Özne ve Enstrüman Olarak İmparatorluklar

  • GİRİŞ08.06.2026 09:35
  • GÜNCELLEME08.06.2026 09:35

İmparatorluklar insan zihninin ve kudretinin en son merhalesi diyebileceğimiz kapsamlı, çok parçalı güç ve sistem tasarımlarıdır. İmparatorluklar geniş ölçekli, çok uluslu, çok kültürlü yapılardır. Ulus devletler imparatorluklar döneminin ardından gelmiş olsalar da yönetim biçimleri olarak son yıllarda bazı sorunlarla karşı karşıya kalmışlardır. Yani nihai sorun giderici model olamamıştırlar. Bundan dolayıdır ki, adı imparatorluk olmayan yeni bir tür çok parçalı, çok etnisiteli, kapsamlı, imparatorluk benzeri modern güçler ortaya çıkmıştır. Ki ABD bu güçlerin en önemli örneğidir. Diğer yandan imparatorlukların bazı fonksiyonları içeren Uluslararası Kuruluşlar oluşturulmuştur. İmparatorluklar bugün bazı nedenlerle yeniden araştırılmayı hak etmektedirler. Bu araştırma sadece imparatorlukların yüceltilmesine yönelik değildir elbette.

Bu yazımızda sadece imparatorlukları oldukları gibi anlamaya çalışacağız. Hanedan imparatorlukları (Osmanlı ve Habsburglar) ve ulus fikrinin tebarüz ettiği İngiliz ve Fransız İmparatorlukları ile çağdaş Amerikan İmparatorluğu ile bunlara ilaveten Cengiz’in Step İmparatorluğu gibi imparatorlukların ideolojilerine, kurumlarına, işleyişlerine, içinde yer aldıkları şartlara teoride gerektiği ölçüde kısaca yer vermeye çalışacağız.

Öncelikle şunu bilmeliyiz ki, imparatorluk yönetimi bir gen meselesidir, imparatorluk yapısı da bir gen dizimidir. Bir kere çok uluslu ve çok kültürlü yapılar oldukları için “Evrensellik” iddiasındadırlar. Farklı topluluklara ve milletlere hoşgörünün ötesinde bir dikey liyakat imkanı tanınmaktadır. Bu elbette ki imparatorluğun güçten ve yetenekten sonraki en önemli dayanak noktası meşruiyetidir. (İmparatorluk Tasavvurları, Beş Emperyal Devlet Dünyayı Nasıl Şekillendirdi; Krishan Kumar; Çev. Ö. Çağatay Balkaya; Doğubatı Yay.; Ocak 2024). İmparatorluk tasavvurları ve mimarisi üzerine kapsamlı ve mukayeseli bir inceleme olan bu eserin başlığındaki “Visions” kavramı kavramı için (Visions of Empires) Türkçe “tasavvurlar” kavramı tercih edilmiştir. Sonuçta vizyon ve tasavvur kavramları bu konuda birbirlerini içermektedirler. Çevirenin çok isabetli bir tercihidir.

“Gen, gen dizimi” ile “vizyon” kavramlarının içerdikleri anlamları tam kavramak için büyük ve kalıcı izler bırakmış imparatorluklarının oluşum evrelerine bakmak yeterli olacaktır. Büyük güçler üzerine bir çalışmamızda da ifade ettiğimiz gibi imparatorluklar daha doğumları aşamasında bir büyük güç nüvesi olarak doğarlar. Yapıları küçük olabilir ama taşıdıkları tasavvurlar, yapılanma biçimleri ve politikaları, sahip oldukları anlayışlar, kendilerine ve dünyaya bakış açıları, vb bir büyük güç formasyonuna sahiptir. Bu mahiyetleri imparatorluk dağılıncaya kadar devam eder. Bir başka ifadeyle büyük formasyonunun varoluş şartlarını oluşturan prensipler ortadan kalkınca imparatorluk da dağılır, çöker. Nitekim Krishan Kumar da “Kitabın konusunun imparatorluk halklarından ziyade düşünürlerin ve yönetici elitlerin genel görünüm ve tavırları olduğunu” vurgulamaktadır. Yazar bu zamana kadar yapılan çalışmaların, münhasıran son dönem çalışmalarının, imparatorluk halklarına yoğun ilgi gösterirken yöneticilere, onların kendi imparatorlukları hakkında ne düşündükleri ve onun ihtiyaçlarına nasıl cevaplar ürettikleri sorularına yeterince eğilmediklerini vurgulamaktadır. Gerçekten de imparatorlukları özellikle tasavvur ve inşa eden yöneticilerin ve elitlerin ne düşündüklerini, neyi ne için yaptıklarını tarih okuması esnasında çok önemsemeyiz.

“İmparatorluklar yalnızca yüksek fikrin tecellisi ile kurulmuş ve kurulacaklardır. Uluslar yalnızca devletler kurabilir” (Franz Werfel, 1937) hükmü çok abartılı olmakla birlikte hakikatiifade etmektedir. Basit bir örnek vermek gerekirse özellikle Fatih Sultan Mehmet şahsında ve uygulamalarında çok belirginleşen “Kayser, Kayser-i Rum” unvanlarının kullanılması sadece bir özenti değildir. Bütün imparatorlukların kendilerinden süt emdikleri “Roma Mirasına” en büyük hakka ve liyakate sahip mirasçı olduğunu, bu unvanın başka hükümdarlar tarafından hak edilmediğini vurgulayan bir siyasi tutumdur. Peki imparatorluğun kurucusu bu tutumunun sebeplerinin, sonuçlarının, mahiyetinin yaşarken idrakinde midir? Buna cevabım hiç kuşkusuz “evet, idrakindedir” olacaktır. Buradaki asıl büyük sorun bu idrak meselesinin yaşadığı dönemde olduğu kadar bugüne geldiğimizde hala anlaşılamıyor oluşudur. Tekrar imparatorluğun tasavvuru meselesine geri dönecek olursak, bu tasavvurun bilinçli yapıldığını anlamak mümkün olacaktır. Roma örneğinden hareket edersek, Roma Gücü sivil ve askeri alanda bir mühendislik gücüdür. İmparatorluk hakim olduğu coğrafyalarda “Roma yollarının” genişliğinden, bu yollarda kullanılacak taşların ölçülerine; uzak bölgelerde kurulan Roma şehirlerinin mimarisine ve şehir unsurlarına kadar birçok şeyi standard hale getirmiştir. Roma nizamı gibi Roma usulü de eşit derecede güçlü ve biçimleyici kavramlardır. Ancak, bu mühendis Roma hukuk sisteminde farklı bir tercihte bulunmuştur. Roma'da ve iç sınırlarındaki şehirlerde tarihin en kapsamlı ve esaslı hukuk sistemini yaratıp icra ederken, uzak coğrafyalardaki farklı kültürlerin, sistemlerin, düzen ve içtihatların kabulünü ve Roma Hukuk Sisteminin bir parçası olmasını tercih etmiştir (Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri; William Ebenstein; Şule Yayınları, Çev. İsmet Özel, 2001). Yani uzak coğrafyalarda bile mühendislik standartlarından (Mesela yollarda kullanılacak taşların ölçüleri, şehir çarşılarının konumu ve büyüklükleri, vs) vazgeçmeyen Roma yerel hukuk sistemlerini kabul etmiş, Roma Hukuk külliyatının bir parçası olarak dahil etmiştir. Dolayısıyla gücünün bugüne kadar nüfuz ettiği maddi tasarımları mühendislik zekasıyla yapmış, ancak zamanın akışında aslına dönecek olan milletlerin adetleri, idrakleri, vs konusunda kapsayıcı bir emperyal hukuk bakış açısına sahip olmuştur. Bundan dolayıdır ki, devreden imparatorluk mirasını ifade eden “translatio imperii” Roma Nizamı ve Hukukunun ve teamüllerinin devrinde en fazla söz konusu edilecek kavramdır. Öyle ki, Roma nizamı ve teamülleri kendisinden çok farklı kültür ve dinamiklere sahip Osmanlılar’ tarafından benimsenmiştir. İmparatorluk tasavvurları içinde en fazla önemsenen konulardan biri de imparatorluk sınırları içindeki sosyal yaşam, ticaret ve seyrüsefer özgürlüğüdür. Nitekim Roma toprakları içinde yaşayan herkes özgürce Roma yollarını kullanabilmekte, çarşılarında ürünlerini satabilmekte, ticaret gelirlerini koruyabilmektedir. Üstelik bunu yaparken Helenler ve Helen olmayanlar gibi kategorik kabullere maruz kalmamaktadır. Hatta uzak coğrafyalarda bir Romalı vatandaş Roma’da senatonun bir üyesi kadar Romalıyım diyebilmektedir. Bir çok çağdaş tarihçi Roma yurttaşlığı kavramının Roma’nın en önemli hediyesi olduğunu, imparatorluk sınırları içinde Roma pasaportunun yani Roma vatandaşı olmanın güvenli şekilde seyahat etmek için yeterli olduğunu ifade etmektedir.

“Roma’nın yaptığı şey doğayı kültüre dönüştürmekten, çoğunlukla “biyolojik” ayrımlarla tanımlanan salt insan “bedenlerini” eşit haklara ve sorumluluklara sahip bir vatandaşlar topluluğuna dönüştürmekten ibarettir (Krishan Kumar). Helen ve Helen olmayanların, mülkü olsun olmasın, kendi anavatanında imiş gibi istedikleri yere seyahat etmeleri mümkündür… Homeros “Herkesin ortağı olduğu bir dünya” demişti. Siz (Romalılar) bunu gerçeğe dönüştürdünüz… Nehirlerin üzerinden çeşit çeşit köprüler, dağlardan yollar geçirdiniz, çorak arazileri posta istasyonları ile doldurdunuz; her yeri yerleşik ve düzenli bir yaşama alıştırdınız.. ” (Krishan Kumar). Bu yüzden “Civis romanus sum ” yani “Ben Romalıyım” diyebilmek büyük bir iftihar vesilesidir.

Eşit ve evrensel Roma yurttaşlığı kavramlarını Osmanlı Nizamının kurucuları daha da geliştireceklerdir. Onlar “Helen olmayanlara yaşam hakkı tanımayı” çok fazla geride bırakan uygulamalar yapacaklardır. Mesela Kozmopolit Osmanlı toplumunda “Dikey Hareketlilik” bütün millet ve milliyetlere açıktır. Liyakati olan herhangi bir Osmanlı tebaası çocuk Müslüman, Hıristiyan, Yahudi herhangi bir etnisiteden çocuk devlette en yüksek makamlara kadar çıkabilir. Belirleyici en önemli süzgeç liyakat ve yetenektir. Tabii ki buna üst makamlara çıktıkça eşitler arasındaki siyasi makam mücadeleleri istisna teşkil eder. Devlette her adam Budin Beylerbeyi Damat (ve Şehit) İbrahim Paşa değildir elbette. Bir büyük tarihçinin tespit ettiği gibi “Osmanlı gücü farklı etnisiteden toplulukların yatay bir dizaynda oluşturdukları bir yapı değildi. Osmanlı’da farklı topluluklar dikey nizamda idiler” . Yani her bir topluluk dikey olarak devlette ve toplum nizamında vardı, her birinin en alt düzeyden en üst düzeye kadar eşit pozisyonda temsilcileri vardı. Vakıa Osmanlı İmparatorluğunun (Teknik bir kavram olarak kullanıyorum) başlangıçta bazı Anadolu Beylikleri tarafından desteklenmesi, diğer beylikleri ise rıza göstermesi bugün artık görülebilir bir durumdur. Ancak, kuruluş aşamasında üç sütundan biri olan Mihaloğulları Akıncı sülalesinin atası Bizansın Harmankaya Tekfuru Mikhail Kosses (Müslüman olup Abdullah ismini almıştır) ve Evrenos Gaziyi bu imparatorluk nüvesine entegre eden akıl ve tasavvur sıradışıdır. Diğer olağanüstü tanzimlerin bir parçasıdır. Imparatorluk nüvesinin elitlerini teşhis ve tanımlama için yararlıdır. Imparatorluk elitlerinin daha doğrusu elitlerin güçleri, yetenekleri ve vizyonlarının etkisine bariz bir örnek de Habsburglar'dır. Bir tarihçinin deyişiyle milletlerin yönetici hanedanları olur, Habsburgların milletleri vardır. Bu yüzden, Avrupa'daki din savaşları sonrası “Halkın dini, prensin dini” ilkesi benimsenmiştir.

İmparatorluklar için elitlerin, kurumların, protokollerin, dinin, dilin yeniden tanımını yapılır. Piemonte’li Massimo d’Azeglio’nun İtalyan'ın siyasi birliği sağlandıktan sonra söylediği “İtalyayı kurduk, şimdi İtalyanları yaratmalıyız” sözü (1868) anlamlıdır. Vakıa Firdevsi’nin bu mealde bir sözü vardır. Ama bu söz kurgusal inşadan ziyade gerçek inşa anlamını taşımaktadır. Firdevsi “30 yıl çalıştım Acem lisanını yarattım. Acem lisanından Acem milletini yarattım. ” İmparatorlukların diğer bir dayanak noktası ise bilimsel ve organizasyonel yetenektir. Cengiz İmparatorluğu bir organizasyonel yetenek şaheseridir. Bu step İmparatorluğu sınırlarını Avrupa odalarından Çin gücünün merkezine kadar genişletmiştir. Organizasyonel yeteneği askeri nizam, siyasi birliğin sağlanması, ticaret güzergahlarının elde tutulması, istihbarat ve iletişimde sürat rekoru kıran etkili bir Posta Teşkilatı, dönemine göre etkili silahların üretimi ve lojistik kabiliyetinin yaratılması, vb alanlarda ciddi birikim sağlamıştır. Teknik anlamda bir “translatio imperii” gerçekleşmemiştir. Zira Step İmparatorluğu karakteri ile yetinmiştir. Ancak, İmparatorluğun kurucu toplulukları dahil olmak üzere kısmen ele geçirdikleri coğrafyaların adetlerini ve teamüllerini benimsemiş hatta kendilerini büyük ölçüde dönüştürmüşlerdir.

İmparatorlukların meşruiyet, yetenek, Protokol enstrümanları dışında tabii ki en önemli içsel dayanakları güçtür. Bu güç zamana, şartlara ve başka vektörlere göre şekil değiştirebilir. Ancak, son yüzyıllarda Batı tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar öldürücü silahlar geliştirerek büyük imparatorluklar kurmayı başarmıştır. Ulus devlet imparatorlukları dediğimiz bu yapıların başında İngiliz ve Fransız imparatorlukları gelmektedir. Rus Çarlığı ve İmparatorluğu ile SSCB ise daha sentez bir yapıya işaret etmektedir. Yani yarı güç yarı rıza üretme araçlarının yaratılması. İngiliz ve Fransız Ulus İmparatorluklarına dönecek olursak,her iki devlet de modern devlet oluşumunu tamamladıktan, düşünsel devrimleri gerçekleştirdikten sonra hızla sanayileşerek tarihin en büyük sıçramasını gerçekleştirmişlerdir. İmparatorluklarının ana karasını ulus devlet coğrafyaları oluşturmuş, dünyanın neredeyse her yerinde ihtiyaç duydukları toprakları sömürgeleştirmişlerdir. Sahip oldukları silah gücü onlara dünyanın her yerinde galip gelme imkanı tanımıştır. Mesela bugünün süper güçlerinden diğeri dediğimiz Çin ile İngiliz İmparatorluğunun yaptığı Afyon Savaşları (1. Afyon Savaşı: 1839- 1842); 2. Afyon Savaşı: 1856- 1860) sonucunda Çin ağır yenilgi alarak İngiliz ve Fransız kapitalizmine kapılarını açmak zorunda kalmış, 1945 yılına kadar sürecek “utanç yılları” başlamıştır. Bugünün dünyasında sahip olunan büyük teknolojik silah sistemleri ve ulaşım imkanlarıyla benzeri bir zaferi kazanmak çok zordur. Nitekim Amerika İran engelini aşmakta zorlanmaktadır. Afyon Savaşlarındaki birincisinde İngiliz ve ikincisinde ise İngiliz ve Fransız galibiyetleri, Çin gibi devasa bir ülkeye diz çöktürülmesi o dönemdeki İngiliz ve Fransız İmparatorluklarının gücünü göstermektedir. Diğer yandan aynı dönemde özellikle Birinci Afyon Savaşı Döneminde Osmanlı Devleti İngiltere ile Ağır bir iktisadi anlaşma imzalamak, idaresini modernleştirmek zorunda kalmıştır, yani savaşmadan İngiltere taleplerine boyun eğmiştir. Bu tür olguları da gücün etkileri bahsine dahil etmek gerekir. İkinci Afyon Savaşı döneminde ise İngiltere ve Fransa Osmanlı Ordusuna yardım görüntüsüyle Rus Ordularıyla Kırım Savaşında (1853- 1856) savaşmak durumunda kalmışlardır. İki büyük güçle ardı ardına savaşabilmek ve mutlak galibiyet kazanmak ne kadar büyük bir başarıdır. Bu o dönemin her iki imparatorluğunun sahip olduğu savaş gücünü göstermektedir.

Rus Çarlığı bile Büyük Petro reformları sonucu yarı batılılaşmış bir güç olmakla birlikte İngiliz, Fransız ve Piyemonte güçlerine karşı direnememiştir. Kırım Savaşını takiben kendi içine çekilmiş, yeni bir sanayileşme hamlesi başlatmış, savunma sanayiinde yeni üretimler yapmıştır. Bu dönem yaklaşık 10 yıl sürmüştür. Zaten 1877- 1878 harbi sonunda (Meşhur 93 Harbi) Osmanlı Devletine saldıracak, Rumeli’den büyük parçaları ve Doğuda Kars başta olmak üzere bazı vilayetlerimizi elimizden alacaktır. Ancak, buna rağmen Rus Çarlık İmparatorluğu Batı ile aynı düzeye 2. Dünya Savaşı sonunda 1949’da özellikle atom bombasını yapmasıyla erişmiştir. Daron Ademoğlu gibi yeni nesil yazarlar Batıyı diğer güçlerden ayırt eden en önemli hususun Batının tarihte en büyük öldürücü güç olmasını sağlayan silah sanayiinde geldiği nokta olduğunu vurgulamışlardır. Geniş anlamda “inovatif kapasite” denilen bu yetenek hiç şüphesiz son yüzyıllardan itibaren en başat belirleyici olmuştur. Halen de en öldürücü silahı yapabilen güç başat belirleyici güçtür. Son olarak imparatorlukların uluslararası meşruiyeti üzerinde duralım. Hukuki olarak devletlerde olduğu gibi imparatorluklarda da 1935 Montevideo (Uruguay) Konferansında kararlaştırıldığı üzere diğer üye devletlerin bir anlamda uluslararası kamuoyunun kabulü dışsal bir şarttır. Gerçek anlamda ise diğer uluslararası aktörleri ikna edecek düzeyde bir güç sahibi olunması elzemdir. Nihai kertede iş savaşma zorunluluğuna geldiğinde hatta gelmese bile ilk önce imparatorlukların içsel bir güç merkezine ve birikimi ile araçlarına ihtiyaçları vardır. Japonya’nın Çin'e savaş açtığı dönemde Birleşmiş Milletlerin ilk nüvesi Cemiyeti Akvam genel kurulunda Japon Büyükelçisinin BM kararını herkesin gözü önünde yırtması sahip olduğu güçlendir. Bunun sınama ve sağlaması için küresel dev Amerika ile yapacağı uzun kanlı savaşlar sonrası olacaktır. Keza Hitler’in Avrupa'ya ve Sovyetlere saldırısında bir uluslararası meşruiyet sorununu mesele ettiği söylenemez. Tersinden düşünürsek İngiltere büyük güç olmanın bedelini Almanların yoğun saldırılarına karşı savaşarak ödeyecektir. İmparatorlukların sahip olmak zorunda oldukları ilk şey içsel ve zati güçleridir. İmparatorlukların İçsel ve Zati Güçleri

-İmparatorluklar Özne mi Enstrüman mı?-

Başlıkta yer alan soru garip gelebilir? Koskoca imparatorlukların başka bir gücün aracı olması ya da başka güçler tarafından araçsallaştırılması imkansız görülebilir. Ancak, rasyonalitenin nihai aşamada test edildiği tarihin sayfalarına baktığımızda bu sorular için ikna edici cevaplar bulmak mümkündür. Halil İnalcık Hoca İkinci Viyana Kuşatması ve takiben hezimetinin bir gerçeği ortaya çıkardığını söyler: “Artık Osmanlı ordusunun Batılı ordulara karşı galibiyet elde etmesi mümkün değildir” . Ancak, büyük ve stratejik Osmanlı topraklarının paylaşımında her güç fazla pay istemektedir. Dolayısıyla paylaşım için en uygun zamanı bekler büyük Batılı güçler. İmparatorluk için tamamiyet-i mülk politikası Avrupa'daki büyük güçler tarafından benimsenir. Ama, bu artık tam bağımsızlık sayılamaz. İmparatorluk topraklarında ayrı egemen güçlerin temsilcilikleri, ilerleyen aşamalarda mahkemeleri, vs kurulur. Devletin en rasyonel tutumu güçler arasında dengeyi gözeterek ayakta kalmaya çalışır. İç üretim ve imalat neredeyse sona erer. Koskoca ülke Düveli Muazzamanın pazarı haline gelir. Ancak, imparatorluk adıyla yaşatılır. Ta ki Düveli Muazzama arasında patlak veren Birinci Büyük Paylaşım Savaşına (1914) kadar. Bu açıdan baktığımızda, Çin de devasa bir imparatorluktur. Ancak, Afyon Savaşları öncesi ve sonrasında gördüğümüz üzere kendi halkının uyuşturucuya müptela kılınması karşısında bile İngilizlere boyun eğmek, İngiliz ve Fransız ürünlerinin ülkesini işgal etmesine onay vermek zorunda kalmıştır.

Gelin sizlerle 1979 öncesi İran'a gidelim. Bender Abbas'a giden İranlı işçilerin sıcak güneş altında beklediklerini, İngiliz arkadaşlarının ise şirketin servis araçlarıyla götürüldüklerini hatırlayın. İkinci Dünya Savaşı sırasında Ruslar ve İngilizler tarafından nasıl ikiye taksim eğildiğini düşünün. Bağımsız olmak, devletler süper liginde yer almak sadece görünür resmi belgeler üzerinde olmuyor maalesef. İnsanınız ne yer, ne içer? Yaşam standardı nedir? Ne kadar kazancı vardır? Bu kazancı ona gelişmiş toplumlarda insanların yediği, giydiği, bakım gördüğü, vb konularda yeterli oluyor mudur? Toplumun oransal olarak ne kadarı fakirlik sınırının üzerinde kazanç sahibidir? Müreffeh toplumlar ile mukayese mümkün müdür? Soruları çoğaltmak mümkündür, ancak konu bütünlüğünü bozmadan devam edelim. İmparatorluklar için yukarıda belirlenen kriterleri hatırlayarak bir soru listesi hazırlayalım.

İmparatorluk tasavvuru içsel midir dışsal mıdır? Yani iç dinamikler ile mi oluşmaktadır yoksa dış bir gücün empozesi, yakıştırması mıdır? Bu tasavvur ve dizayn iç dinamikleri ile oluşmamış ise bu dizaynın dışarıdaki uzantıları nelerdir? Yüklenen misyon nedir? Bu misyon uygun mudur? Mesela İmparatorluğun adını kim koymakta, tanımını kim yapmaktadır? İmparatorluk tasavvurlarında en kritik mesele bağımsızlık meselesidir. Müstakil devlet aklıyla karar alınması, milli bir ortak duyguyla ideal ufka yürünmesidir. Bu konuda, kesin itminan içinde olunması gerekir. İmparatorluk tasavvurunun sınırlarını kim çizmektedir? Genişleme ihtiyacı nereye kadar ve durulması gereken nokta hangi hattadır? İmparatorluğun bir güç merkezi var mıdır? Mesela küresel bir savaş yürütebilecek düzeyde teknolojik askeri ürünleri ve lojistik yeterliliği var mıdır? Açık ifadesiyle “içsel gücü” yeterli midir?İmparatorluk elitleri ve kadroları mevcut mudur? Bu elitler hangi formasyonun eseridir? Bu elit kadroların güncel durumu, ilişkileri, vs nelerdir? Seçim ve Eğitimde “tam liyakat süzgeci” ve “dikey Hareketlilik asansörü” işler durumda mıdır? Kurumlar imparatorluk kurumu şeklinde mi dizayn edilmiştir? İmparatorluk meşruiyet kaynağını nereden almakta ve imparatorluk protokollerini aslen mi donanmış durumdadır? İmparatorluk müttefiklerini kendisi mi belirlemektedir yoksa bu konuda kısıtlamaları var mıdır? İmparatorluk kendinden savaş kararı alma ve savaş yapma; barış kararı alma ve barış yapma inisiyatifine sahip midir? Daha da ötesi bir başka güce bunları empoze keyfiyetini haiz midir? İçsel gücünün önemli bir dayanağı olan sanayii ve Ar-Ge çalışmaları müstakil midir? Yoksa başka bir büyük sanayii ve teknolojik organizasyonun parçası mıdır? Ayrıca, özellikle kendi kendine yeterli bir sanayii, teknoloji ve üretim entegre sisteme sahip midir? Dışarıya bağımlılık düzeyi hangi orandadır? Aslında bütün soruların düğümlendiği nokta “imparatorluğun gücü içsel ve zati midir”? Yoksa harici tanımlama ile mi oluşmuştur ve “itibari midir” (Yani bağlısı veya müttefiki Devletlere bağlılığı itibariyle midir)? Bu kriterler süzgecini şu açıdan önemli buluyorum. Günümüzde teknoloji özellikle savunma sanayii alanında büyük güçlerin belirlenmesini sıfır hataya yakın gerçekleştirmeyi mümkün kılmaktadır. Dolayısıyla yapılan savaşların sonucunu doğru tahmin etmek de mümkündür devletlerin, imparatorlukların ekonomik, siyasi (diplomatik) ve askeri performanslarını, kazanımlarını belirleme de. Bu durumda, örneğin belirli stratejik mevkilerin, güzergahların hatta bizatihi devletlerin gerçek sahibi oralarda bulunan devletler olmayabilir. Suriye konusunda sonradan ortaya çıktığı gibi Suriye büyük bir bölgesel projenin kritik ara bölgesi olarak ana projenin sahibi süper güce aittir. Suriyelilere veya Suriye'nin herhangi bir siyasi topluluğuna ait değildir. Özellikle büyük savaşlarda bazen ülkelerin kendileri savaşta olmadıkları halde hasım veya dost müttefik güç tarafından işgal edilebilirler.

Bazen de stratejik çıkarlar gereği birbiriyle uyuşmayan kesimler bir araya getirilerek bir devlet tasavvur edilebilir. Buna uygun örneklerden biri Belçika'dır. Stalin'in Azerbaycan Projesini de zikredebiliriz. Bir başka örnek ise Norveç'in Almanya Finlandiya’nın ise Sovyetler tarafından aynı gerekçelerle İkinci Dünya Savaşında işgal edilmeleridir. Birinci Dünya Savaşı sonrası kurulan Suudi Arabistan'ın da önce İngiliz sonra da Amerikan menfaatleri doğrultusunda bir koalisyon olarak tek vücut varlığının devam ettirilmesidir. İkinci Dünya Savaşından sonra büyük devlet protokolü uygulanan Fransa’nın nüfuz bölgeleri don yillar artık ihtiyaç duyulmayan Fransız sömürge İmparatorluğunun ABD ve İngilizlerin de kısmi etkisiyle tasfiyesi olduğu halde oyunu okuyan Fransa gücünü ve bazı komplikasyonları gözeterek sessiz kalmayı tercih etmiştir. Böylesi zayıf veya hakim gücün etkisiyle bazı sömürge ve sömürgeci olmayan güçlerin tasfiyesi olduğu gibi yine hakim gücün belirlediği şartlarda ve belirlediği sınırlarda yeni imparatorluklar tasavvur edilebilir, inşa edilebilir. Özellikle stratejik bölgelerde, güzergahlarda ve çeşitli küresel çatışmaların kesişim noktalarından yer alan güçler için belirli tasarruf ve tasavvurlar söz konusu olabilir. Bu açıdan, gerek devlet gerekse imparatorluk tasavvurları ve inşası için “Bağımsızlık” prensibini temel değer olarak zikrediyoruz.

Dış dünyada büyük değişimlerin yaşandığı ve yaşanacağı öngörülen şu kritik zaman diliminde dilerim bir katkı olur bu kısa yazı…..

Mehmet Ali BAL / Haber7

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat