Bilgelik Nedir? Bilinç Nedir?
- GİRİŞ24.08.2026 09:08
- GÜNCELLEME24.08.2026 09:08
Bilgelik üzerine daha derin sözler söylenebilir. Baştan ifade etmem gerekirse bu yazıda bilgelik ile bilinç ve uyanıklık ve farkındalık ilişkisi üzerinde duracağım. Bu bilgelik üzerine herşeyi kapsamıyor kesinlikle. Ama, önemli bir bağı ortaya çıkarmayı hedefliyor.
Bilgelik demişken nispi hakikatler (Göreceli gerçekler) ve mutlak hakikatler (Kesin gerçekler) ilişkisine de değinmek gerekmektedir. Zaten bu kavramların farkına varıldığında bilgelik şafağı aşılıyor demektir.
Tarihi Beyhaki’de geçen bir hikaye hem hoş hem de düşündürücüdür.
“Bir zamanlar bir Kürt, bir sarraf, bir hoca, bir Deylemli ve bir de aşık çölde oturuyorlarmış. Gökyüzü kapkaranlık bir örtü altındayken ansızın doğunun ufkundan ay yükselivermiş. Yere erimiş altın dökmüş. Sevinç içinde birbirlerine bakmışlar ve “Hepimiz idrak ve hayal gücümüzün menzili mertebesince bunu tasavvur edecek bir mecaz söyleyelim” demişler. İlk sözü söyleyen sarraf olmuş. Zira altının niteliğinin kıymeti diğerlerini geride bırakacak bir ilhamı tetiklemiş onda.”
“Bu ay” demiş sarraf, “Adeta kazandan dökülen saf altından bir külçe gibidir.”
Kürt “Kalıptan çıkmış yaz peyniri gibidir” demiş. (Demek ki o bölgedeki Kürt toplulukları hayvancılıkla geçiniyorlarmış).
Aşık “Adeta sevdiğimin cemali gibidir. Onun çekiciliğini ödünç almış, onun ışıldayan güzelliğini taklit etmektedir” demiş.
Hoca “O zengin ve cömert bir adamın evinden perşembe günleri hocaya gönderilen beyaz un gibidir” demiş.
Deylemli ise “Yola çıktığı zaman kralın önünden taşınan üzeri altın nakışlı kalkan gibidir” demiş. (Bilindiği gibi Deylemliler Kuzey İran’ın dağlık bölgeleri olan Deylem’de yaşamış savaşta çok yetenekli bir halktı. Bundan dolayı da Müslüman fetihlerine başarılı bir şekilde direnmişlerdir. Önce Sasaniler sonrasında da Müslüman imparatorluklarda asker olarak istihdam edilmişlerdir. Zamanla Abbasi ve Emevi ordularından kaçan Şiiler ve Aleviler de bu bölgeye (Deylem ve Gilan) sığınmışlardır. Bugün bölgedeki halk Zeydilik koluna mensuptur.
Deylemlilerin bugün ülkemizde yaşayan Zazalar ile de bir ilişkisi vardır. Deylemli Büveyhiler Güneydoğu Anadolu’ya ilerlemişler ve Bizans ile karşı karşıya gelmişlerdir. Diğer Deylem hanedanı Sallârîler döneminde ise Deylemli topluluklar Doğu Anadolu bölgesinin Kuzey ve Batısındaki şehirlere nokta seferler düzenlemişlerdir. Bugün bölgede yaşayan Zaza nüfusun o dönem gelen Deylemli asker ve toplulukların bakiyesi olduğu ifade edilmektedir. Bu alandaki lengüistik alimleri Zazaların kullandığı “Dımıli” sözcüğünün Dailemi/ Dailomi’den geldiğini savunmaktadırlar. Hikayedeki Deylemlinin “doğan ayı” “altın nakışlı kalkana” benzetmesi Kuzey İran'daki bu topluluğun savaşçı özelliklerine işaret etmektedir. “Herkes kendi zevkince” der Arapça bir darbı mesel (Arberry; Sh.117). Bilgelik bütün bu farklı kişilerin, meşreplerin, zevklerin, vb hepsinin bilincinde ve farkında olmaktır. Bütün bumecazların, idraklerin, çağrışımların, sezgilerin hepsini duyumsamaktır. Taa ki daha da ilerisi bütün bu dünyayı olanca zenginliğiyle tasavvur edebilmek, inşa edebilmektir. Bu hikaye üzerine şunu da söylemek gerekir ki, burada yer alan kişiler o dönemin, o zamanın ve yazarının kurgusunun eseridir. Gerçek ve kesin bir kategori değildirler.
Bu hikayenin içeriğini az değiştirirsek, bilgeye bu konuşmadan önce her kişinin mecazlarına dair soru sormuş olsak, o kişilerin söylediği aynı cümleleri duymaktır bilgelik. Bu didaktik yönleri itibariyle abartılmış hikaye bize idraklerin göreceliğini ve hakikat noktai nazarında bilgeliğin ihatasını gayet güzel anlatır. Bu farklı bakış gerçek hayat malzemesi üzerinde de aynı şekilde gerçekleşmektedir.
BİLGELİK KESBİ MİDİR YOKSA VEHBİ MİDİR?
Birçok insan bilgeliğin doğuştan geldiğini düşünür. Bu kesimin en rasyonel olanları bile belirli bir yaştan sonra aydınlanmayla bilgeliğin oluştuğu düşünür. Bizim geleneğimizde meşhur “kesbi ilim” ve “vehbi ilim” ayrımını burada da kullanabiliriz. Bilindiği üzere kesbi ilim çalışarak, eğitim ve öğretim ile kazanılan ilimdir. Vehbi ilim ise doğrudan Allah (cc) tarafından verilen ilimdir. Vahy-i semavi’ye aşina bir gelenekten geldiğimiz için çoğunlukla büyük insanları, ilim ve hikmet sahibi alimleri, evliyaları, asfiyaları, ebrarı, vs görünce (Hayat ve eserlerinin bilgisine varınca) “Bu vehbi ilim” der geçeriz.
Vakıa gerek ilim gerekse amelde işin bir vehbi boyutu elbette vardır. Fıtratı uygun kabiliyette olmayan bir insanın alim, mürşit ve bilge olması mümkün değildir. Ancak Allah’ın (cc) doğuştan verdiği kabiliyet ve fıtratın kesben (çalışarak, gayret göstererek, üzerinde yoğunlaşarak, vb) geliştirilmesi elzemdir. Şarkın ve Garbın büyük bilgelerine baktığımızda bu teorinin desteklendiğini görmek mümkündür. İnsan malzemesi yani doğuştan sahasında parlayan bir yıldız olması, sonra da döneminin parıltısına hem kaynak hem de kabul edici olması ile ayrıca içinde çalışılacak bir laboratuvar mahiyetinde olması, farklı kültürler, yönetimler ve insan topluluklarıyla temas kurması, kabiliyetli olduğu sahada kuvvetli sabır ve odaklanmayla hayatının sonuna kadar çalışması ve üretmesi gibi hususlar ön plana çıkmaktadır.
“Bilge” derken asla bu kavramı sadece hayatın genel alanlarında sırlı ve soyut sözler söyleyen mistik profilde kişileri kastetmiyorum. Bilakis hayatın özel alanlarında zamanı ve olayları aşsa da son derece somut ve özel tespitler yapan, geçmişi ve geleceği okuyabilen ve bugünü yorumlayabilen hatta özellikle bugünü ve yarını biçimlendirme kudretine sahip hayatın içindeki büyük insanları kastediyorum.
Bu büyük insanların hepsini içine koyabileceğimiz bir teorik yapı bulunmamaktadır. Her büyük insanın, her bilgenin sergüzeşt-i hayatı farklıdır. Ancak, dönemler, topluluklar, olaylar, vb içinde böylesi özel insanları farklı etkileyecek hususlar olabilir. Bu konuda tam bir liste vermek mümkün değildir. Sadece bazı farklı örneklerle yetinerek bir idrak çerçevesi oluşturmaya çalışalım.
İlk önce bilgelik bilinci ve bilgelik merakını yazmak istiyorum. Zira bu bilinç ve arzu içsel bir arzudur. Harici bir neden olmaksızın kendini gösterir. Montaigne Denemelerinde Krezus’un hikayesini anlatır. Pers kralı onu esir edip ölüme mahkum edince sehpaya giderayak “Ah Solon! Ah Solon!” bağırmış. Pers Kralına görüem-şler bu sözü, O da Krezus’a ne demek istediğini sordurunca O da Krezus’un kendisine verdiği bir öğüdün ne kadar doğru çıktığını anlatmış. Solon bir gün demiş ki Ona “Talih ne kadar güler yüz gösterirse göstersin, ömürlerinin son günü geçmeden kendilerini mutlu saymamalı insanlar kendilerini.
Çünkü insan hayatı kararsız, değişkendir. Ufacık bir eylem yüzünden bir halden bambaşka bir hale geçiverir.
”Aynı şekilde aksini de düşünmemeli insan, insanlık komedyasının perdesi kapanmadan ben hep zelil yaşadım da dememeli. Çünkü her an herşey değişebilir. “Agesilaus da Pers Kralının o kadar genç yaşta öyle büyük bir devlete konduğu için mutlu sayılacağını söyleyen birine: İyi ama, demiş, Priamos da o yaşta mutsuz değildi. O Büyük İskender’den sonraki Makedonya krallarının (Ve Prenslerinin- MAB) Roma’da dülgerlik, budamacılık yaptıkları, Sicilya zorbalarının Koryntos’ta çocuk bakıcısı oldukları görüldü.
Dünyanın yarısını fethetmiş. Bunca orduları yönetmiş bir imparator bir Mısır kralının aşağılık adamlarına yalvarma zavallılağına düşüyor. Altı yedi ay daha az yaşamış olsa bu hale düşmeyecekti koca Pompeius” . (Denemeler; Montaigne; Sabahattin Eyüboğlu; Türkiye İş Bankası Yayınları: 2024; Sh. 65, 66). İşte hayatın en zor alanı olan savaşlar, esaretler, türlü zilletler içinde parlayıveren bilgece düşünceler, ibret alınası dersler. İşte burada hem bu anekdotun kahramanlarını hem de müellifi Montaigne’ni bilgelikten nasibi olan kişiler arasında görmek doğru olacaktır. Her biri ayrı bir macerasının kahramanları…
Ya Firdevsi’yi nasıl övmeli? 940- 1020 arası yaşayan bu dahi insan İranlı Şair ve Bilge Samani Devleti (818- 999) ve Gazneli Devleti (963- 1186) zamanında yaşamıştır. Müslüman Fatihlerin İran’ı fethettikleri ve daha da doğusuna doğru fetihlerini genişlettikleri bir dönemde yeni fatihlerle kısmen uyumlu görünerek Şehnameyi yazmış, kendi tabiriyle “30 yıl çalışarak Acem lisanını yaratmış; Acem lisanından da Acem mülkünü yaratmıştır”.
Şehnameye, Samaniler Döneminde yaşamış Rudeki’nin başladığı da söylenmektedir. Firdevsi Şehnamesinde ilk üç Halife’yi övmekle birlikte asıl kadim İran ve Pers kültürünü canlandırmaktadır. Eski Pers kahramanlarını anlatmaktadır. Bu içinde doğduğu Samanilerin bir devlet politikasıdır aynı zamanda. Samaniler hem yeni müslümanlar olarak bölgede ; büyük çaba sarfederek İslamı yaymışlar hem de eski Pers- İran kültürünü tüm Orta Asya’da yaşatmışlardır. Bu şekilde Pers kimliğini Müslüman Fatihler Araplardan ve Orta Asya’daki Türklerden bağımsız ve ayırıcı kılmışlardır. Firdevsi’den önce meşhur Rudeki’ye de hamilik yapmışlardır. Ancak, Firdevsi özellikle Pers kültürünü, dilini ve efsanelerini ölümsüz kılmıştır.
Bazı alimler için alemin ta kendisi diyebiliriz. Firdevsi için de kendi başına İran- Pers dünyası diyebiliriz. Bu anlamda Firdevsi kendi kültürü için inşa edici bilgedir. Ve Firdevsi’nin bilgeliği ve büyüklüğü kendi içinde gizli bir kaynaktan beslenmiştir. Bu öyle bir kaynaktır ki, Şehname’deki beyit sayısı 60.000’dir (altmış bin). Oryantalist Emerson’un Fars Şiirinin sütunlarına ilave ettiği Nasır-o Hüsrev (1004- ?) deha sahibi bir bilge olarak dikkati çekmektedir. İsmaili şair, filozof ve seyyah olan Nasır-ı Hüsrev keskin zekasıyla dikkati çekmektedir. Gazneli Mahmud ve sonrasında oğlu Mesut Döneminde Gazneliler için katip olarak hizmet etmiştir. 1040’tan sonra Selçuklulara hizmet etmeye başlayan Hüsrev kendi ifadesiyle saraydaki içki meclislerinde yer almış, gördüğü bir rüya ile de bu içki alemlerinden tiksinmiştir. Sonra uzun bir seyahate çıkmış; Nişabur, Damgan, Sinan, Kazvin, Şemiran, Tebriz, Hoy, Ahlat, Bitlis, Diyarbekir şehirlerini dolaşarak Harran’a gitmiştir. Suriye, Filistin ziyareti sonrası Hac görevini ifa edip Fatimîlerin başkenti Kahire’ye gitmiştir. Orada bir dai aracılığıyla İsmailiye mezhebine başlanmıştır. Ancak, dönüşünde ehli sünnet ülemaya hakaretleri Selçuklu otoritesi tarafından haklı olarak takibata uğramasına neden olmuş, sürgünde de ölmüştür. Kendisinin İsmaili mezhebi için yaptıklarını ve bu mezhebe bağlılığını elbette haklı göremeyiz. O dönemin şartlarını ağırlaştıran bu tür batıni mezhep hareketleri ve anarşisidir.
Ancak, hak-perest düşünürsek Farsça yazan şair olarak ve filozof olarak kıymeti her tür şek ve şüpheden aridir. Sadece bir sözü bile onu yükseltmeye yeter: “Yalnız batın “Tek gözdür”, yalnız Zahir de “Tek gözdür". Hakikati kavrayabilmek için “Çift göze” ihtiyaç vardır”
Emevi ve Abbasi fetihleri sonrası bölgenin durumunu dikkate almak gerekir. Dinin taşıyıcı Arap Müslümanlar ile kadim kültürlerin ve medeniyetlerin taşıyıcısı yerel halklar arasında hemen bir kaynaşma olmamıştır. İslamın fatihler tarafından yorumlanan hükümlerini yerel topluluklar tam olarak kabullenmemişlerdir. Bu noktada, felsefe ve düşünce ve mezhep hareketlerinin bölgede yoğunlaştığını görmek mümkündür. Bu hareketlerin hepsi için zararlı demek mümkün ve doğru değildir. Bu iki hatta daha fazla dünyanın karşılaşmasından daha büyük, zengin ve verimli bir medeniyet ve düşünce dünyası doğmuştur. Hatta bazı zararlı düşünceler hatta anarşi yayan batıni mezhepler ortaya çıksa da ana hatlarıyla adeta bir “Çapraz dölleme” yaşanmış, özellikle de Abbasiler döneminde ve sonrasında ilim, düşünce ve sanatta büyük gelişmeler yaşanmıştır.
Bu dünya Doğudan Moğol Batıdan da Haçlı saldırılarına rağmen yaşamaya devam edecektir. Mevlana Celalettin Rumi’in dediği gibi Moğol müslüman olacak, Haçlılar da bir kaç şehir dışında bölgede kalamayacaklardır. Bu iki saldırgan merkezin ortasında kalan dünyanın nasıl yaşadığının bir göstergesi de hiç şüphesiz Sadi-i Şirazi’dir (1210- 1292).
Belirtilen saldırıların en yoğun olduğu dönemde yaşamış olan bu büyük insan Gülistan ve Bostan’ın müellifi, şairidir. Kendisi işgalleri görmekle kalmamış, Haçlılara karşı savaşmıştır. Sadi için Ziya Paşa “vasfolunmaz anın kemali/ Bir kavme gelmedi misali” demiştir. Yine milli şairimiz tarafından da “Sadi bizim Şarkın ruh-u kemali” denilerek övülmektedir. Sadi’nin merkezinde İmam Gazali ve İhya’sı bulunmaktadır. İlk eğitimini babasından alan Sadi küçük yaşta babasını kaybetmiş dedesi ve amcası tarafından eğilmiştir. Sonra da Nizamiye Medresesine gitmiştir. Hocaları arasında El - Cevzi ve Sühreverdi de bulunmaktadır. Sadi bereketli bir insan döneminin ürünüdür. Bağdat, Hemedan, Horasan başta olmak üzere bütün Doğuyu tanıyan Sadi Mekke, Şam, Hindistan ve Kuzey Afrika’da bulunmuştur. Bu seyahatleri 30 (otuz) yıl sürmüştür. Sadi’nin yararlandığı tarihsel insan listesi çok uzundur. Peygamber kıssaları, hadisler, Galen (Calinus), Ebubekir Şibli, Eflatun, Evhaduddin Enveri, Hipokrat, İbn Cevzi, İhvanı Safa filozoflarının risaleleri başta olmak üzere neredeyse o dönemdeki ve o dönem kadar ki bir çok kaynak Sadi’nin aklından süzülmektedir. Şunu hatırlatalım ki klasik İran Eeblyatında şair demek Antik Yunan’daki filozof demektir. Şair alim-i külldür; bütün ilimlerden haberdardır, her ilimle meşgul olmaktadır; zekası keskin, görüşleri isabetli ve aklı rasyonel olmalıdır, vs. Arberry’nin saydığı bu ve benzeri özellikleri Sadi’nin taşıdığını söylemek mümkündür. O yüzdendir ki, Sadi sadece büyük bür şiir değildir; aynı zamanda insanlara faydalı olan bilgileri en güzel şekliyle sunan, üst düzey insan yetiştiren bir dahi bilgedir. Bu yüzdendir ki, Osmanlı Medreselerinde asırlarca Sadi okutulmuştur. Bostan ve Gülistan aynı zamanda devlet adamları için bir eğitim ve terbiye kitabıdır. Sadi bir anlamda yaraları sarılmış, rehabilite edilmiş İran’ın ne derece İslam dünyasına hizmet edebileceğinin, ne derece üstün eserler vereceğinin açık bir kanıtıdır. Sadi’nin didaktik ve engin görüşleri değilse bile şiirine kendisinden çeyrek asır sonra gelen Hafız-ı Şirazi (1325- 1389) tarafından eşlik edilecektir. Ki Hafız fikirlerindeki kuvvet,görüşlerindeki hassasiyet, edasındaki rindlik ile dikkati çekmektedir. Şarkın en lirik şairlerindendir. Şairimiz Y. K. Beyatlı Rindlerin Ölümü şiirinde şöyle anmaktadır Hafız’ı: “Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden her gün çarpmış kanayan rengiyle.
Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle”.
Hafız’a dilin, lirizmin, şiirin bilgesi demek abartı olmayacaktır.
Artık Sadi’den ve Hafız’dan sonraki dönemde Molla Cami (1414- 1492; sufi alim ve şair).
Kendisi Arap edebiyatı ve felsefede derinleşmiştir. Mühim bir tasavvuf alimidir.
“Yalnız Biri
gör, yalnız Biri çağır, Yalnız Biri talep et, Yalnız Biri gör, Yalnız Biri bil, Yalnız Biri söyle” zira Allah (cc) dışında diğerleri buna değmiyorlar.”
Sözü Onun zirvesinden marifetullaha bir bakıştır. Medrese eğitimi almış, Astronomi alimi Ali Kuşçu ile birlikte matematik problemleri çözmüşlerdir.
Zamanın herşeyi bilen anlamında “Allame” sayılmıştır.
Nitekim kendisi Herat (Afganistan) Nizamiye medresesinde matematik, Arap edebiyatı, tabiat bilimleri ve İslam felsefesi dersleri almıştır. Feridüttin-i Attar ve Mevlana Celalettin Rumi gibi tasavvufa düşünce yönünde girmiş olması ve bu alana felsefe düzeyinde katkı sağlanmasından dolayı tasavvufun bilgelerinden sayılmaktadır. Kendisi asırlardan beridir İslam dünyasının mühim bir akide ve tasavvuf sütunu olarak durmaktadır.
Bir diğer bilgemiz ise İbni Haldun’dur (1332- 1406). Modern tarih yazımı, sosyoloji ve iktisadın öncülerinden kabul edilir. Özellikle sosyolojide Batılı alimler kendisine “Babasız doğan çocuk” demişlerdir. Köklü bir aileden geldiği için iyi bir eğitim almıştır. Tunus’ta ve Fas’ta devlet görevlerinde bulunmuştur. Gırnata (Endülüs İspanya’sı) ve Mısır’da üst düzey görevli olarak çalışmıştır. Yaşadığı dönemde Kuzey Afrika’da karışıklık ve istikrarsızlık o derece hakimdir ki, kendisi bile iki yıl hapis yatmıştır. İbni Haldun ciddi bir Kuran eğitimi almştır.
Ayrıca Cahiliye Dönemi Arap şiirini iyi etüt etmiştir, ciddi sayıda şiiri ezberlemiştir, yani Arapçanın inceliklerine fevkalade vakıftır. Ayrıca matematik, felsefe, mantık eğitimleri almıştır. İspanyada iken Gırnata Emirinin elçisi olarak Kastilya Kralı Zalim Pedro’ya gitmiş, onu zekasıyla ve görgüsüyle etkileyerek bir anlaşma imzalatmaya muvaffak olmuştur. Mısır Sultanı Zahir Berkuk ile tanışmış, Mısır Maliki Başkadılığı yapmıştır. 1401 yılında Mısır Sultanının talebi üzerine Şam’da bulunan Timur’un yanına gitmiş, bir aya yakın orada kalmıştır. Timur’un onun bilgi ve görgüsünden etkilendiği şüphesizdir. Dönüşünde Mısır Sultanına “Timur Mısır seferi yapar diye korkuyorsan bunu düşünme. Timur niyeti Mısır değil. Ayrıca Timur yaşlı, yakın bir tarihte ölecek. Ancak, yukarıda Osmanoğulları hanedanı var. Onlardan kork, zira onlar “nizam kuruyorlar” şeklinde bilgi arz etmiştir.
Devlet yönetimi ve siyasi hayatın bilgeleri demişken Kardinal Richelieu’yü (1585- 1642), ki kendisi Fransa’yı imparatorluk yapan politikaların temelini atmıştır. Kendisi Katolik olmasına rağmen Habsburglara karşı ptotestan prensleri kullanmayı bilmiş, Papa tarafından Katolik bloktan dışlandığında ise zamanın modern ordularını kuran İsveçliler ile ittifak kurarak Habsburg Almanya’sını istila ettirmiştir. Yine de İsveçlilerin çok güçlenmemesi için gerekli önlemleri almayı ihmal etmemiştir. Kendisinden sonra tarihte zor görülebilecek bir politikacı kardinal olan yetiştirmesi Jules Mazarin’i (1602- 1661) Fransız İmparatorluğuna miras bırakmıştır. Ki bu yetiştirmesi Büyük Fransa’yı görecektir. Merkezi Fransa İmparatorluğunda uzun süre hüküm süren 14. Louis’yi yetiştiren, yönlendiren adam olacaktır. Her iki adamın da bilge denebilecek düzeyde siyasi yönetici olduklarında şüphe yoktur.Bu tarihten sonra modern tarih birçok bilge devlet adamı, bilim adamı, düşünür, sanatçı, vb tanıklık etmiştir. Bunlardan 1. Elisabeth, Kont Metternich, Şansölye Bismarck, Schaekspeare, vb kişiliklere eski yazılarımızda değinmiştik. O yüzden ağırlıklı olarak bizim dünyamızdan verdiğimiz örnekler ile iktifa edelim istiyorum.
Başlıkta yer alan soruya cevabı tekrar özet olarak toparlayalım:
Öncelikle uygun bir yetenek gerekmektedir. Verdiğimiz örneklerin hiçbirinde sıradan bir insan söz konusu değildir.
İkinci olarak, uygun temel eğitimlerin alınması, sahanın esaslı (Muhalled) kitaplarının okunması, zirve şahsiyetler ile mümkünse verimli ilişkiler kurulması elzemdir.
Üçüncü olarak, insanın yetişmesine elverişli bir sosyal çevrede olunmalıdır. Nitekim Verdiğimiz örneklerde ilim ve görgü seyahatleri vardır. Sadi’nin bu seyahati 30 yıl sürmüştür. İbni Haldun neredeyse seyyah bir katip, danışman ve sefir gibidir. Bu seyahatler sırasında yoğun gözlem, keskin akıl, açık zihin şarttır. İnsan görmediğinin cahilidir. Bazılarında ise enfüsi (içe dönük) seyahatler söz konusudur. Bu da bir bilgenin yetişmesi için elzemdir. Bu dömemdeki bilgelerin hayatında mutlaka bir göç hikayesi vardır. İster zorunlu, ister gönüllü…
Özellikle büyük kültürel fay hattı hareketliliğinin olduğu bölgeler dehayı tetikleyebilir. İlk kültürel karşılaşmalar, ilk çatışmalar fevkalade elverişli ortamlar olabilir.
Dördüncü olarak ise ilim, rey ve akıl sahiplerini devlet veya iş dünyası istihdam etmeli, onları korumalıdır. Doğuda ve Batıda her iki alanda hamiler görmek mümkündür. İcatlar ve keşifler için de aynı durum söz konusudur. Aynı zamanda devlet ve ticarette önde gelenler himaye ettikleri bilge ve seçkin insanların değerini az da olsa anlamalıdırlar.
BİLGELİĞİN SAĞLADIĞI ONTOLOJİK KATKILAR
Hayatın her sahasında bilgece düşünmek ve bilgece davranmak elbette bize çok şey kazandırır. Ancak, özellikle devlet yönetimi, savaş, diplomasi, ittifak sistemleri yönetimi, vb konularda bilgece davranmak bütün bir milletin kaderini etkilemektedir. O yüzden ağırlıklı olarak devlet yönetimleri ve milletlerin kaderlerini ilgilendiren veya dolaylı ve dolaysız katkı sağlayan bilgelerden örnekler verdik. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Önemli olan kriterlerin tanımlarını yapabilmek ve ölçüleri tespit edebilmektir. Kendi ailesini huzur içinde yaşatan da kendi ölçüsünde bir bilge olabilir. Kendi milletini ve devletini barış, refah ve ilerleme içinde yaşatan da bir bir bilge liderdir.
Buradaki ölçü, sosyal ve siyasi sistemlerde dönemin rasyonel insan malzemesini ve yönetim kurallarını uygularken ana problematiği idrak edip, devasa mekanizmaları yine bilgece harekete geçirebilmektir. Zamanın içinde gizli riskleri herkesten önce görüp, milletini ikaz edebilmektir. Elbette ki, çok büyük düşman saldırıları karşısında (10, 11. Yüzyıllardaki Haçlı saldırıları ve Moğol saldırıları, modern zamanlarda Batının istilası, vb) zafer her zaman mümkün olmayabilir. Bu durumda, milletinin bugünkü şartlarda varlığını, gelecekte ise devamlılığını sağlayacak kritik ana enstrümanları tespit ve tercih edip yaşatmak bilgelik sayılabilir. Büyük düşmanlarla aramıza tampon ülkeler koymak, büyük düşmanların kritik güç unsurlarını ve kritik mekanizmalarını tespit edip aklı kullanarak mücadele etmek, vb siyasi bilgeliğin örnekleri sayılabilir.
Ancak, bütün bunları yaparken ilk baştaki hikayemize dönelim. Nispi hakikatler (Göreceli gerçekler) herkes tarafından farklı anlaşılabilir. Bu küçük hikayedeki kahramanları nasıl ki bir bilge dinlediğinde, bunlar ayrı idrak kelimeleri ile konuluyorlar ama maksatları birdir, aynı aydan bahsediyorlar diyebiliyorsa, milletlerin önderleri de farklı kelimeler ile konuşan insanı için farklı söylüyorlar ama kasdımız birdir, aynı şeyden bahsediyoruz diyebilirler. Nitekim Mevkana üzümden Türkçe, Farsça ve Arapça karşılığıyla bahsedip nizaa düşen üç adam aynı şeyi üç farklı kelime ile söylüyorsunuz demiştir. Müdebbir, rey akıl sahibi, fatih, rasih, basiretli, aklı bütün hevesatına galip kudretli yöneticiler ve elit kadrolar somut gerçekliği anlayabilecek olanlardır. Nispi hakikatlerden mutlak hakikatlere yükselmek için de hem maddi ve manevi yeterliliğe, hem afaki ve enfüsi seyahate ve basirete, hem sahibi kudret olmaya hem de kendi kudretini bizatihi Ömer (ra) misali takyit edebilmeye ihtiyaç vardır.
Üzerimize doğan dolunayı ay gibi görüp, farklı idrak eden herkesi de anlamaya kucaklamaya ve yönetmeye ehil olursak milletimiz ve devletimizin üzerinden ay da güneş de eksik olmayacaktır inşallah.
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol