yani ABD aynı anda iki devlet ve bir terör örgütü ile (Devlet dışı organizasyon) ile mücadele edilebilir tezine dikkatle uymuştur ABD. Hatta dikkat edilirse Ukrayna Savaşını Avrupa Devletlerine yükledikten sonra önce Suriye’yi dizayn etmiş, ardından İran’a saldırmıştır. Ancak yine de ben ABD’nin bu durumunu Osmanlı’nın yükseliş döneminde girişmek zorunda kaldığı İran ve Avusturya Savaşlarından sonraki durumuna benzetiyorum. Önce İran’la yıpratıcı bir savaş (1578- 1590) yapan Osmanlı, ardından Avusturya ile uzun bir savaşa girmiştir (1594- 1606). Bu iki devletle uzun süren savaşlar dolu olan devletin hazinesini boşaltmıştır. Ve ZitvatorokAntlaşmasıyla Avusturya İmparatorunu Osmanlı “Sezar” ünvanıyla kabul etmiş, böylelikle Padişahın üstünlüğü ilkesi yerini eşitlik ilkesine bırakmıştır. Bu savaşlar dolayısıyla Osmanlı ve rakipleri Avrupa'daki iç gelişmelerden mesela coğrafi keşiflerden, yeni ticaret ve bankacılık sistemlerinden, bilimsel düşüncenin. Gelişiminden geri kalmışlardır. Zaten Osmanlının bu savaşlardan sonra içine girildiği yüzyıla İmparatorluğun en karanlık yüzyılı denmektedir.

Velhasıl bu İran Savaşı ana saldırgan aktör ABD’yi dönüştürecektir. Bölgedeki güç dengeleri de değişme eğilimindedir. ABD’nin küresel hegemonyasını, süper güç unvanını dünyaya ilan eden F. Fukuyama “Sovyetlerin yıkılışının en önemli nedeni artık dünyaya evrensel bir yaşam tasavvuru sunamıyor oluşuydu” demişti. İşte bugün de Amerikanın dünyaya sunabileceği evrensel bir fikir, evrensel bir yaşam tasavvuru kalmamış görünmektedir. Yardımcısı aktör olarak İsrail için ise çok farklı sürprizler doğabilir. Mesela Amerika’da genç nesil içinde İsrail sempatisi aşırı düşmüş bulunmaktadır. Ortadoğu’da da bundan önce olduğu kadar rahat bir pozisyonda olmayacaktır.

İran ve Körfez petrolünün, doğalgazının küresel piyasalara verilememesi ciddi bir arz sorunu doğuracaktır. Petrol fiyatlarını Irak Savaşı da etkilemişti. Ancak, o dönemde Körfez ülkeleri petrol ihracatı yapabilmekteydiler. Şimdiki durumda tüm bölge ülkelerinin enerji tesisleri tahrip edilmiş ve edilmektedir. Ciddi bir küresel arz sorunu doğacaktır. Bundan en fazla yararlanacak güç Rusya olacaktır. Şimdiden ABD Rus petrolü gevşetmeye başlamıştır. Bu Rusya’ya dönemsel bir nefes alma imkanı sağlayacaktır. Ancak, bu Rusya’nın yeniden süpergüç olması için kesinlikle yeterli değildir. Savaşa girmeyen Çin ise bakıldığında en karlı çıkan güç olarak görülmektedir. Ancak, Çin’in mevcut tehno feodal Amerikan şirketlerine alternatif, özgün bir teknolojik performans gösterip göstermeyeceği, evrensel bir yaşam tarzı ve küresel kültür sunup bir dünya düzeninin garantörü olup olamayacağı soruları henüz cevapsızdır.

Dünyanın başka bölgelerinden sürpriz beklenebilir mi? Mesela Çin Avrupa ittifakı, Avrupa İle Uzakdoğulu güçler ittifakı, Türkiye’nin de içinde olabileceği ittifaklar, vb ittifaklar sürprizler listesindedir. Dünya güçler kompozisyonu dinamik bir yapıdadır.

Galieo’nun dediği gibi “Her şeye rağmen Dünya dönmektedir”bu haliyle dünya yeni bir yüz yıla girmektedir.

Mehmet Ali BAL / Haber7

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat