Bayramınız Kutlu Olsun!
- GİRİŞ23.03.2026 09:01
- GÜNCELLEME23.03.2026 09:01
Çok eski zamanlardan bu yana ve birçok kültürde olduğu gibi bizim kültürümüzde de bayramlar sadece mutlulukların yoğunlaştığı günler olarak anlaşılmıştır. Halbuki bayramlar sadece sevinçlerin, mutlulukların değil bütün duyguların hatta büyük acıların da zirve noktada yaşandığı sıradışı zaman dilimleridir.
Diğer yönlerini göz ardı ettiğimizde bile sadece mutluluk ve sevinçlerin yoğunlaşmasının kabul edildiği hallerde bile bayramların tam idrak edilmesi için derinliğine bir hissiyat ve idrak elzemdir.
Toplumsal Kaynaşma Açısından Bayramlar
Özellikle dini bayramların sadece avam düzeyinde idrak edilmesinin ötesinde bütün mana ve ruhuyla, bireysel ve toplumsal düzeyde işlevleriyle, hatta hakikati ile yaşanması elzemdir.
Hepimize hitap ettiği şekilde bayramlar toplumsal bütünleşmenin sağlandığı istisnai zaman dilimleridir. Parçalanmış toplumsal kesimlerin kaynaşması, toplumundan ve birbirlerinden kopmuş bireylerin tekrar kaynaşması için ilahi kaynaklı ve beşeri hidayet ve nasip ile bezenmiş değerli vesilelerdir. Umumi vaazlarda ve klasik öğretide küsler barışır ve barıştırılır; haklar helal edilir denilir.
Ancak, bunlar bireysel ve toplumsal açıdan zor ve başka birçok destek unsuru içeren karmaşık süreçlerdir. Bu süreçleri olumlu sonuçlandırmak için bireyler açısından özveri ve çaba, hakemler açısından hakkaniyet ve feragat ve hüsnü kabul, ve yeterince uygun uzunlukta zaman gerekir. Birçok olumlu tutumun yerleşmesinin sağlanmasında olduğu gibi sadece kuru öğütler, yönlendirmeler yeterli olmayacaktır.
Ayrıca, kalpten gelen samimi ve sonraki yaşamı, barışma süreci olumsuz sonuçlansa bile, barış olmuş gibi etkileyecek bir kararlılık, bireysel sorumluluk ister.
Bu kararlılık ve sorumluluğu besleyen duygusal kaynak pişmanlıktır, ilkesel kaynak ise akıldır. Ruhu besleyen asıl kaynak ise ilahi mesajlardır. Kaynak ilahi, süreçler ise beşeri çabalardan oluşmaktadır. Bütün bu vesileler, süreçler, çabalar, vs hepsi adeta bir barışma ekosistemi oluştururlar, bayramlarda yoğunlaşan bu ekosistem bireysel küskünlükleri izâle eder.
Toplumsal küskünlükler, kırgınlıklar, şu veya bu şekilde açılmış yaralar ise benzeri süreçlerle çözülürler. Her iki kaynaşmada hissi bir yön olduğu kadar elbette hukuki bir taraf da vardır. Yani adaletten sapmamak şartıyla zarar ve ziyan varsa, manevi olanları da dahil olmak üzere tazmin edilir. Burada tatmin edilen taraf oldukça mütevazi, tazmin eden taraf ise fazlasıyla cömert olur.
Başta da ifade ettiğim gibi bireyler arasında barışma ve toplumsal yapıda barış momentumu zirveye çıktığında bütün insani duygular ve sosyal değerler yoğunlaşırlar, bu yoğunlaşmahem bireyleri hem de toplumsal havayı değiştirir, dönüştürür, eğer maksat hasıl olursa işte o bayram neşesi, bayram coşkusu yaşanır. Sevinçlerin, mutlulukların bütün yoğunluğuyla yaşandığı bayram budur!
Bireysel Olgunlaşmanın Zirvesi Olarak Bayramlar
Dikkat edilirse iki bayramımız da gerçek ve sembolik (Alem) anlamda ciddi bir sürecin sonunda gelmektedir. Bunlardan sembolik olanı Kurban Bayramının çıkışı ve emredilmesi ile ilgilidir. Özellikle Haz. İbrahim (as) ve oğlu Haz. İsmail’in (as) yaşadıklarını bir lahza düşünmek bu sembolizmin ne derece güçlü olduğunu anlayacaktır. Dolayısıyla Kurban manasında mündemiç olan hakikat ibadetin derecesini göstermektedir.
Ramazan Ayının ise hepimizin de bildiği gibi ayrıcalıklı bir irade savaşının zamanı olması itibariyle ayrıcalığı vardır. İslam’dan önceki dinlerde ve İslam’ın dışındaki kültürlerde de oruç pratiği bulunmaktadır. Özellikle dinimiz açıdan oruç özellikli bir ibadettir. Belirli bir süre içinde en basit yeme içme gibi alışkanlıklarımızdan başlayarak insani kusurlarımızın gereği neşet edebilecek kötülüklerin tamamından uzak durma gibi birçok yönden kapsamlı bir ibadettir. Oruç ibadetinin bize kazandırdıkları saymakla bitmez. Gözümüzün önünde ve elimizin altında olan yiyecekler ve içecekleri yiyememek, içememek ne büyük bir irade eğitimidir. Bu dönemde, maddi varlığımız erirken, ruh hayatımız zenginleşmekte, vüs’at kazanmaktadır.
Bu süreç Ramazan Ayının başından sonuna kadar her geçen gün daha fazla yoğunlaşmakta, hatta bazen insanın nefsine ağır gelebilecek kısıtlamalara boyun eğilmekte nihayetinde gerek diğer ibadetler gerekse nihayetinde bayram sevinciyle Ramazan Ayının bereketi, feyzi ve mukaddes meyveleri ile taçlandırılmaktadır.
Bu süreç aynı zamanda kamil insan ve kamil mümin olmanın sürecidir. İnsan olarak o denli “haddeden geçeriz ki, ruhumuz vüsat kazanır, kalbimiz takviye edilir, cümle amellerimiz kıymet kazanır, sadece kemalat değil aynı zamanda zarafet ve anlayış da tavrımızı biçimlendirir”.
Bayramların neşe ve coşkusu ile gafletin basmaması, özellikle bayram öncesinde başlayan olgunlaşma sürecinin tamamlanması için özellikle arefe gününde bolca Allahı (cc) tesbih, teşekkür ve tekbirle anma, İhlas gibi bazı sureleri belirli sayıda okuma ve tefekkür etme tavsiye edilmiştir. Bu tavsiyenin içeriği bireysel olgunlaşmanın son aşamalarındandır.
Bayramlarda Yoğunlaşan Acılar
Bayram gününde acılardan bahsetmenin sırası mı diye içimizden bir itiraz gelebilir. Halbuki bayram günleri tam da acıların daha fazla tebarüz ettiği, açığa çıktığı günlerdir. Mesela bayram geldiğinde kayıplarımızı daha fazla hatırlarız, çünkü onların eksikliğini daha fazla hissederiz. Adeta bayramın neşesi, mutluluğu, sevinci acılarınızı, kayıplarımızı, eksikliklerimizi daha fazla hissettirir.Yetim ve öksüzlerin en fazla mahzun oldukları zaman dilimleri içinde bayramlar ayrı bir yer tutar. Bu acının en fazla tesir ettiklerinin ikinci sırasında evlatlarını kaybetmiş annelerin ve babaların yürekleri gelmektedir. Şehit mezarları başında dua eden anne ve babaları arefe günlerinde gördüğümüzde bu acının adeta somutlaşmış heykelini görürüz.
Gurbet ayrılığı da bizi mahzun eder. Ancak, en fazla mahzun eden ayrılıklar mecburi ayrılıklardır. O yüzden, hapishane hüzünleri ve acıları gurbet hüzünleri ve acılarının başında gelir.
Gurbet ayrılığı bazen vatanda yaşarken başa gelir: “Ehl-i dil ârâm eder her kande kim rağbetlenir Gâh olur gurbet vatan gâhî vatan gurbetlenir” (Ahmet Hami Efendi, 1679-1747) beyti vatanın nasıl gurbete dönüştüğünü berceste keyfiyetle anlatır.
Açıklamasını iktibas ile veriyorum:”Gönül ehli insanlar nerede rağbet görürler ise orada aram ederler (kalırlar). Bu cümlenin tefsiriyle söylenebilir ki. hürmet gördükleri yer gurbet bile olsa kendilerini vatanlarındaymış gibi hissederler. (Mefhumu muhalifiyle) Kıymet görmedikleri insanlar arasında kendi vatanlarındayken bile kendilerini gurbette hissederler”. Bu bir manada yalnızlığın ta kendisidir!
Vatanın gurbetlenmesinin fiziksel açıklaması da çok korkunçtur. Ki bunun örneğini hepimiz Gazze’nin zalim siyonistlerin bombardımanları ile topyekun bir toprak yığınına dönüştürülmesinde gördük. O toprak yığınları arasında bayram namazı kalan bir avuç Gazzeli insanın fotoğrafı yüreğimde bir acı ateşi yakmıştır. O insanların eski vatanı ile yeni vatanları arasında artık hiçbir benzerlik yok gibidir.
İslam devletinin en önemli görevlerinden biri fertlerine ve toplumuna bayramları bayram gibi yaşatmaktır. Zorunlu olan sebeplerden kaynaklanan acılar hariç olmak üzere insanının maruz kaldığı acıları zorunlu minimum seviyeye düşürmektir.
Bayramlarda yaşanan diğer bir acı ise yoksulluk ve yoksunluk nedeniyle çocuklarının temel ihtiyaç maddelerinden yoksunluğunun önüne geçemeyen bir baba ve annenin acısıdır. Ne yazık ki, bu durumu hayat pahalılığı veya ekonomik sistemin bozukluğu gibi insana dokunmayan kavramlarla ifade edip geçiyoruz. Halbuki ekonomik nedenlerle, çocuklarının yoksunluğunun önüne geçemeyen ebeveynlerin hüznü ve acısı hem tüm zamanların ama özellikle de bayramların başat hüzünleri ve acılarıdır. Bu çocukların ve ebeveynlerinin saklı acılarını duyup gideren toplumlar gelişmiş toplumlardır.
İslam Dünyasının Tekrar Eden Bayram Acıları
Üzülerek görüyoruz ki, uzun asırlardan beri İslam dünyası yabancı güçlerin işgalleri, tasallutları, tecavüzleri altında büyük acılar çeken toplumlardan oluşmaktadır. Bu bazı ülkelerde büyük tahribatlar ve kayıplar bazılarında ise kabul edilemez zillet ve mezelletler şeklinde sonuç vermektedir. Her ikisi de hassas vicdanları yaralamaktadır.Bir kere İslam dünyasına saldırılar fasıla vermemiştir. Bir yanında geçici barış ve emniyet içinde yaşayan toplumların olduğu bu dünyanın diğer köşelerinde daima bir acı sızım sızım sızlamıştır; şehirler bombalanmış, haneler yanmış yıkılmış, aileler dağılmış, her haneden kayıplar verilmiştir. İşte Filistin yıllardır bu acılarla yaşamaktadır. Bir dönemin Dubai’si diyeceğimiz Lübnan savaşlardan savaş beğenmek tercihleriyle karşı karşıya kalmıştır.
Yüzyılın en değerli hammaddesine sahip Irak, İran gibi ülkelerde hem birbirleriyle hem de kendi içlerinde savaş ve çatışmalar eksik olmamıştır. Yüzyılın başında İslam ülkelerinde çeşitli facialar tarihe damga vururken, her İslam milleti kendi faciasını yaşamış, kendi trajedileri arasında sıkışıp kalmıştır. Dönemin Osmanlı coğrafyasının içi kadar dünyadaki Müslümanların durumlarına da vakıf olmak için çatışmalar yürüten ekipten Mehmet Akif bir şiirinin kaynak duygusu olarak aşağıdaki hazin hatırayı seçmiştir:
“Odama girdim; kapıyı kapadım; ağlamaya başladım;
O gün akşama kadar İslâm’ın garibliğine, müslümanların inhitâtına ağladım, ağladım...”
diyen Şimal müslümanlarından Atâullah Behâeddin (Sebîlürreşâd) O tarihten bu güne
“Müslümanların inhitatı” tersine inkılap etmemiştir ki bu gözyaşları dursun!
Akif'in bu şiirinden yaklaşık 10 (on) yıl sonra TBMM heyetinin Moskova’ya trenle giderken istasyonlarda söylenen şarkı da bu acıların ifadesidir nitekim:
“Üsküdar’a giderken aldı da bir yağmur
Katibimin setresi uzun eteği çamur
Katip uykudan uyanmış gözleri mahmur
Millet-i İslamiyenin hali yamandır!”
O felaket ve helâket yıllarının bayramlarını tahayyül bile edemiyorum! Bugün de İslam beldelerinin şehirleri uçaklarla, füzelerle bombalanmaktadır. İslam Milletleri ise düşmanla savaşırken birbirleriyle savaşmayı hiç ihmal etmemektedirler. Büyük güçlerin paylaşım masasında yine Müslüman ülkeler vardır. Yine Müslüman ülkeler küresel güç ve paylaşım savaşının cephe ülkeleridirler.
Bu bayramımız da figanlara boğulmuş, neşeyle dolu olması gereken gün “yevm-i matem” olmuştur! Bu matemi durduracak derecede hazırlıklı ve güçlü bir İslam Ülkesi maalesef yoktur. Her İslam Ülkesi bir büyük gücün şemsiyesi altına girmeyi hedeflemektedir. Bazıları ise kendi içlerinde ikili üçlü siyasi unsurlar tesis ederek her birini bir büyük gücün gölgesinde tutma stratejisi izlemektedirler. Va esefa!…
Sözlerin, nedenlerin, imkanların hatta ihtimallerin tükendiği yerde dualarımızdan başka ne vardır? Gelin birlikte ellerimizi açıp, matem bayramlarında bir dua için kalplerimizi, akıllarımızı, ruhlarımızı herşeye gücü yeten Kadir-i mutlak’a (cc) açalım: “Allah’ım vahdet bağını kaybetmiş milletimize Bayram manasını hakkıyla idrak etmeyi nasip et! Kalp ve aklımızdaki tevhid akidesinin toplumsal manada vahdet ile tecellisini nasip et! Bu tecelliden adaleti yeryüzünde temin edecek, mazlumlara hami olacak kudreti bizlere ihsan et! Öyle ki, bizleri önce bireysel anlamda olgunlaşmayı, sonra da toplumsal düzeyde kaynaşmayı, ardından da bayramlarımızı kapkara kaplayan acılara karşı durabilmeyi müyesser eyle! Böylelikle vatanlarımızı gurbet olmaktan koruyabilmeyi mümkün kıl! Vatanlarımızı gurbete çevirme! Zulüm altındaki İslam milletlerine kurtuluş ver! İslam Dünyasının önderlerine izzet ve hakiki liderlik nasip et!
İslam milletlerini Aziz İsmi Şerifinin tecellileri ile izzetlendir, şereflendir! Bizlerde tevhid şuurunu uyandır! Kalbimizde ve ruhumuzda İslam binasının kaidelerini sağlam kıl!
Öncelikle ülkemizdeki yetim, mazlum, mahsun insanımızın hakiki anlamda ihtiyaçlarına koşabilmeyi, sonra da bütün İslam dünyası için sulh, emniyet ve himaye sağlayıcı bir güç olmayı nasip et!
Bütün bu lütuflar manzumesini ihsan et ki bayramımız bayram ol
Mehmet Ali BAL
Yorumlar2