Arap Sosyolojisinin İlk Belgeleri ve Günümüz
- GİRİŞ19.10.2026 08:56
- GÜNCELLEME19.10.2026 08:56
Ortadoğu hakkında yayınladığımız yazıların tamamlayıcısı olacak birçok bileşenin eksik kaldığını belirtmek gerekir. Bunun yanında bu yazılar bir akademik çalışmanın ürünü ve tarzı olmadığından bütün bilgiler ayrıntılı olarak yer almamıştır. İradi olarak temel bilgiler ve yaklaşımlar tercih edilmiş; konuyu malumat-füruş tarzda dağıtmaktan kaçınılmış, esasa müteallik bilgiler ve yaklaşımlara odaklanmak hedeflenmiştir. Bu bilgi pramidinin inşasını da mümkün olduğunca orijinal belgelere ve somut gözlemlere dayalı olarak özgün bir şekilde tamamlamak amaçlanmıştır.
Devletimizin ve milletimizin bir şekilde yakın ilişkili olduğu bu fiziksel olarak küçük ama kültürel, dini, siyasi içerik olarak son derece büyük ve zengin Ortadoğu coğrafyasını bilmek, idrak etmek bugün daha zorunlu hale gelmiştir. Zira bölgedeki devletler ve toplumlarla ilgili devlet kararları, tasarrufları ve politikaları somut sonuç doğurucu etkilere sahiptirler. Bu derece önemli bir konuda sadece güncel siyasi ve idari yapıları, dengeleri ve ilişkileri bilmek yeterli olmayacaktır. Bölge devletleri toplumlarının beslendikleri veya içinden çıktıkları derin tarihi ve kültürel birikimi de bilmek gerekecektir. Zira birey ve toplumlar nihai kertede bu derin bağlamın gizli ve açık etkisiyle tutum alırlar. Bunun içerisinde temel toplumsal değerler, alışkanlıklar, kültürel birikimler, duygusal kodlar, vs yer almaktadır. Son yıllarda dünyada gelişen politik psikoloji alt disiplini kısmen bu konulara eğilmektedir. Seçilmiş yenilgiler ve seçilmiş zaferler milletlerin derin tarihlerinde güçlü ve etkin bir yaşam sürmektedirler.
Bu gerçeği göz ardı etmek mümkün değildir. Ancak, “Rehabilite” edebilir ya da “tahrik edebilir, manipüle” edebilirsiniz. Olayların sıcaklığında fark etmek zor olsa da “psiko sosyal algılar” birçok olayın ve kararın ve eylemin hiç şüphesiz itici gücü psikolojik arka planını oluştururlar. Psiko- sosyal ve psiko- politik algıların değişmesi veya mevzi kayıpları ilişkilerde rehabilite edilmesi çok maliyetli olan kayıplardır.
Mesela en son Azerbaycan ile yaşanan ilişkilerimizdeki gerilimi düşünelim. Hiç tartışma açma niyetim olmadan doğrudan teknik olarak bunun bizim açımızdan “Psiko- sosyal bir mevzi” kaybı olduğunu vurgulamak gerekir. “İki devlet bir millet” formülasyonu üzerinde giden harika ilişkiler bir anda gerilmiştir. “Kardeş devlet” “Abi Devlete” karşı sadece kırıklık ve kırgınlık değil derin bir reaksiyon ve meydan okuma da sergilemiştir. Aliyev’in ve Partisinin resmi beyanları son derece sert ve keskindir.
Aynı şekilde bizim taraftan da yetkili ve yetkisiz makam sahiplerinin açıklamaları bu karşılıklı gerilime ateş taşımıştır. Azerbaycan’ın egemen bir devlet olduğuna saygı gösterilmesini ifade eden eski siyasiler bir nebze yükselen tansiyonu indirmeye çalışmışlar, sağduyunun katkısını sunmuşlardır. Sadece konumuz bağlamında ele aldığım bu örnekte Azerbaycan’ın lider, kadro ve aydınlardaki arka plan duygusal yazılıma ve psikolojik birikime hassasiyet göstermek gerekliliği ortaya çıkmaktadır.
Kültürlere ve derin duygusal kodlara göre bireyler ve milletler farklı tepkiler verebilirler. Farklı ilişkiler geliştirebilirler. Bütün bu farklılıkları algılayacak ve tolere edecek bir yaklaşım geliştirmek yararlı olacaktır. Bunun da ilk şartı bu konu hakkında yeterli bilgiye ve rasyonel yaklaşımlara sahip olmaktır. Sanırım doğacak tepkiler biraz gözardı edilerek sarf edilen sözler ve gösterilen özensiz yaklaşımlar kardeş ülkede büyük tepkiler doğurmuş olmalıdır.
Burada, özellikle milletlerin karakter yapılarına, efsanelerine, folkloruna, sosyal değerlerine, vb özel dikkat sarfetmek gerekliliği bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Farklı boyları ve oymakları arasında farklılıkla olsa da Türklerin bazı konularda tutumları uzlaşmazdır.
Mesela çağdaş devlet sistemlerindeki egemenlik yaklaşımları bir yana Türklerin egemen olduğu bir devlete sizi biz kurtardık, şu konuda şöyle yapın, bize muhtaçsınız türünden bir imada bulunsanız dahi bunun karşılığı çok sert olacaktır. Elbette ki bazı durumlarda büyük abi küçük kardeş gibi samimi tanımlar yapılabilir. Ama bu küçük kardeşin küçük olduğu anlamında kullanılırsa ciddi sorunlara neden olabilir. Kavmin içinde büyüklük tevazu ile, zenginlik cömertlik ve infak ile, kudret akıl ve idrak ile temayüz eder. Yıllar önce Azerbaycan’da milli futbol takımımız Azerbaycan milli futbol takımı ile bir maç yapmıştı. Bu maçta karşılıklı atışmalar olmuş, gerginlikler yaşanmış, bu durumu garip karşılaşmıştık. Olayların ardından bir Azerbaycanlı futbol adamı şöyle demişti:
“Türkiye bizim için bir büyük abidir, futbol bakımından da bir abi gibi davranmasını bekleriz. Bizimkilerle aynı seviyede atışmalar, davranışlar bu yüzden yadırgatıcı oldu.” Burada haklılık müzakeresi yapmıyoruz, sadece milletlerin karakterlerini doğru okuyup uygun tutum ve yaklaşımları benimseme gereği üzerinde duruyoruz. Diğer yandan Azerbaycan devlet eliti ile yaşanan sorunun başka sebepleri de elbette vardır. Ben sadece bir yönüne değiniyorum.
Tekrar Ortadoğu’nun önemli bir beşeri kaynağı olan Arapların sosyolojik yapılarına dönelim. Başta da ifade ettiğim gibi detaylı ve herşeyi kapsayan bir yazı yazmayı tercih etmiyorum. Sadece ana sütunlara dikkati çekmeyi planlıyorum. Batılıların yaptıkları büyük hatalar arasında kendileri dışındaki her milleti aynı zannetmeleri, farklı toplulukların üstün ve ayırıcı özellikleri olduğunu bilmelerine rağmen bilinç düzeyine çıkarmamış oluşlarıdır. Bu bir parça bizde de vardır. Tabi ki Batı tarzında bir küçümseme şeklinde değil de bilgisizlik hatta bilinçsizlikten kaynaklanan genelleme yapma alışkanlığından kaynaklanmaktadır. Ezcümle Arapları biz de tek millet olarak görürüz. Halbuki bu çok aşırı bir genellemedir. Ömer Nasuhi Bilmen merhum Arapları anahatlarıyla dört kategoriye ayırmaktadır. Bunu önemsediğim için ayrıntılı üzerinde durmak istiyorum.
Ömer Nasuhi Bilmen, muhtelif eserlerinde (Usul-ü Tefsir; Fetih Suresinin Tefsiri) Kur'an-ı Kerim'in vahiy dili ve ortamı ile muhataplarını açıklarken, Arapları nesep ve tarihsel kökenleri bakımından dört ana bölüme ayırmaktadır. Bu son derece yerinde bir tercihtir. Zira Kuran vahyedildiği ortamda ilk olarak anlaşılmış, yorumlanmış ve yaşanmıştır. Ayrıca birçok modern etnik çalışma linguistik temelindedir. Arap kabîleleri de dil bakımından ve köken bakımından ayrılmalıdır ki vadedilen ilahi kitap doğru mazmunlar ve mantıkla anlaşılabilsin.
Ancak bu yaklaşım bize Arapları detaylı olarak esasından anlamamıza imkan vermiştir. Birinci kategori Arab-ı Bâidedir (Hâide) ki tarihin çok eski dönemlerinde yaşamış, isyan ve azgınlıkları nedeniyle ilahi azaba uğrayarak nesilleri tamamen tükenmiş olan eski Arap kabileleridir (Örn: Âd, Semûd, Amâlika kabileleri). Bunlardan Ad Kavmi Arap Yarımadası'nın güneyinde, Yemen ile Umman arasında yer alan ve "kum tepeleri" anlamına gelen Ahkâf bölgesinde yaşamıştır. Meşhur İrem şehri Ad kavmi tarafından inşa edilmiştir.
Semud kavmi ise Kuzeybatı Arabistan'da, bugünkü Suudi Arabistan topraklarında Medine ile Şam arasında kalan Vâdilkurâ (Hicr) bölgesinde yaşamıştır. Amalikalılar ise ana yurdu Akabe Körfezi ile Lut Gölü arasındaki Edom bölgesi başta olmak üzere, göçebe veya yarı-göçebe bir şekilde Necef Çölü, Sina Yarımadası, Kuzey Arabistan (Necid) ve eski İslam kaynaklarına göre Mekke ile Hicaz bölgelerinde yaşamışlardır. Bu kavmin Kenanoğulları ve Filistinlilerden önce bugünkü Filistin’i de kapsayan geniş coğrafyada yaşayan kadim bir kavim olduğu bilinmektedir. Bu üç kavim de bugün tarih sahnesinden çekilmiş, soyları tükenmiştir.
İkinci kategorideki Araplar Arab-ı Âribedir (Mütearribe). Bunlar yaşayan en eski ve köklü Arap neslini temsil eden, aslen Kahtânîler koluna dayanan asli Arap kategorisidir. Kahtânîler, Arap Yarımadası’nın güneyinde ve güneydoğusunda, özellikle Yemen ile Hadramut başta olmak üzere güney bölgelerde yaşamışlardır.
Önemli kolları arasında Sebe'oğullarından gelen Himyer, Kehlan ve bu kola bağlı Kinde, Hemedan gibi kabileler yer almıştır. Özellikle Kinde Kabilesi Arabistan'ın yarımadasının orta ve kuzey kesimlerinde yaşamışlar, bir ara devlet düzeyine de erişmişlerdir. Arab-ı Âribe’nin ana vatanları Güney ve Güneydoğu Arap Yarımadası, yani Yemen’dir. Buradan, Irak, Umman, Kızıldeniz ve Basra körfezi kıyılarına yayılmışlardır.
Üçüncü kategori olan Arab-ı Mustârebe (Müste'ribe) ise aslen Arap olmayıp sonradan Araplaşan gruptur. Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İsmail’in soyundan (Adnânîler) gelen ve Cürhümlülerden (Cürhümlüler de Has Arap olan Yemenli bir kabiledir) Arapça öğrenerek bu kadroya dahil olan Araplardır. R. A. Nicholson’un tasnifiyle Kuzey Araplarıdır. Peygamberimizin kabilesi Kureyş de bu kol içindedir. Tarihsel olarak Arap Yarımadası'nın orta ve kuzey kesimlerinde, özellikle Hicaz (Mekke ve çevresi) ve Necid bölgelerinde yaşamışlardır.
Dördüncü kategori olan Arab-ı Müstaceme ise zamanla dillerine yabancı kelimeler karışan, fetihler ve göçler neticesinde diğer milletlerle (Acemlerle, yani Arap olmayanlarla) karışarak dilsel ve kültürel olarak asıl saflığını kısmen yitiren Araplardır. Bu kategoridekiler Arap Yarımadası dışındaki fethedilen coğrafyalarda (özellikle Irak, Suriye, Mısır ve Kuzey Afrika gibi bölgelerde) yaşamış topluluklardır.
Burada karşılıklı bir etkileşim söz konusudur. Öncelikle bu bölgelere yerleşen fatih araplar kültürel ve dil bakımından başkalaşmışlardır. Diğer yandan Arap fatihlerin etkisiyle yerel unsurlar da Araplaşmıştır. Ancak, bu iki halde de artık neredeyse bir sentezden bahsedebiliriz. İslam Dünyasında yaşanan büyük olayların ana aktörleri son üç kategoride yer alan Araplar arasındadır, bunlar arasında gerçekleşmiştir. Güneyli Araplar (Kahtaniler) ile (Kuzeyli Araplar) arasında ise tarihsel bir rekabet hep olmuştur.
ARAP DÜNYASININ BEŞERİ DÖNÜŞÜMLERİ
Arap Dünyasının kalbi diyebileceğimiz Arabistan Yarımadası'nın Arap kabileleri nispeten saflıklarını korumuşlarsa da hem onlar hem de özellikle çeperde bulunan Arap topluluklarının beşeri karakterlerini etkileyen ciddi olaylar olmuştur. Öncelikle İslama giriş ve İslam fetihlerinin ilk dönemlerinden başlayarak bu dönüşümleri bir göz atalım.
Arap Yarımadası'nın Kadim Sakinleri Araplar Arapların özellikle Yarımadanın kadim sakinleri olan Arapların saf karakterini ilk dönem yazılı belgeleri arasında temel yer tutan Muallakat-ı Seb'a (Yedi Askı) şiirlerinden örnekler vererek sunmaya çalışacağım. Vakıa bu şiirlerde yer alan içerik daha çok Kuzeyli Arap kabilelerinin karakter ve kültürünü yansıtmaktadır. Bir önceki yazıda (Adı Yemendir, Kendisi Nedir?) değindiğimiz gibi Yemen ve Güney bölgesi daha kadim medeniyetlerin ve gelişmiş toplulukların yaşadıkları yerlerdir. Kur'anı Kerim ve tahrif edilmiş olsalar da diğer semavi kitaplarda anlatılan bu eski kavimlerin helak olduğu anlatılmakla birlikte hepsinin mi yoksa bir kısmının mı helak olduğu, kendilerinden etkilenen başka toplulukların olup olmadığı, onlara ait kültürlerin yaşama imkanı bulup bulmadığı hususlarını tam olarak bilmemekteyiz. Ancak, İslam’ın gelmesinden önce Ortadoğu’nun muhtelif bölgelerine gelen peygamberlerin tebliğ konuları, dilleri ve üzerinde durdukları problemler bakımından ve sonraki muhtemel değişimlerden her bölgenin ayrı insan karakterine sahip olduğunu anlamaktayız. Mısır, Filistin, Suriye ve Irak bölgelerinde yaşayan peygamber ve tebliğ ile yetkili takipçilerinin yarattıkları kültürel etkiyi de ölçebilecek imkanlarımız azdır. Ancak, bunlara dair ipuçlarını ve işaretleri yine de görmek mümkündür.
Özellikle beşeri tarihin görece daha fazla ulaşabildiği Yahudilik ve Hristiyanlık dönemlerinin etkilerini Arabistan yarımadasında da görmekteyiz. Mesela bugün çok şaşıracağımız Yemendeki Yahudilik tarihi ve etkisi eski ve derindendir. Yahudi din adamlarının tebliğleri Yemenli hükümdarlar nezdinde hüsnü kabul görmüştür. Hatta bilindiği üzere Yesrip (Yesroba da deniliyor, İslam sonrası “Medine”) sakinleri Hazar Denizine kadar fetihler yapan Yemen Kralı Esed’in oğlunu öldürünce (Kral) Tübba Esed hiddet etmiş, Yesrib’i yıkmak, ahalisini de öldürmek istemiştir. Ancak Beni Kureyza’dan iki yahudi rabbisi (Din adamı) Tübba Esed’e gelerek Yesrib’i cezalandırmamasını istirham etmişlerdir. Sebep olarak da “Bu şehir ahir zamanda gelecek peygamberin hicret edeceği yerdir” demişlerdir. Hatta Yemen Tübbası Bu iki yahudi din adamının telkiniyle Mekke’ye giderek Kabe’yi de tavaf etmiştir.
Peygamber Efendimiz (asm) Medine’ye hicret ettiğinde Medineli müslümanlardan biri Benî Kureyza’nın reislerine bu hadiseyi hatırlatmış, “Siz değil miydiniz Yemen Tübba’sını Medine’yi yıkmaktan alıkoyan, peygamberi müjdeleyen?” diye sitem ve ithamda bulunmuştur.
Kuzey Arapları ikili bir süper güç çekicinin örsünde yaşamışlardır: Bir tarafta Bizans’ın bağlısı Gassaniler diğer tarafta ise Sasanilerin bağlısı Hîre Melikliği. Yemen ve Güney Arapları ise bazen müstakil bazen de Habeş Krallarının Valileri tarafından yönetilmişlerdir. Bölgede Pers etkisi ise her zaman olmuştur. Hindistan ilişkisi ise bazen ganimet bazen de ticaret kervanları ile devam etmiştir. Gassanî meliklerinin saraylarında Yunan, Arap ve Acem şarkıcılar şarkılarını söylemişler, İmru'ul Kays gibi muallaka şairleri Bizans Saraylarına kadar gitmişlerdir. Bu küçük anekdotların işaret ettiği gerçek Arabistan'ın iç kısımlarında Arap saflığını koruyan Arap kabîlelerinin hayatı sürerken sınırlarda veya kervan güzergahlarında farklı kültürlerin ve güçlerin etkileri de görülüyordu. Bu etkiler zamanla Arabistan'ın iç merkezlerine de ulaşmıştır.
Bu dönem Arap kültüründe safkan Arap Bedevi karakteri ile bazı bölgelerde ve kesimlerde Yahudilik ve Hıristiyanlık etkisini görmek mümkündür. Bugün hala bazı ortalama eğitimli Arap dostlarımızla ilk tanıştığımızda Türkiye’nin ne kadarı Müslüman diye sorulara muhatap olmak mümkündür. Zira Arap dünyasının tamamı Müslüman değildir.
Muallakat-ı Seb’a Şiirlerindeki Arap Değerleri Bilindiği üzere Muallakat-ı Seb’a (Yedi Askı) şiirleri Cahiliye Dönemi olarak adlandırılan dönemde yaşamış yedi büyük Arap Şairinin yüksek sanat keyfiyetindeki şiirleridir. Bunlar Ukaz ve benzeri panayırlarda okunup, dereceye giren ve sonra da Kabeye asılan şiirlerdir. Şair Cahiliye dönemi Arapları için kritik önem taşımaktadır.
Bir anlamda Cahiliye Dönemi din ve kültürünün taşıyıcısıdır. Bu yedi şairi de not edelim: İmru’ul Kays (ö. 545); Tarafe b. El Abd (ö. 564); Züheyr b. Ebî Sulmâ (ö. 609); Antare b. Şeddâd (ö. ?); Amr b. Külsûm (ö. 584); El - Haris b. Hillize (ö. 570); Lebîd b. Rebîa (ö. 661). Bu şairlerden Lebîd daha sonra Müslüman olmuştur. Nicholson Muallaka şairlerine üç büyük ismi daha ilave etmektedir: A’şa, Nâbiga ve Alkame. Niçin bu şairleri önemsiyoruz? Öncelikle eserleri yazılı halde de bize ulaşmıştır.
Bilindiği üzere okunması çok güç olan Arap Alfabesi Keldani alimler tarafından MS 500’lü yıllar civarında ıslah ve yeniden teşkil edilmiş, okuma ve yazmaya elverişli hale getirilmiştir. Bundan öncesi diğer arkaik veya eski Sami dillerine ait metinlerde yer alan çok az bilgiyle sınırlıdır. Ancak, bu dönemden sonra Efendimizin (asm) doğumuna kadar olan dönemde Cahiliye şiiri içerik, biçim, episteme, mecaz ve ses olarak muhteşem örneklerini vermiştir. Bizim ilgilendiğimiz tarafı Arap sosyolojisinin önemli bir dönemini anlatıyor oluşudur.
Bu şiirler bir kere basit ama anlaşılması son derece zor şiirlerdir. Üslubu basit, yalın ve zor oluşları o dönemdeki Arap kabilelerinin yaşadıkları zorluklarla dolu çöl hayatının etkisini göstermektedir. Muhtevaları itibariyle basit, temel, yoğun ve yüksek hissiyat barındıran şiirlerdir. Terkedilmiş konaklama yerleri, çöldeki tasvirler ve diğer tabiat tasvirleri, insan hayatının gençlik ve özellikle yaşlılık dönemleri bu şiirlerin tasviri planında yer almaktadırlar. Bu muhtevadan daha şiddetli ifade edilen diğer içerikler ise kahramanlık, cesaret, özellikle kabilesinin cesareti ve üstünlüğü, kabilesinin şerefi ve kahramanlığı, genel kabile hayatı, saf hedonist içerikler (özellikle İmru’ul Kays’ın şiirlerinde) yer almaktadır. Bunun yanında barış, erdem ve ahlaki değerleri öven Züheyr b. Ebî Sulma’yı, bazı dini içerikleri yansıtan Nabiga’yı, kabileler arası anlaşmazlıkların çözümüne dair kasidesiyle El Haris b. Hillize’yi zikretmemiz gerekir.
Bu muhtevadan anlaşılacağı üzere o dönemdeki Arap kabilelerinin günlük hayatları, değerleri, yaşadıkları büyük olaylar, önem verdikleri değerler yaklaşık olarak bunlardır. Bunun yanında anlaşmaya sadık kalmak (Ahde vefa), vefa, dostuna her daim koruyucu olma, intikam gibi hususlar da dönemin Arap toplulukları tarafından değer gören değerlerdir. Cahiliye döneminde Peygamberimizin de (asm) kurucu üyesi olduğu Hılf’ul Fudul “Erdemliler Anlaşmasını hatırlayalım. Daha detaylara inildiğinde kabileler arası savaşta ve kan davalarında aktörleri besleyen kışkırtan ve bu eylemle müsemma şiir türü vardır: “Müvessibat” üstelik bu “Üzerine atılmak, sıçramak, saldırmak, cesaret isteyen bir girişim ve hamle yapmak anlamına gelen “ve-se-be” kökünden türemiştir. Özünde kahramanlık, cesaret gibi öğeler vardır.
Örnekleri arttırmak mümkündür. İslamiyetin kabulü ile birlikte ağırlıklı olarak Arap toplumu Muallaka ve diğer büyük Arap şairlerinin şiirlerinde bulunan değerler, ilişkiler ve inançlarını tashih etmiştir (kölelik gibi). Eski değerlerden bazıları yasaklanmıştır, intikam gibi. Aşırı hazcı (hedonist) tutumlar gibi (Şarap, kadın, işret, yağma, vs). Elbette ki bazı değerler tashih edilerek veya yönü değiştirilerek kabul edilmiştir (Kabileler arası hakemlik, barış, meşru amaçlar için savaşma ve ölme gibi).
İslam’ın değiştirdiği kötü değerlerin ana zeminine bakmak gerekir, bunun için de kabile paradigmasına kısmen değinmemizde yarar vardır. Muallaka şairleri ve diğerlerinde gördüğümüz şekliyle ve tarihten Arap kabileciliği ana sosyal paradigmayı oluşturmaktadır. Birey ve aile ve diğer olgular kabileciliğin zemininde gelişmiştir. “Kabile örgütlenmesi otoritelerini asil kan, asil şahsiyet, servet, bilgelik ve deneyimden alan önde gelen erkeklerce idare edilen bir demokrasiydi”. “Kabile reisi önemliydi ki, reisi olmayan ahali çürür kısa zamanda” der bir Bedevi şair.
“Tutunmadığı vakit kenar çivileri, direk de durmaz ayakta”… Ancak, bedeviliğin getirdiği bir özgürlük alanı vardır erkekler için. Kabile reisleri kabiledaşlarına emir veya ceza vermek cüretinde değillerdir. Her erkek kendini idare eder ve bir başkasının had bilmezliğini paylamakta özgürdür”. (Arap Edebiyatı Tarihi; R. A.
Nicholson; Doğu-batı Yay. Çev. Onur Özatağ; 2025; Sh/ 119). İslam kabileciliği değil özgür bireylerin oluşturduğu iradi cemaati teşvik etmiştir. Suç ve cezada eşitliği vurgulamıştır. Peygamberimizin (asm) “Kızım Fatıma da olsa …” mübarek sözleri önemlidir. Bu söze dair kısa bilgiyi de paylaşmak isterim: “Peygamber Efendimizin (sav) eşi Hz. Âişe"den nakledildiğine göre, (Kureyş kabilesinden bir grup insan, hırsızlık yapan Fâtıma adlı soylu bir kadını affetmesi için aracı olduklarında)...
Resûlullah (sav) ayağa kalkarak hutbe okudu ve Allah"a gerektiği gibi senâ ettikten sonra şöyle buyurdu:“Sizden önceki insanların helâk olmalarının sebebi, aralarında ileri gelen (zengin) kimseler hırsızlık yapınca suçun cezasını vermeyip zayıf (ve fakir) kimseler hırsızlık yapınca ceza uygulamalarıdır. Bu canı bu tende tutan (Allah)a yemin ederim ki Muhammed"in kızı Fâtıma hırsızlık yapsa, onun da elini keserdim!”
Bunun gibi cesaret ve kahramanlığı itidal noktasına getirmiştir. Hakemlik müessesesini güçlendirmiştir. Erdemleri ve amelde asaleti övmüştür. Peygamberimiz (asm) cahiliye dönemindeki Hılf’ul Fudul Anlaşmasına katılmaktan dolayı mutluluğunu ifade etmişlerdir. Kan asaletini reddetmiş, ama üstünlük takva iledir prensibi kabul edilmiştir. "Şüphesiz, Allah katında en değerliniz (en keremliniz), O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır (en takvalı olanınızdır)." (Hucurat/ 13). Ticaret helal kılınmış, ama riba yasaklanmıştır. Örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Müslümanlık Sonrası Fetihler ve Beşeri Dönüşümler Müslümanlık sonrası fetihler öncesinden daha radikal şekilde karşılıklı etkileşimler doğurmuştur. Mesela Sasanilerin yıkılıp Irak ve İran’ın fethedilmesi ile birlikte Müslümanlar sistemli bir uygarlıkla karşılaşmışlardır. Bunun neticesi olarak da Irak’ta sadece sulama sistemlerindeki örfi hukuk değil bazı düşünsel ve bilimsel yaklaşımlar da belli oranda kabul edilmiştir. Çeşitli fikir hareketlerinin o bölgeden çıkması tesadüf değildir. Zira Sasani İmparatorluğu üzerinden Müslüman fatihler zengin öğeler içeren bir milletler ve uygarlıklar cangılına girmişlerdir. Bu dönem sonrası idarede, siyasette, ticarette, sosyal yaşamda, bireysel kabullerde yeni fikirlerin, düşüncelerin, hazların ve yapılanmaların önü açılmıştır. Arapça edebiyat bile muhteva ve üslup olarak farklılaşmıştır. Osmanlı tarihçileri Irak için Irak-ı Acem derler ki, bu son derece isabetlidir. Arap kültürü İran’ı Pers kültürü de Arap kültürünü derinden etkilemiştir. İran üzerinden Hint kültürü de İslam dünyasına giriş yapmıştır.
İdari olarak bakarsak Abbasi Devleti salt bir Arap devleti değildir. Arap İran devletidir. Belirli bir tarihten sonra ise ordu sisteminde Türk unsuru kütle ve sistem olarak yer almaya başlayacaktır. Kültürel bünye olarak ise daha çoklu bileşenlerden oluşmaktadır. İslam’a farklı uygarlıklar ve kültürlerden unsurlar girmeye, yeniden yorumlanmaya, vs başlamıştır. Şam merkezli Emevi Devleti ise daha farklı bir durumdadır. Zira Müslümanlar Doğu Romayı Sasaniler gibi tam olarak fethedememişlerdir. Dolayısıyla İran’la (Sasanilerle) olduğu gibi bir iç içe geçme, birlikte yaşama olayı yaşanmamıştır. Kültürel ve sosyolojik olarak iki ayrı otorite ve iki ayrı dünya olarak ayrılmıştır. Ancak, yine de bazı etkileşimler olmuş görünmektedir.
Bence en önemlisi siyasi otorite bağlamındadır. Emevi hükümranlığını İslam tarihçileri saltanat olarak tarif ederler. Ancak, ben Emevi hükümranlığının uygulamalarına baktığımda siyasi açıdan Bizans’taki uygulamasına benzer şekilde bir Sezaro-Papizm’in izlerini görmekteyim. İslam’ın kapsayıcı bir din ve sistem olmasından dolayı akide ve temel hususlarda değişiklikler olmamakla birlikte furuuatta her yeni fetihten bazı değişimler olmuştur.
Daha doğrusu fethedilen bölgelerdeki ahali bir kısım kadim alışkanlıklarını devam ettirmiştir. Müslüman olan Hıristiyan ve Yahudi alimleri ile ilgili söylenen bir söz vardır. Kesin bir hüküm elbette değildir. Ama halk içindeki idraki göstermektedir:
“Onlar Müslüman olunca kitapları da Müslüman oldular”. Daha doğrusu öyle görüldüler veya bu yol ile İsrailiyat türü şeyler dine girdi. Aynen bu şekilde yeni fethedilen bölgelerdeki bazı teamüller, kadim alışkanlıklar, kadim inançlar, vb Müslümanların hayatına girmiştir. Bu yüzden tevhid hakikatini ve Esmaül Hüsnanın hakikatini çok iyi kavramamız, gereğince yaşamamız olmazsa olmaz şarttır.
Arap dünyasının bir kısmını oluşturan Mısır ve Mağrip Devletleri de Fetihler sonrası oluşan bir beşeri haritadır. Sosyal ilişkilere ve birey temelli siyasi ilişkilere girdiğimizde karşımızda bir Mısırlı, bir Faslı, bir Tunuslu vardır. Bu çeşitliliği fark etmek ve normal karşılamak gerekir. Firavunlar bizim için Kızıldeniz'de boğulan inkarcı Firavun Ramses gibidirler. Ancak Mısırlı için Mısır tarihinin büyük insanlarıdırlar.
Türklerle farklı konumlarda karşılaşan Arap topluluklarına değinmek gerekir. İlk Arap Müslümanları “Şaman, pagan Türklerle” savaşan orduların içindeydiler. Bilahare Türkler Müslüman olduktan sonra Abbasi hilafetinin en büyük koruyucusu olmuşlardır. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde ise Türkler yönetici Araplar ise teba durumundadırlar. Ne yazık ki, bu kadar uzun tarihsel ilişkiye rağmen karşılıklı kültür alışverişi derin ve arzu edildiği ölçüde semeresi olmamıştır. Bu konunun müstakil olarak üzerinde durmaya ihtiyaç vardır.
Arap dünyasını etkileyen bir başka gelişme tüm dünyayı etkileyecek olan Avrupa'daki bilimsel devrimler ve siyasi ve askeri gelişmelerdir. Özellikle 19. Yüzyıldan itibaren Arap dünyası Batılı güçlerin etki alanında kalmıştır. Bugün bile Arap eliti İngiliz, Fransız, İspanya, Almanya, Amerika, Rusya gibi büyük devletlerin dilini birinci yabancı dil olarak çok iyi seviyede konuşmaktadır. Bu büyük devletlerin görevlileri ve akademisyenleri de tam karşılığı olmasa da akademik seviyede, siyasi alanda Arapça konuşmaktadırlar.
Günümüzün Arap Sosyolojisi ve Arapların Karşılaştığı Sorunlar Günümüzde tam ve birleşmiş bir Arap dünyasından bahsetmek mümkün değildir. Bu siyasi açıdan olduğu kadar sosyal açıdan da böyledir.
Farklı Arap toplumları öncelikle genel küresel sosyal dalgaların etkisindedir. Bundan kaçış artık mümkün görünmemektedir. Bütün dünya bu genel dalganın etkisindedir.
Bunun yanında bir zamanlar Kaddafi'nin dediği gibi “Arap devleti ama kimin Arap devleti? İngiliz’in mi Amerikanın mı?” Birçok Arap devleti farklı devletlerin etkisi altındadır. İsrail gibi son derece insan ve Müslüman düşmanlığı açık bir devlet bile İslam ülkeleri arasında müttefik bulabilmektedir.
Arap dünyası uzun süre Batılı güçlerin baskısı ve sömürüsü altında ve Batılı formasyona boyun eğmiş şekilde kalmıştır. Bugün ise özellikle Çin gibi yeni güçlerin şimdilik ekonomik baskısı altındadır. Bölgesel olarak ise özellikle İran’ın askeri kapasitesi Arap devletlerini ürkütmektedir.
Arap dünyasını saran diğer bir tehlike ise şiddet hatta gelişmiş şiddet kullanan postmodern cihatçı örgütlerin toplumlar içinde tutunabilmesidir. Hatta büyük güçlerin de buna çanak tutması, manipüle etmesi ve olumlu yaklaşmasıdır. Bunun örneğini Suriye’de gördük.
Küresel gerilimlerin izdüşümü olan Arap topluluklarında, savaşan Arap devletlerinde ve özellikle İsrail ve Batının işgali ya da zulmü altındaki toplumlarda keskin radikalleşmenin olması kaçınılmazdır. Üstelik bu devletlerin bir dönemdir yaşadıkları petrol zenginliği tedarik ve güzergah güvenliği ile risklerinden dolayı kesintiye uğramıştır. Ekonomik refah azaldıkça toplumlarda gerilimin arttığı kuşku duyulmaması gereken bir gerçektir. Ayrıca yukarıda anlattığımız Arap kabile paradigması ve kabile savaşları ve bireysel genetiğin günümüzün problemleri ile birleşerek daha büyük sorun yaratma kapasitesi bulunmaktadır. Nitekim 17 Ekim
2016 tarihinde Arabistan’da yaşanan darbe girişiminin Cahiliye Dönemi kabile savaşlarından ne farkı vardır? Abdullah Azzam’ın cihadı Müslüman devletlerin değil Müslüman bireylerin karar vermesi gereken bir yükümlülük olduğunu söylemesi kabiledeki erkeklerin özgürlüğü ile yakınlığı yok mudur?
Bunların da yanında Araplaşmış ama farklı ırkların genetiğini taşıyan toplulukların ayrı sorunlar ile malül olduğu açıktır. Mesela Afrikalı kimliği ile Arap ve Ortadoğulu kimliği karışmış Sudan, Somali gibi ülkelerdeki Müslüman toplulukların farklı sorunları vardır.
Buna bir de Arap sokağına kendi evi ve sokağı gibi girip çıkan başta İsrail yabancı devletlerin ajanlarını da ilave etmemiz lazım. Lazım zira bu bölgeyle ilişkilerimizin hassasiyet kazandığı bu dönemde sadece farklı Arap topluluklarının mensubu Arap bireylerle karşılaşmayacağız, bazen de İsrail gibi hasım devletlerin elemanlarıyla karşılaşacağız. Arap sokağında yadırganmayacak şekilde oturup her yerel aktörle kendi diliyle konuşabilecek, yerel ve bölgesel sorunları anlayabilecek, kabileler arası hakemlik yapabilecek, nüfuz çalışması yürütebilecek kaç diplomatımız, uzman görevlilerimiz vardır? Bu faaliyetleri destekleyebilecek sürdürülebilir savunma sanayii üretimimiz, finansal altyapımız, lojistik kapasitemiz var mıdır ? Arap toplumlarında hangi derecede yumuşak gücümüzle varlık gösteriyoruz? Okul, hastane, enstitü, müşterek STK, vb devletimizin dış politika opsiyonları ve enstrümanları bakımından performansımız nedir? Bu soruların cevabı yukarıda sunmaya çalıştığım büyük kısmı adeta bünyevi sorunların ve anlaşılması güç genetiğin gerektirdiği şartlar itibariyle önem taşımaktadır.
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol