Ahuramazda ve Ehrimen’den Hürmüz’e
- GİRİŞ07.09.2026 09:17
- GÜNCELLEME07.09.2026 09:17
Hürmüz Boğazındaki ikili abluka yani İran ve Amerika ablukası devam ederken, sadece savaşın gidişâtına değil, savaşın cereyan ettiği bölgelere ve toplumlara da dikkatlerimiz çekilmeye başladı. Savaşlar ve ülkelerin topraklarının bir kısmının ya da tamamının el değiştirmesi elbette büyük olaylardır. Ancak, tarihi akışa daha büyük bir pencereden bakarsak savaşların, fetihlerin, büyük güç oluşumlarının, olağanüstü zenginlik dönemlerinin zemininde temyiz edilebilecek şekilde yerleşik toplumların genetik kodlarını, farklı kültürlerin iç içe girişlerini, adeta ölümsüzleşmiş efsane kahramanlarını, vs görebiliriz. Bugün istiyorum ki biraz nefes alalım. Coğrafyamızda devam eden savaşların arka planında, zemininde gizli kodları, milletlerin kültürlerini, beklenmedik zamanda gerçek hayata giren efsane kahramanları, zaman ötesi trajedileri ve tabi ki hikmetleri paylaşalım. Savaş İran coğrafyası merkezinde cereyan ettiği için kadim İran efsaneleri, hikayeleri ve ortak meselleri ana odağa yerleştireceğiz. Başka bir zaman da bu coğrafyaların Türkler, Araplar gibi başka milletleri merkeze aldığımız yazılar yazmak nasip olur inşallah.
Savaşa ve dünyayı daha fazla etkileyen Hürmüz Boğazındaki ikili ablukaya yoğunlaşmış iken dikkatli bir aydınımız “Ama boğazın adı bile Hürmüz Boğazı” deyiverdi. İran’da ve Körfezde hangi devlet olursa olsun, bu boğazın jeopolitik değerine paha biçilemez.
Körfezdeki diğer Arap Devletlerine nazaran İran daha köklü ve daha bağımsız bir güç olduğu için Hürmüz Boğazının jeopolitik pozisyonu onu daha çok ilgilendirmektedir, İran’la ilişkilidir. Hatta İran’la özdeşleşmiş bile diyebiliriz.
Hürmüz isimlendirmesi o kadar temel anlamlar ve işaretler içermektedir ki! Hürmüz kelimesi Ahura Mazda kelimesinin Türkler ve hatta İranlılar ve bölgeye gelmiş milletlerin isimlendirmesidir. Ahura Mazda Zerdüştlüğün en büyük ve yüce tanrısıdır ve iyilik ilkesidir.
“Ahura” efendi veya sahip demektir.
“Mazda” ise bilgi, hikmet ve akıl demektir. Bu şekilde Ahura Mazda “Bilginin ve aklın efendisi “ olarak bilinir. Ahura Mazda Türk kültürü başta olmak üzere bölgedeki diğer milletler ve İslam kaynakları tarafından “Hürmüz” olarak da isimlendirilmiştir. İyiliği temsil eden Ahura Mazda evrende karanlığın ve kötülüğün en üst temsilcisi olan Ehrimen ile sürekli savaş halindedir. Kadimden bu yana var olan inanca göre bu savaşın sonunda Ahura Mazda ve iyilik kesin galip gelecektir.
Bu anlatıdan pek tabii anlaşılabilir ki, kadim Pers imparatorluğunda hükümdarlar meşruiyetlerini Ahura Mazda’dan almaktadırlar. Bu durumda, Ahura Mazda sosyal yaşamda olduğu kadar siyasi yaşamda da derinliğine etkisi olan ve biçimlendiren bir tanrı inancıdır.
Ahura Mazda (Hürmüz) kültü nihayetinde zafer mitini içermektedir. Kanımca modern İran toplumlarına (Sadece Farslara değil) bıraktığı en büyük miras da budur: Mutlaka zafere şartlanmış bir toplum yaratmak. Bunun insanüstü bir dirence dönüşmesi artık o kadar olağandır ki!… Tarihsel olarak baktığımızda İran derin ve uzun vadileriyle adeta doğal bir geçiş noktasıdır, memerr-i akvamdır. Gelip geçenler tabi ki kısa sürede bu coğrafyayı terketmiş değildirler. Ayrıca ilk Arap fatihler, Cengizin orduları gibi gelenlerin bazıları son derece yıkıcıdırlar ve kalıcıdırlar. Her gelen fatih ordu bu bölgede kendine has ve yerel teamüller ile mezc olmuş bir nizam kurmuştur. Bu nizam salt siyasi bir nizam mıdır ? Yoksa başka sosyal, kültürel alanları da etkileyen bir nizam mıdır? Evet ama tersinden böyle bir nizamdır. Yani İran'ın fatihleri fetihten hemen sonra İran’ın devlet teamüllerine, kültürel kodlarına neredeyse teslim olmuşlar, ortaya bu yönde bir mezcolmuş sistem çıkmıştır. Ama bu süreçlerde yaşananlar yazıldığı kadar kolay süreçler değildir.
Müslüman Arap fatihler son derece şiddetli ve derinden bir fetih gerçekleştirmişlerdir. Sadece Sasani İmparatorluğu yıkılmakla kalmamış, kadimden o güne gelen eski Pers inançları ve mabetleri de ortadan kaldırılmıştır. Ayrıca asimile olan değil asimile eden bir karaktere sahip olan Akad kültürünün de mirasçısı Müslüman Araplar İran edebiyatı ve sanatını da derinden etkilemişlerdir. Farsça ciddi anlamda Arapçadan etkilenmiştir. Mesela şiirde kaside Arap edebiyatının zirve ürünü ve rekabetçi türü olarak baskın konumda olmuştur. Derin ve kadim Pers kültürünün buna cevabı da o ölçüde derin, özgün ve güçlü olmuştur. Bir kere Firdevsi başta olmak üzere şiir ve nesirde devasa insanlar arkaik Pers malzemesini, dilini, kelimelerini tekrar canlandırmışlar, hatta bizzat Firdevsi'nin dediği gibi “Acem dili” dahil eski Acem tarihini ve Acem milletini yaratmışlardır.
Sadece bununla da kalmamışlar, Fatihlerin dininin temel kavramlarını farsçalaştırmışlardır.
Hatta Farsçalaştırılan bu namaz, abdest gibi temel dini kavramları Türkler gibi yeni Müslüman olan büyük bir millet bile aynıyla almıştır. Nasıl alınmasın ki, Pers zekası dini eserlerin tercümesini en temel paradigmaya oturmuş ve en temel ilkeye bağlamıştır: İbni Cerir Taberi’nin Kuran tefsirinin Farsçaya tercümesinin önsözünde Samanoğlu Hükümdarına sunulan tefsirin Arapçasının anlaşılmasının zor olduğu anlaşıldığından, Hükümdarın Maveraünnehir ulemasını toplayarak fetva istediği belirtilmektedir.
“Bu eserin Farsçaya
tercümesi caiz midir?” talebine “Kuran Tefsirini Arapça bilmeyenlerin de faydalanması için Farsça okuma ve yazmak caizdir” denilmiştir.
“Biz hiçbir peygamberi kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik” (İbrahim; 4) ayeti delil gösterilmiştir. Dahası “Farsça, kadim zamanlardan beridir, Adem’den (as) İsmail’e (as) dek anlaşılmaktaydı. Yeryüzünün tüm peygamberleri ve melikleri Farsça konuşmuştur. İlk kez Arapça konuşan peygamber İsmail
(as) idi. Bizim kendi peygamberimiz Araplardan gelmiştir. Kuran da O’na (asm) Arapça indirilmiştir. Bu bölgede dil Fars dilidir ve buraların melikleri İran şahlarıdır” denilerek Farsçaya ezeli ve kutsal bir nitelik atfedilmiştir.
Değişimin ve İran kültürünün ve eski inançlarını tahribatının derinliği ölçüsünde bu kadim kültür ve inançları yaşatma hamlesi de o ölçüde derin ve güçlü olmuştur. Mesela Arapçanın ihtişamlı kasidesine karşı ilk isyanın başını çekenlerden İranlı Nuvas (ö. 813) şöyle demiştir:
“Söyleme bana eski şarkıları, bırak söylesin başkaları Çal ıssız tozlar içindeki harabelerin tınısını.
”
Şiirin mütercimi büyük oryantalist R. A. Nicholson’ın belirttiği gibi “Çölün ve orada yaşayan insanların tasvirini sunmakta, kıyasıya hicvetmektedir:
“Azat et sürücüsünü devenin çölün kumlarından Süpürsün zaman vaktiyle taptaze, yemyeşil olanı Soylu develerin yorulmak bilmez adımlarıyla yürüdüğü; Orada yalnız mimoza ve devedikenleri yetişir, Hiç de nadir değildir kurtlar, sırtlanlar!
Aramayasın Bedeviler arasında neşe;
Neyi sever ki onlar ? Aç acına susuz yaşarlar.
Bırak içsinler süt kaselerinden, yalnız bırak onları Yabancıdır ne de olsa onlara hayatın ince zevkleri” (Arberry; s.17/ 18) Nitekim Arap Kasidesinde ince zevkler yoktur. Tersine ihtişamlı basit ifadeler mevcuttur.
Kaside-i Bürde’nin meşhur beytini hatırlayalım, Hazreti Peygamberin (asm) ashabını öven Mısırlı Sufi İmam Busiri:
“Ak soy develer gibidir gidişleri vurulunca altınlarından vurulurlar” burada Kisra saraylarının ince zevkleri yoktur. Allah için savaşmanın faziletleri vardır. Kasidenin sonunda; “Saba rüzgarı ban denilen ağacın dallarını kımıldattığı ve deve çobanları türlü nağmelerle develeri sevk ve raksa getirdiği müddetçe (Senin (asm) ashabının ve daha sonra gelip senin yolunda olanların cümlesinin üzerine salâtu selam olsun.) Dakiki’nin (10. Yy) şiirinde ise “Ban” ağacı ve saba rüzgarı ve deve çobanlarının nağmeleri değil, “Ud’un ağıdı” vardır:
“Dört mülk seçti Dakiki
Dünyanın güzellik ve çirkinliklerinden;
Yakut renkli dudak, udun ağıdı,
Kan kırmızı şarap ve Zerdüşt inancı.
”
Arap egemenliğine cüretli bir isyanın ifadelerini yazan bu Samanoğlu şairi aslında İslam öncesi kadim Pers inançları ve kültürünü açığa çıkartmakta, sembollerini övmektedir, şarap Zerdüşt ayinlerinin içkisi ve ud ise ritüellerin çalgısıdır. Aslında Samanoğlu Sarayına kadim kültürü önermektedir. Edebi ifadeler iktidarın araçlarıdırlar.
Hele cahiliye şiirinde basit ve zor hayata paralel zor ve basit üslup ile yazılmış kasideler vardır. Çözümlenmesi çok zor olan bu kasideler Arap şiirinin zirvesidir. İslam sonrası bu geleneğin bir örneği olan Kaside-i Bürde Üstat Karakoç’un ifadesiyle İslam’ın şiir anıtlarındandır. Peygamber Efendimiz ve ashabın bazılarının Arapça ifadelerin delalet ettikleri anlamları üzerine konuşulurken Cahiliye dönemi şiirine müracaat ettikleri bilinmektedir.
Kasideye karşı İran kültürünün cevabı gazel olmuştur. İslam dininin kavramlarını ve düşüncesini kendi özgün dili ve kültürü ile de mezcetmiştir. İslamın Arap fatihler eliyle daha doğru ifadesiyle kılıcıyla girmesinden dolayı Arapçayı ve Arapça eserleri de meydan okunması gereken temel unsurlar olarak görmüştür. Ancak, bunu tam bir karşıtlık olarak da görmemek gerekir. Zira zaman geçtikçe zevkler ve hikayeler birbirine yaklaşmıştır. Mesela Zahiri eski Arap kültüründen alıntılar yapmıştır. Yapmıştır ama hem de incelik ile? Der ki “Benu Temim kabilesinden adamın birine “Nasıl olur da sizin kabileden aşık olan her genç ölür?” diye sormuşlar.
“Çünkü kalplerimiz narin, kadınlarımızsa iffetlidir ” diye cevap vermiş.
Her kim ki aşktan ölür, bırakınız ölsün
Aşkta ölüme bağışık hiçbir iyilik yoktur.
Dedi ki, peçelerini kaldırdıkları vakit güzeller Ölüverir aşıkları huzurlarında.
Burada duyguların ne derece inceldiğini görmek mümkündür. Nedimi hatırlamamak mümkün mü?
“Haddeden geçmiş nezaket yâl ü bâl olmuş sana Mey süzülmüş şişeden ruhsar -ı âl olmuş sana”
Hadi Nedim’i bir parça dünyevi güzellerle ilgilenen bir şair olarak görelim, üsluptaki inceliği ona verelim. Ama milletlerin ve bireylerin ruhen yükseldiği dönemlerde üslup da böyle olur, şüphesiz eylemler de… Bizim mahallenin romantik yıllarında severek dinlediğim bir şiir vardı Şair Osman Sarı’ya ait. Muhtemelen siz de çok dinlemişsinizdir: “Önden Giden Atlılar”
“Vardılar Kurtuba’ya
İnmediler atından
Gülle karşılandılar
Ne güzel atlar bunlar
Bunca yol çiğnediler
Çiçek çiğnemediler
Önden giden atlılar” (Osman Sarı)
Demek ki, dönemlere göre toplumlara göre ruhen yükseliş dönemlerinde böylesi efsanevi duygular yaşanabiliyormuş. Kuşkusuz Osman Sarı’nın yaşadığı dönem İspanya’nın Fethi gibi büyük olayların yaşandığı bir dönem değildi. Ancak, İspanya’nın Fethinin ve ardındaki ruh halinin yüklenilebileceğine inandığımız yıllardı. Bugün biraz geçmişte kaldı.
İşte İran kadimden gelen büyük bir intibak (Uyum) yeteneğiyle ve transformasyon (Dönüşüm,
dönüştürme) kapasitesiyle Emevi ve Abbasi Dönemini, Büyük Selçuklu Dönemini, Moğol Dönemini, ardından Timur Dönemini kendi duygusal, ruhsal ve zihinsel kodlarını koruyarak varlığını devam ettirmiştir. Büyük klasik İran Şairlerinden Sadi Döneminde ve Sadinin tasavvuruyla Farsça bir devlet dili, devlet adamlarının eğitim ve terbiye dili olmuştur. Artık Sadi Osmanlılar’ın da kabul ettiği sadece şair değil, büyük bir bilgedir. Onun ardıllarından hatta ikizi gibi anılan Hafız ise bilgelikten çok rintlik ve lirizm içinde gizlemiştir İranın duygusal kodlarını. Bunda da haklı sayılabilir, zira Timur Döneminde Klasik İran’ı yaşatmanın bu yöntem dışındaki yolları zahmetli ve riskli olabilir. Bu klasik büyük şairlerin sonuncusu diyebileceğimiz Molla Cami Sünni dünyasının büyük hürmetine mazhar, tasavvufun perspektifini açan ve derinlik kazandıran devasa bir insandır.
Ancak, Molla Caminin son yıllarından itibaren İran büyük bir dönüşüm geçirmiştir. Şah İsmailin önderliğinde Şiilik bir devlet dini/ mezhebi olmuştur. Önceki yüzyıllarda da İran’da çok sayıda heterodoks akım ve hareket görülmüştür. Ancak, bunlar her defasında İran’ı o dönemlerde elinde tutan devletlerin demir yumruğu ve devlet birikimi sayesinde hep çökertilmişler, devlet düzeyinde kabul görmemişlerdir. Şah İsmail sayesinde şiilik mezhebi bir devlet dini ve mezhebi haline gelmiştir. Bundan sonra hikayenin devamı hepimizin malumudur. Şii inancı kadim Pers kültürünün birikimi ve sembollerini dönüştürerek, büyük ve köklü bir dönüşümü sağlamıştır. Burada da olağanüstü uyum, dönüşüm ve dönüştürme yeteneğini görmekteyiz. Arkaik çağlarda Mısır ve İran dahil Hint inançlarında gördüğümüz saflığın sembolü Nilüfer Çiçeğinin yaprakları On iki imamın sembollerinden birine dönüşmüştür. Amir Taheri’nin epik bir üslup ile anlattığı eski Zerdüşt tapınakları başka bir formda canlanmıştır. Kadim kültürün eşsiz birikimine bir de yüksek dozda bir matem ve muhalefet formu ilave edilmiştir. İlk dönemin kısa sürse de bütünsellik arz eden İslam öncüleri cemaatinin büyük kısmı dışarıda bırakılmış; bugün öncü olarak sadece ehli beyt bireyleri kabul edilmiştir. Bu bireylerin de kişilik profilleri Şahname kahramanlarının kodlarıyla zaman zaman karışmış durumdadır. İran yeni bir dünya inşa etmiştir. Bu inşanın kod kaynakları kadimden gelmekte, sembolleri özgünlük arz etmekte, duygusal kod yazılımı ise adeta kırılması mümkün olmayan şifrelerle mühürlenmiş durumdadır.
Eski dünyanın bir geçiş ve iktidarlar mücadelesi sahası olma özelliği bugüne kadar devam etmiştir. Bundan dolayı İran özgün kodlarını koruyarak yoluna devam etmiştir. Çaldıran Travmasına (1512) rağmen 1. Dünya Savaşında Osmanlı Devletine sadık kalmış, savaşın sonuna kadar Osmanlı ile işbirliği halinde bir yapı varlığını korumuştur. Hatta Cumhuriyet kurulduktan sonra Rıza Hanın Türkiye ile dostane ilişkileri devam etmiştir. 1934 yılında diplomatik teamüllerin dışında 27 günlük bir ziyaret gerçekleştirmişti. Ancak, sahip olduğu jeopolitik konum yanında devasa petrol rezervleri zaten İranın büyük güçler tarafından işgal edilmesi için yeterli sebeptir, zaten öyle olmuştur. Bir yüzyılı aşan bir süre İngiltere ve Rusya arasında rekabetin sahası olmuştur. Bugünkü durumu itibariyle de Amerika ve Çin arasındaki ekonomik, askeri, siyasi bir savaşın alanını oluşturmaktadır.
İranın bu büyük savaşı nasıl atlatacağı henüz meçhuldür. Ancak, sonucu ne olursa olsun İran kendi özgün kodlarıyla yaşamanın bir yolunu bulacaktır. Ancak asıl soru, mevcut savaşın ne kadar süre devam edeceği, kararsızlık ve istikrarsızlığın nelere yol açacağı, vb konularda yoğunlaşmaktadır.
Modern Çağın en dehşetli orduları ve silahları İran’ı erkek, kadın ve çocuk demeden öldürmeye devam ederken Zaloğlu Rüstem Kaf Dağının ardından Zümrüdüanka’nın ölümsüz kanatlarında oturmuş acıyla gülümseyerek “Ne kadar acı ve matem bizim olsa da zafer sizin olmayacak!” diyor. Biteviye uzanan derin İran vadilerinden kervan kervan akan Ahuramazda’nın ordularına işaret ediyor ve önlerinden kaçan Ehrimen’in kötülük ordularına da… Tabi ki Zümrüdüankanın da modern formunu ifade etmek gerekmektedir. Bu efsanevi kuşun iki varlıktan oluştuğunu açıkça görmek mümkündür. Zümrüd’ü Çin, Anka’sı ise Rusya’dır. İran savaşını İran lehine biçimlendiren bu iki varlığın bileşimi olan hibrit güçtür.
İranın kadim kodları savaştan sonra tekrar yazılacaktır; tıpkı yüzyıllardır olduğu gibi.
Yorumlar1