Stratejik Kazanım Doğuran Savaşlar

  • GİRİŞ29.06.2026 09:16
  • GÜNCELLEME29.06.2026 09:16

Sayısal değerlere değil de savaşların sonucunun üzerinde durduğumuz savaşlara stratejik kazanımlı savaşlar diyoruz. Bir çok insanın aksine orduların büyüklüğüne, savaşların şiddetine, vs bakmadan doğrudan savaşın doğurduğu ve zamanla daha da belirgin hale gelen sonuçlara stratejik kazanımlar olarak bakmak gerekir. Ne zaman bölgesel veya küresel güç dengelerinde değişiklik ihtimali belirse ne zaman büyük savaş riski doğsa ilk düşünmemiz gereken hususlardan biri bu değişikliklerin ve savaşların hangi stratejik sonuçları doğuracağıdır. Orduların veya devletlerin büyüklüğü illa ki stratejilerinin doğruluğunu ve büyüklüğünü göstermez. Strateji bir akıl, basiret, fetanet ve rasanet meselesidir. Eğer sonuçları uzun zaman sonra ortaya çıkacaksa küçük akıllar ana stratejik kazanımları ve kayıpları göremeyebilirler. Aksine büyük stratejik hatalar yaparak yollarına devam ederler. Ellerinde büyük güç olduğu içinde yanlış stratejilerini daha yüksek kayıplara neden olacak şekilde uygulamaya muktedirler.

Bazen de tarihi dönemeçlerde yapılan savaşlar, alınan kararlar stratejik sonuçları bilinmeden gerçekleştirilebilir. Bizler stratejik kazanımları asırlar sonra fark edebiliriz. İlginçtir bazı küçük olaylar, savaşlar beklenmedik sonuçlar doğurmuştur. Tabi ki aslolan bilinçli bir şekilde stratejik sonuçlar ve kazanımlar doğuracak kararlar ve inisiyatifler almaktır. Bu yazıyı daha önceki yazılarda farklı bağlamlarda örnek verdiğimiz stratejik sonuçlar (kazançlar ve kayıplar) doğuran savaşlara ayıracağım. Ta ki verilen örnekler ile stratejik sonuçlar kavramı bütün yönleriyle gerçekliğini bulsun, olanca vüsati ile idrak edilsin. Verilen örnek savaşlar listesi elbette eksiksiz değildir. Bu listeye başka olaylar, kararlar ve savaşları da ilave edebilirsiniz.

Yazının salt bir bilgi yığını gibi görülebilecek içeriği umarım okuyanları yanıltmaz. Zira tarih hem yöntem hem de malzeme olarak bir düşünme biçimidir. Aslında okuyacağınız büyük stratejik kazanım veya kayıp olarak tespit ettiğimiz olayların, kararların, politikaların ve savaşların her biri bir düşünceyi de temsil etmektedir. Bu olaylardan bir kısmını müşterek analiz etmek ve değerlendirmek ise bir düşünce biçiminin ta kendisidir.

Bir Örnek Doğumun Hikayesi

Bizim tarihimizin en ciddi rakiplerinden bir gücün tarihi ile başlamak istiyorum. Bir bakış açısından 13 kere savaşıp ancak bir kere galip geldiğimiz Rus İmparatorluğunun farklı isimler ve kurumlarla var olmasının hikayesinin stratejik dönüm noktalarını anlatmaya çalışacağım. Bu anlatıda bütün tarih yok, belirttiğim gibi stratejik yön değiştirmeler ve güç kaymalarına yol açan önemli olaylar var.

Neva Savaşı (15 Temmuz 1240)

Bugün Rusya'nın en önemli halk kahramanı sayılan Alexander Nevsky’inin değerini ancak Ruslar anlayabilir. İsveç’in sömürgeleştirme çalışmalarının devam ettiği Slav topraklarına hem İsveç’in hem de pagan veya Bizans etkisindeki Ortodoks Slavları Katolikleştirmek için Papa’nın donattığı seçme ve karma bir ordu Baltık Denizinin doğusundaki slavlara saldırdı. Ordu içinde İsveç’in seçme askerleri, Alman Töton şövalyeleri, seçme Haçlı birlikleri bulunmaktaydı, tarihçilere göre sayısı da 5000 civarında idi. Novgorod Prensi Alexander Yaroslav’ın emri altında ise 500 civarında asker bulunmaktaydı. Sayıları ne kadar da az değil mi? Seçme İsveç ve Haçlı ordusunu 15 Temmuz 1240 tarihinde Neva ırmağı kıyısında Alexander Yaroslav’ın ordusu yendi.

Bu o kadar önemli bir zaferdi ki, bu savaş Katolik Avrupa’yı Rusya’da durdurdu; Rusya artık İsveç gücüne karşı olduğu kadar Katolik Avrupa gücüne karşı da Kuzeydoğu sınırını çizmiştir; bu tarihten itibaren Rusya artık Ortodoks kilisesinin merkezinde şekillenecektir. Bir daha Katolik Haçlı orduları Rusya'ya giremeyeceklerdir. Bu zaferin anısına Novgorod Prensine Nevsky (Neva Nehri Muzafferi) unvanı verilecektir. Alexander Nevsky efsanesinin doğuşudur bu, Nevsky aynı zamanda Ortodoks kilisesi tarafından aziz ilan edilmiştir. Tarihin büyük savaşlarına kıyasla az sayıda iki askeri birlik derecesindeki küçük ordunun savaşının sonucu devasa bir Rus gücünün doğuşunda bir dönemeç teşkil edeceğini kim bilebilirdi?

Kulikovskaya (Kulikovo) Savaşı (8 Eylül 1380)

Prens Dmitri Donskoy komutasındaki Moskova Knezliği (Prensliği) ordusu ile Mamay Mirza komutasındaki Altın Orda Devleti orduları arasında yapılan kader belirleyici savaştır. Don Nehri yakınlarındaki Kulikovo Çölünde yapılan bu savaşta Moskova Knezi etrafında birleşmiş bütün Rus Knezliklerinin birleşik ordusu ile Altın Orda ve Ceneviz müttefik ordusu karşı karşıya gelmişlerdir. Bu savaş Rus Knezliklerinin kesin zaferiyle sonuçlanmıştır.

Bu savaştan sonra da Altın Orda devletinin Ruslar üzerindeki üstünlüğü devam etmiştir. Ancak, ilk defa bu savaşla Rus Knezlikleri Altın Orda devletinin yenilebileceğini görmüşlerdir. Bazı savaşların etkisi zati ve somut etkilerinin çok üzerine çıkabilir. Bizim tarihimizdeki Lepanto (İnebahtı) Deniz Savaşı mağlubiyeti (7 Ekim 1571) gibi, ki bu mağlubiyet sonrası Avrupa güçleri Osmanlı Gücünü yenebileceklerini görmüşlerdir. Bir Batılı tarihçi (Paul K. Davis) aynen bunu ifade etmektedir: “İnebahtı Zaferi bir zaferden öte ahlaki bir zaferdir… Osmanlı gerilemesinin önemli bir dışavurumudur. Zaferle birlikte Osmanlı’nın gizemi (Yenilmezlik gizemi) önemli ölçüde zedelenmiştir” . Nitekim İnebahtı Savaşının duvar resimleri Avrupa’da bazı kiliselerde Hıristiyan Avrupa’nın Müslüman kafirlere karşı kazandığı zaferi adeta dini yapının bir parçası haline getirmiştir. Terek Savaşı (15 Nisan 1395) Kuzey Kafkasya'da Terek Nehri yakınlarında meydan gelen bu savaşta Timur ordusu ile Toktamış komutasındaki Altın Orda ordusu karşı karşıya gelmişlerdir. Savaş Timur’un kesin zaferiyle sonuçlanmıştır. Bu savaşta Rus Knezlikleri savaşın bir parçası değildirler. Ancak, savaşın sonucu en fazla Ruslar için olumlu sonuçlar yaratmıştır, Altın Orda Rus coğrafyasındaki etkisini yitirmiştir. Butarihten sonra Kuzeydeki Rus Gücü her geçen gün daha da büyüyecek, genişleyecektir. 1718- 1895 arasında bütün Türkistan’ı yani Timur İmparatorluğunun da büyük topraklarının olduğu coğrafyayı tamamen işgal etmiştir.

Böylesi yakın ve akraba milletler arasındaki savaşlarda diplomasi ve özellikle de kuşatıcı siyaset büyük önem arz etmektedir. Nitekim meşhur Demir Şansölye Bismarck 14 Haziran - 23 Haziran 1866 tarihleri arasında cereyan eden Avusturya - Prusya Savaşında (Yedi Gün Savaşı) Prusya'nın kesin zaferine ve Avusturya’yı ilhak etme imkanına rağmen Avusturya’nın bir germen soylu devlet olarak devamını arzu etmiştir. Bir yere kadar Prusya ordusunun demir yumruğu ile ilerleyen Bismarck “Siyaset mümkünatın sanatıdır” sözüne uygun şekilde siyasi aklını devreye sokmuştur. Timur’un bunu yapmadığını açıkça görmek mümkündür.

Poltova Savaşı (27 Haziran 1709)

Rus Çarı Deli Petro (Büyük Petro) ile İsveç Kralı Charles arasında cereyan eden bu savaş sonucunda İsveç ve müttefikleri kesin bir şekilde yenilmiştir. Baltık Denizi ve Kuzey Avrupa’da Rus Çarlığı hakimiyeti başlamış; Rus Çarlığı imparatorluk vasfını kazanmış ve İsveç ise büyük devlet statüsünü kaybetmiştir. Rus Çarlığı bu tarihten sonra tamamen içeride modernleşme ile güç kazanmaya ve fetih politikasını Orta Asya ve Güneye doğru uygulamaya başlayacaktır. Kuzeyde yeni doğan Rus İmparatorluğunu dengeleyecek bir gücün daha düşmesi Osmanlı Devletinin de aleyhine olmuştur. Devleti Aliyye halbuki iki yüzyıldır ama özellikle 1600'lerden itibaren Kuzey siyasetinde bir denge unsurunu korumaya önem vermiştir. Bu amaçla, Lehistan Seferine (1622) çıkmak isteyen Genç Osman’a saraydaki müesses nizamın temsilcileri zımnen “Sefere siz çıkmayın, yani Sultan sefere çıkarsa o beldeyi fethetmesi gerekir, halbuki Lehistan’ı ilhak veya tamamen fethetmek Kuzey dengesini bozar” mesajını vermişlerdir (Rahmetli Ziya Nur Aksun’u yad ederek).

Nitekim Devleti Aliyye uzun süre 1795’te Rus Çarlığı ve Habsburg monarşisi arasında paylaşılan Lehistan’ı bir hükümran devlet olarak tanımaya devam etmiştir. Meşhur anlatıya göre padişahın yabancı elçileri kabul sırasında Lehistan- Litvanya Birliği büyükelçisine ayrılan boş sandalyeyi protokol görevlisine padişahın sorması üzerine görevlinin “Lehistan sefiri yoldadır” ya da”Lehistan sefiri henüz gelmedi” şeklinde cevap vermektedir. Bu anlatının ilk yazılı kaydı 1936- 1945 yılları arasında Polonya’nın Türkiye’deki büyükelçisi olan Michal Sokolnicki’ye aittir. Bu belki Polonya büyükelçilik binasını Nazilerin Polonya’yı işgal etmesinden sonra Almanya’nın hakkı olduğundan bahisle ısrarla isteyen Von Papen’in taleplerine karşı çıkan Türkiye’nin himayesine nazik bir teşekkür de olabilir. Bu anlatıyı söyleyen diğer bir kişi ise Polonya toplumunu annesinin babası olan Alman huguenot Müşir Mehmet Ali Paşanın akrabalık ilişkilerinden dolayı iyi tanıyan Ali Fuat Cebesoy Paşadır. 2. Abdülhamit döneminde genç bir subay iken buna şahit olduğunu söylemiştir. Ezcümle devletin kuzey siyaseti açısından kuzeyde Rusya ve Avrupa dengesini lehe sağlayacak başka güçlerin olması ve hatta Devlet-i Aliye ile Rus Çarlığı arasında tampon devletlerinin bulunması elzemdir.

Rusya’dan Avrupa’ya Geçiş: Batının Sınırlarını Çizen Savaşlar (Maraton, Puvatya)

Rusya'nın Batı ve Kuzey sınırlarını çizen savaşlardan sonra Avrupa’nın Batı ve Doğu sınırlarını çizen iki savaşa yer vermesek olmazdı. Bu savaşlardan ilki Maraton Savaşıdır. MÖ Ağustos/ Eylül 490 yılında General Miltiades komutasındaki Atina Şehir devleti ordusuyla General Datis komutasındaki Ahameniş Kralının ordusu arasında Maraton ovasında yapılan bu savaş Atinalıların zaferiyle sonuçlanmıştır. Pers İmparatorluğu gücünden birşey kaybetmemiş olsa da de Maraton Savaşından sonra Yunanistan’daki şehir devletlerine bir daha saldırmamıştır. Bir anlamda, bu savaşla Batının Batı ucundaki sınır çizgisi belirginleşmiştir. Stratejik sınır oluşmuştur.

10 Ekim 732 yılında Fransa’nın Güneyinde Poitiers’de meydana Puvatya Savaşında Charles Martel komutasındaki Franklar ile Abdurrahman el- Gafiki komutasındaki Endülüs Emevi Devleti ordusu karşı karşıya gelmişlerdir. Savaşı kesin bir şekilde Charles Martel’in Frank ordusu kazanmıştır, Abdurrahman. El- Gafiki bu savaşta hayatını kaybetmiştir. Bu savaşın sonucunda Müslümanlar tekrar İspanyadaki yurtlarına dönüşmüşler ve Avrupa içlerine ilerleyişleri durmuştur. Bu savaştan sonra her iki devlet de ciddi hasar görmüştür. Her iki savaşta da tarafların asker sayısı bırakalım modern zamanların büyük savaşlarının aşırı kalabalık ordularını normal büyüklükteki ordularla bile mukayese edilemeyecek kadar azdır. Ancak, her iki savaş da tarihin en önemli güç merkezlerine ev sahipliği yapacak Avrupa’nın sınırlarını belirlemiştir. Acaba savaşan taraflar yaptıkları savaşın sonuçlarını tahmin edebilmişler midir?

Anadolu’dan Bir İbretlik Savaş: Yassıçemen Savaşı 10-12 Ağustos 1230)

Anadolu Selçuklu Devletinin tedbirli ve ileri görüşlü hükümdarı Alâeddin Keykubad komutasındaki Selçuklu - Eyyubi Ordusu ile Harzemşah Prensi Celalettin Harzemşah komutasındaki Harzemşahlar, Selçuklu isyancıları, Trabzon Rum İmparatorluğu askerlerinden müteşekkil ordu arasında yapılan bir savaştır. Bu savaş özellikle Alâeddin Keykubad’ın tahta geçtiğinden beri istemediği bir savaştır. Zira Alâeddin Keykubad tahta geçtiği 1220 tarihinden itibaren Doğudan gelen Cengiz Han ve Moğol tehlikesine odaklanmıştır. Bundan dolayı Abbasi Halifesi başta olmak üzere bütün Müslüman devletlere mektuplar yazmış, Cengiz tehlikesine karşı onları uyarmıştır. Kendisi Abbasi Halifesine beş bin kişilik seçme bir süvari birliği göndermiştir. Anadolu’daki kaleleri berkitmiştir. Çevresindeki devletlerle de Bizans dahil hepsiyle Barış antlaşmaları yapmıştır. Alaaddin'in bu hazırlıklarının istihbaratını alan Cengiz Han Anadolu’ya ve İslam Dünyasına saldırmaktan vaz geçmiştir. Alaaddin'in hazırlıkları Anadolu Selçuklularına 13 yıl; Abbasi Halifeliğine ise 38 yıl kazandırmıştır. Kösedağ Savaşında Moğolların Anadolu Selçuklu Ordusunu mağlup etmesi 1243 Bağdat’ın Hülagü tarafından işgali ise 1258’dir.Bu önleme siyasetinin en önemli unsuru ise doğuda bulunan büyük Harzemşahlar Devleti ile savaş yapmamaktır. Zira Harzemşahlar hem Moğollar ile Anadolu Selçuklu Devleti arasında hem tampon bir devlettir hem de potansiyel müttefik bir devlettir. Ancak, Celaleddin Mengüberti’nin savaşçı kişiliği, Moğolların gayrı nizami harp teknikleri ile yaptıkları faaliyetler (Anadolu Selçuklu köylerinin Harzemşah kıyafeti giymiş Moğollar tarafından yağmalanması, vb), yine Celaleddin’in Ahlat Kalesini Sultanın ricasına rağmen kuşatması ve eman ile almış olmasına rağmen 10.000 kişinin kellesini uçurup kale duvarlarına astırması bu sulh siyasetinin uzun süre devamını engellemiştir. Bu savaş neticesinde Harzemşahlar ordusu yenilmiştir. Neticeten Harzemşahlar Devleti ortadan kalkınca Anadolu Selçukluları Moğollar ile komşu olmuşlardır. Nitekim bu savaştan 13 yıl sonra Baycu Noyan Komutasındaki Moğol ordusu Kösedağda Anadolu Selçuklu ordusunu yenerek,Anadolu’da uzun bir Moğol Katliamı, işgali dönemi başlamıştır.

Kadı Burhaneddin’in Kara Yülük Osman Bey Tarafından Öldürülmesi (Temmuz 1398)

Stratejik sonuçlar doğuran gölgede kalmış diğer bir olay ise Sivas Hakimi Kadı Burhaneddin’in (1345- 1398) öldürülmesidir. Kadı Burhaneddin Eretna Beyliğinin ilim, irfan ve tedbir sahibi kadısıdır. Şiirleri bugün bile okunduğunda dil zevki veren son derece sanat değeri yüksek şiirlerdir. O kadar ki kendisi modern Azerbaycan ve Türk edebiyatının kurucularından biri olarak kabul edilmektedir. 2019 yılında Kadı Burhaneddin’in eserleri Azerbaycan Hükümeti Bakanlar Kurulu kararıyla Azerbaycan Cumhuriyetinde kamu malı olarak kabul edilmiştir.

Kendisi siyasi bir kişilik olarak da son derece mühim bir hükümdardır. Osmanlılar, Memluklar ve Akkoyunlularla yaptığı mücadelelerin yanısıra Anadolu’da Türkçe veya Türk kültürünün yaygınlaşmasında ve İslamın Türklerde nüfuz etmesinde önemli bir yeri olan Hacı Emiroğulları Beyliğini (1330- 1427) dolaylı olarak korumuştur. 1243 sonrası Moğol İşgalinin Anadolu’daki olumsuz etkilerini izale etmede bu şekilde vesile olmuştur. Akkoyunlu Devletinin kurucusu ve ilk hükümdarı olan Kara Yülük Osman Bey önce babası Kutlu Bey tarafından Kadı Burhaneddin’e rehin bırakılmış, daha sonra Karakoyunlularla giriştiği mücadelede tutunamayarak yine Kadı Burhaneddin’in himayesine girmiştir. Ancak bu ilişkilere rağmen Kadı Burhaneddin ile bir anlaşmazlık yaşamış, onunla savaşmış, onu tuzağa düşürerek öldürmüştür (1398).

Kadı Burhaneddin için bu uzun izahatın sebebine gelince O’nun Kara Yülük Osman Bey tarafından öldürüldüğünü Hindistan Seferinde haber alan Timur’un şükür namazı kılmış olmasıdır, tarihçiler bu olayı yazmıştır. Zira Timur Anadolu’ya saldırma düşüncesi olmasına rağmen bu nedenle Kadı Burhaneddin’den çekinmektedir. O öldüğünde artık önünde engel kalmamıştır. Şimdi o dönemin Osmanlı Sarayında Kadı Burhaneddin’in Timur için ne ifade ettiğini bilen olsaydı, acaba O’nu desteklemezler miydi? Kara Yülük Osman Bey Timur’un yanında yer almasına ve hem Sivasın aşınmasında hem de 1402 Ankara Savaşında ordusuyla Timur’un komutasında bulunmasına rağmen büyük bir stratejik kazanım sağlamış değildir. Yıldırım Bayezid (1. Bayezid) de ne yazık ki böylesi bir siyasiöngörüden yoksundur. Anadolu Beyliklerinin durumunu isabetli analiz edememiştir. Timur’un niyetini araştırmak bağlamında Memlük sultanı kadar meraklı ve mütecessis ve basiretli olamamıştır. Zira Memlük Sultanı Timur Şam’a geldiğinde onun karargahına Mısır’ın Dört Mezhep Kadısı İbni Haldun’u Timur’un niyetini tahkik için göndermiştir. Bir süre Timur’un yanında kalan İbni Haldun Sultana “Eğer Timur’un Mısır’a saldıracağını düşünüyorsanız endişe etmeyin. Timur’un böyle bir maksadı yok. Üstelik Timur yarım zamanda ölçeğe benziyor. Siz sadece yukarıda Osmanlılar var, onları dikkatle izleyin, onlardan çekinin, zira Osmanlılar nizam kuruyorlar” demiştir. Nitekim Timur Şam’ı ele geçirip, yağmalamasına, alimlerini Semerkant’a götürmesine rağmen daha güneye Mısır’a inmemiştir. 1402’de Yıldırımla savaşmış, 18 Şubat 1405’te seferde ölmüştür. Yine ilginçtir yüz on yedi yıl sonra Yavuz bir hamlede Mısır’ı Osmanlı topraklarına katmıştır. İbni Haldun’un uyarısı ve öngörüsü gerçekleşmiştir.

Ortadoğu ve Küçük Asya’da Barış: Fatih ile Memluk Sultanının Rasyonel Yaklaşımları (1453- 1457)

Tarihte büyük hükümdarların stratejik sonuç doğuran siyasi akıl dolu küçük adımları denilince birçok örnek verilebilir. İlk Altın Orda hükümdarlarından Sarı Batı’nın büyük devlet gücüne erişmesine rağmen Otta Asya’daki Moğol hakanına sırf kardeş kanı dökülmesin diyerek bağlılıklarını bildirmesi ve hediyeler arz etmesi şahane bir örnektir. Sultan 2. Murad’ın kendisine İrandaki İlhanlı hükümdarının gönderdiği metbuiyet hilatini giymesi de böyle bir örnektir. Zira Sultanın hafızasında 1402 Ankara Savaşının derin izleri hala canlıdır. Osmanlı gücü Batıya doğru ilerleme kapasitesine sahiptir ama Doğudaki büyük imparatorluklarla savaşma kapasitesine henüz sahip değildir, üstelik Doğuda bir büyük savaş demek Osmanlı için ciddi yıpranma ve Batıya ilerleyişin durması demektir. Nitekim Kanuni ve Oğlu II. Selim dönemi İran Savaşları devletin hazinesini boşaltmış, orduyu ciddi yormuştur.

İşte Fatih ile dönemin Memlük Sultanı İnal’ın tam ismiyle Melik Eşref Seyfeddin Ebu Nasr el Alai Zahiri Nasır İnal (Hüküm sürdüğü tarihler 1453- 1461) iki büyük güç arasında uyguladıkları politika dikkat çekicidir. Fatih İstanbul’u Fethe çıkmadan önce “Muhterem Pederim” diyerek başladığı bir mektupla Memlük hükümdarından fetihleri için dua dilemiştir. Fetih sonrasında ise Memlük Sultanına bir fetihname arz etmiştir. Memluk Sultanı İnal da Memluk ileri gelenlerinden Emir Akar Baybars adlı bir kişiyi zaferi kutlamak için hediyelerle elçi olarak İstanbul’a göndermiştir.

Karamanoğlu II. İbrahim'in kendisi ile Osmanlı’nın arasını açmak için sarfettiği girişimleri ve bu yolda gönderdiği muhtırayı kabul etmemiştir. Hatta Karamanoğlu'nun Kilikya'da Osmanlılarla Memlûklular arasını açmak için yaptığı girişimleri önlemek için Kilikya'ya bir kölemen ordusu göndermiş ve Osmanlı Devleti'ne bir elçi gönderip bu durumu açıklamıştır. Sultan İnal'ın Osmanlı ile tercih ettiği bu barış politikası o kadar dikkat çekici ve sıradışıdır ki, kendisinin siyasi zekasını anlamayan bazı Mısırlı ileri gelenleri tarafından tenkide uğramıştır (1456). Bölgeye gönderdiği Memluk ordusunu özellikle Uzun Hasan’a karşı kullanmıştır(1457). Bu da son derece stratejik tutumdur; Osmanlıya yakın bölgede ordusunu tutarken Osmanlı ile değil Osmanlı’nın ciddi stratejik rakibi haline gelmiş Uzun Hasan’a karşı askeri harekatlar yürütmüştür.Osmanlı ve Memlük İmparatorlukları arasındaki bu sulh ve iyi ilişkiler her iki güce de bir asra yakın zaman kazandırmıştır. Bunun sayesinde Osmanlı ileri Batı fetihlerine devam etmiş, kendini toparlamış, Doğudan gelen Akkoyunlu tehdidini savuşturmuş, bölgedeki iktisadi çöküş göstergelerine rağmen sağlam hazine ve iyi bir ekonomik sistem kurmayı başarmıştır.

Elbette ki tarihi bugünden yargılamak doğru değildir, rasyonel de olmayabilir. Ancak, Osmanlı gücü ile Doğuda yükselen Akkoyunlu ve takiben Safevi Güçleri arasında soft power ve asıllı diplomasi kullanılarak, her tarafı asgari memnun edecek ve barış ile bir ekonomik, ticari ve sosyal entegrasyon düşünülebilirdi. Ancak. Bunda farklı nedenlerle muvaffak olunamamıştır. Neticesinde de Doğu ve Batı Türkleri arasında maalesef kapanması çok zor yaralar açılmış, uçurumlar oluşmuştur. Bunun da neticesi bölgedeki bu güçler büyük oranda enerjilerini Batıda başlayan fetihler, teknolojik gelişmeler gibi konulara verememişlerdir. Birbirleriyle savaşarak güçlerini tüketmişlerdir. Özellikle Osmanlı için diğer olumsuz sonuç, imparatorluğun baştan beri ihtiyaç duyduğu daha doğudan gelen Türk ve Müslüman nüfus göçünün kesilmesi olmuştur.

Vakıa Yavuz Döneminde Memlük Devleti ile de iyi ilişkiler sonlandırılmış ve Mercidabık (1516) ve Ridaniye (1517) Savaşları sonrası Memluk Devleti yıkılmış, toprakları Osmanlı mülküne ilhak edilmiştir.

Bugün geldiğimiz bilinç düzeyinden baktığımızda acaba Devleti Aliyye Çerkes ve Türk kastları gibi Kıpçak beldelerinden Mısır’a gelen ve iktidarda olan güç ile iyi ilişkilerini devam ettirip, İmparatorluğun Kuzey ve Rus siyaset açısından son derece önemli olan bölgedeki yerel halk ile ilişkiler kurup, bilahare bölgede tesis edeceği güç yapısalında daha güçlü bir ittifak oluşturabilir miydi? Yani kuzey güney entegrasyonu sağlanabilir miydi?

İngiliz Kralı 1. Charles’ın Parlamento Tarafından Asılması (30 Ocak 1649)

İngiltere Kralı 1. Charles ile İngiliz Parlamentosu arasındaki şiddetli yetki çatışmaları İngiliz iç savaşını tetiklemişti. Kral adeta sınırsız yetkiler istemekteydi. En önemli çatışma sebeplerinden biri gümrüklerden alınacak vergileri süresiz olarak Kral kendisi almak istiyordu. Zira savaşların mali yükünü kaldırmak için paraya ihtiyacı vardı. Ancak, parlamento sadece bir yıllığına bu hakkı krala vermeyi teklif etmişti. Parlamento bu kralın talebini kabul etmemiş, iç çatışmalar da artmaya başlamıştı. İç savaş sonrası parlemento kralı suçlu buldu ve Whitehall Sarayının önünde giyotinle halk düşmanı ve suçlu bularak idam edilmiştir. Bu olay bütçe denetiminin Parlamento yetkileri içinde ne derece önemli yer tuttuğunu göstermektedir. Ancak, bu olay sonrası gelişmeler ilginç ve can yakıcıdırlar. Ülke genelinde kral yanlısı soylular takibe maruz kalmış, yakalananlar fırsat oluşur oluşmaz idam edilmişlerdir. Bu 25 yıl civarında süren takibat sırasında bazı soylular asılmış, bazıları da kaçmayı başararak Amerika’ya göçmen olarak gitmişlerdir.Aynı şekilde Amerikaya giden diğer soylu grup ise Fransa’da Jean Calvin’in öğretilerini benimseyen Huguenotlardır. Bu sınıf da okur yazar, soylu ve benzeri üst sınıflardan oluşmaktaydı. Özellikle Saint Bartholomew toplu katliamından sonra (1572) Kuzey Amerika, Almanya, İngiltere, İsviçre ve Güney Afrika’ya kaçtılar. Bu toplu göçler ve kaçışlar nedeniyle Fransa’daki Protestan ve Kalvinci nüfus anormal derecede azalmıştır. Huguenotlar Fransız toplumunun soylu ve elit kısımlarından oldukları için günümüz tabiriyle bir beyin göçü gerçekleşmiştir. Bu toplu katliamların ve ağır baskının sonucu olarak Fransa’da Protestanlık yok denecek kadar azalmıştır. Katolik Kilisesi ve Katolik devlet ideolojisine karşı Fransız toplumunun ilginç bir refleks gösterdiğini görmekteyiz. 1789 Fransız İhtilali Kilise ve diğer dini kurumları da yok etmiştir. Protestan olamayan Fransız toplumunda düşünce özgürlüğü bir açlık hararetiyle gelişmiş, din karşıtlığı sınırlarına kadar giden özgür düşünce evreni ortaya çıkmıştır. Bu durum Paris merkezli Büyük Doğu Mason Locasının yaklaşımlarını bile etkilemiştir.

Her iki grup mülteciler gittikleri ülkelerde derin izler bıraktılar. İngiliz soyluları yeni Amerikan Devletinin kodlarının yazımında ciddi fayda sağladılar. Çünkü onlar ilk göçmenler gibi alt tabakadan göçmenler değildiler; yönetim işini biliyor, kültürü önemsiyorlardı. Modern ve romantik Amerikan tarihçisi bu göçmenlerden övgüyle söz eder.

Fransız Huguenotlar da gittikleri ülkelerde ciddi katkılar sağladılar. Bu katkılar bilimsel ve yönetsel alandan tutalım ticaret, zanaat ve sanat alanlarına kadar yayılmaktadır. Mesela kaliteli şarap üretimi Güney Afrika’ya kazandırdıkları bir yetenektir. Benzeri bir övgüyü İspanya’dan gelen ilk Yahudi tüccar kafileleri için II. Bayezid'in söylediğini tarihçiler yazarlar. Ferdinand en değerli hazinelerini bir altın tepside bize göndermiş”.

Bu örnek olaylar bazı ülkelerin içindeki çatışmaların kötü yönetilmesinin nasıl ülke aleyhine ve rakip güçler lehine stratejik sonuçlar doğurduğunu göstermektedir. Bu tür soylu grupları ciddi değerlendiren önceki örnekler dikkate değerdir. Mesela İlhanlılar fethettikleri ülkelerdeki zadegan haklarını aynısına yakın bir şekilde tanımışlardı. Keza Osmanlılar da fethedilen Balkan ülkelerindeki soylu ve bürokratları (Martoloslar gibi) aynen devlet protokolüne almışlardır İlhanlıları örnek alarak.

Stratejik Kaybı Büyüten İnat ve Kibir (Leningrad -8 Eylül 1941- 27 Ocak 1944- ve Stalingrad -23 Ağustos 1942-2 Şubat 1943- Kuşatması ve Savaşları)

Modern zamanlarda inat ve kibrin ve ideolojinin adeta bir heykel gibi yonttuğu iki büyük savaşı ve kuşatmayı örnek olarak vermek istiyorum. Alman Nazi Orduları tarafından kuşatılan Leningrad ve Stalingrad şehirleri çevresinde ve içinde yapılan insanüstü savaşların bu yazımız çerçevesinde yer almasını önemsedim. Zira iki şehrin de askeri açıdan değerleri yanında adlarından dolayı ideolojik değer yükleri çok fazlaydı. Zira iki şehrin alınması veya alınmamasının devam eden büyük savaşın seyri üzerinde büyük etkisi yoktu. Lenin ve Stalin’in adlarını taşımaları kuşatma ve inatla orada saplanıp kalmak için yeterli olmuştur. Kafkasya ve Bakü petrolleri yolunun üzerinde bulunan Stalingrad bir sanayi şehri olmasına rağmen daha savaşın başında bütün Sovyet sanayii Urallara taşınmıştır. Askeri değeriazalmış bir şehir için bu kadar fedakarlık ve odaklanma Nazilere çok şey kaybettirmiştir.

Halbuki beş ay içinde Nazi birlikleri Kafkasya’ya erişebilirdi.

Leningrad Kuşatması 8 Eylül 1941- 27 Ocak 1944 arası tam 872 gün sürmüştür. Stalingrad Kuşatması ve şehir içi çatışmalar ise 23 Ağustos 1942-2 Şubat 1943 arasında 5 ay 1 hafta 3 gün devam etmiştir. Özellikle Stalingrad Savaşının faturası Almanya için çok ağır olmuştur. Mareşal Paulus başta olmak üzere kuşatmacı Nazi ordusu teslim olmuştur. Nazi orduları Baküˆ ye erişmek için altın değerinde bir beş ay kaybetmişlerdir. Leningrad'da çok daha fazla zaman kaybedilmiştir. Ortalama bir askeri strateji uzmanına sorulsa her iki kuşatmanın da ne kadar anlamsız olduğunu söylerdi. Ancak, savaşların ve alt üst oluşların cereyan ettiği ve yoğunlaştığı bir zamanda karar vermek için sadece rasyonel veriler değil, duygular ve ihtiraslar da önem ve güç kazanır. Bazen de ihtiraslar ve akıl almaz önyargılar stratejik kazanımları kolayca harcarlar…

Tarihten Günümüze ve Dünyadan

Ülkemize Yazımızın başında “Tarih hem yöntem hem malzeme olarak bir düşünme biçimidir” demiştik. Buraya kadar sunduğumuz olayların, savaşların her insanda farklı düşünceleri uyandırması doğaldır. Sonuç yerine tam değil, sadece örnek olması açısından bazı düşünceleri ve stratejik soruları sunmak istiyoruz.

Tıpkı kıtaların fiziksel olarak ayrılması gibi siyasi tektonik oluşumların zirveye yükseldiği günümüzde ana stratejik hedefler ve sorular nelerdir? Rusya ile tekrar komşu olan, Suriye denkleminde de Amerika ve İsrail ile komşu olan Türkiye’nin önündeki riskler ve çıkarlar nelerdir? Bu kriz bölgesinden küresel boyutlu bir yeni stratejik imkan penceresi açılacak mıdır? Açılsa Türkiye’nin değerlendirme kudreti ve iradesi var mıdır? Türkiye yeni küresel şekillenmenin öznesi midir nesnesi midir?

Türkiye’nin doğusu ve batısında kesin belirlenmiş sınırları var mıdır? Rusya'nın Neva savaşı gibi Batının önüne set oluşturmuş beşeri, askeri, fiziki, ekonomik bariyerleri oluşmuş mudur? Tıpkı Poltava, Kulikovo ve Terek Savaşları gibi bizi uzun vadede etkileyen bizim uzak coğrafyamızdaki savaşlar gibi bugünkü savaşlar hangileridir? Ve Timur’un Orta Asya’dan hareketle Kafkasya’nın üzerinde ve Anadolu’da yapmış olduğu güç değişikliği denkleminin benzerlerini bugün görmek mümkün müdür? Alâeddin Keykubad’ın uzak coğrafyaları idrak edebilen siyasi aklının bugün bizde bir karşılığı var mıdır?

Türkiye Amerika gibi büyük güçlerin ve Nato gibi küresel kuruluşların empozesiyle Güneyindeki sorunlu bazı bölgelerle ilişkilendirilirken bunun yaratacağı stratejik etkiler ne olacaktır? Stratejik patlama mı stratejik vakum mu?

Bizans’ın yaşamış olduğu imparatorluğun uzak coğrafi bölgelerini sağlam entegre edememesi zayıflamasında büyük etken olmuştu. Benzeri bir durumu Osmanlı gücü de başka bir boyutta yaşamıştır. Doğudan gelen nüfus dalgalarını İran'da Safevilerden dolayı devam ettirememiş, geniş İran coğrafyasını imparatorluk coğrafyası ile etkin bir şekilde entegre edememişti. Bugün de aynı sorunun olduğunu, özellikle son İran Savaşındaki İran’ın performansından dolayı büyük bir çekim merkezi oluşturacağını düşünüyor muyuz acaba?Nato ve Amerikanın ciddi yönlendirme ve empozelerine karşın Güneyimizdeki sorunları çözme kapasitemiz nedir? Bizim güneyimize yönelik stratejik planımız nedir? Siyasi, askeri, ekonomik ve sosyal entegrasyon projemiz var mıdır? Böyle bir projenin altyapı bileşenleri düşünülmüş müdür?

Nüfuz coğrafyamızdaki devletlerin bizimle ilişkilerinin sadakat derecesi nedir? Mesela Türk Cumhuriyetleri ne derecede Türkiye politikalarını desteklemektedirler ne derecede Türkiye ile entegre olmuş durumdadırlar? Bizim sadece güneyimiz değil doğu ve batımız için ekonomik, siyasi, sosyal entegrasyon kapasitemiz nedir? Bu kapasitemizi artırmak hedefimiz var mıdır? Balkanlar Avrupa Birliği ve NATO’nun; doğudaki dost ve akraba topluluklarımız Rusya, Çin, İsrail, İngiltere ve yeni yeni Japonya’nın; güneydeki bölgeler ise Amerika, İngiltere, Çin, İsrail,vb ülkelerin etkisi altına girmişken stratejik bağlamda yalnızlaşma riskini görebiliyor muyuz? Buna karşı bir stratejimiz var mıdır?

Tarih yöntemi ve birikimiyle birlikte düşündük dostlar. Daha çok düşünmeye ihtiyacımız var… Stratejik bakış yeteneğimizin içsel engelleri, mesela ideolojik ve bireysel ihtirastan kaynaklanan saplantılarımız var mıdır? Yani bizim Leningrad ve Stalingrad’ımız Varmıdır?

Mehmet Ali BAL / Haber7

Yorumlar4

  • Hamit Tarakçı 54 dakika önce Şikayet Et
    Hocam, bu şahane yazı için teşekkürler. Belki II. Abdülhamid'in Balkan politikasını anlayamayan İttihat'çıların hâtasını da ilâve etseydiniz çok iyi olacaktı.
    Cevapla
  • misafir 1 saat önce Şikayet Et
    çok güzel ve faydalı bir yazı olmuş, tabiki takdiri ilahi de var,osmanlının zayıflamasında mısır meselesi etkili olmuş şimdilerde ise gelişmeler olumlu yiğit düştüğü yerden kalkar.
    Cevapla
  • HIDIR BUDUR 1 saat önce Şikayet Et
    1444 yılında tahtı II. Mehmed'e (Fatih) bırakan Sultan II. Murad'a, “HAÇLI ORDUSU ÜZERİNE YÜRÜMESİ İÇİN” genç padişah tarafından yazılan mektuptaki tarihi emirdir. "PADİŞAH İSENİZ ORDUNUN BAŞINA GEÇİN, YOK EĞER PADİŞAH BEN İSEM EMREDİYORUM, ORDUNUN BAŞINA GEÇİN" diyerek babasını “HAÇLILARA KARŞI !” savaşa çağırmıştır.
    Cevapla
  • Uğur 1 saat önce Şikayet Et
    Hocam, uzun olmuş herkes tarih sevmez ancak benim gibi detay sevenler için mükemmel bir tarih yolculuğu oldu. Çok teşekkür ederim
    Cevapla Toplam 1 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat