Mütevazi Yıldızlar, Muntazam Galaksiler
- GİRİŞ02.11.2026 09:19
- GÜNCELLEME02.11.2026 09:19
Başlığın şairane olması sizi yanıltmasın dostlar. Mütevazı yıldızlar ile en geniş anlamıyla kahramanları muntazam galaksiler ile de en geniş anlamıyla milletleri ve sistemleri kast ediyorum. Bu iki fikrin herkesçe bilinen iki temsilcisini de zikrederek kahramanlar ve en geniş anlamıyla kurumlar, milletlerden örnekler vermeye çalışacağım.
Tarihte kahramanlar üzerinde duranların sembolik ismi Thomas Carlyle’dır 1795- 1881). İskoç asıllı bir denem yazarı, tarihçi, filozof ve sosyal eleştirmen Carlyle tarihi yapan ana özneler olarak kahramanlar üzerinde durmuştur. Carlyle bizdeki son dönem (Osmanlı son dönem ve Cumhuriyet ilk dönem) aydınları ve kanaat önderlerini de yaşadığımız dönemsel sıkıntılar ve olaylardan dolayı çok etkilemiştir (Kurtarıcı lider beklentisi de olabilir). Birbirine yakın dönemlerde ancak farklı sosyal olaylara şahitlik ederek yaşamış olan Gustave Le Bon (1841- 1931) ise kitleler ve kitlelerin özellikleri ve olumsuz gücü üzerinde durur. Kitlelerin şuursuz ve tekil bireyden daha aşağı düzeyde düşünme yeteneğine sahip olduklarını savunur. “Kitleler Psikolojisinin” akletme süreçlerinin dışında oluştuğunu, adeta sadece sokaktaki kalabalıkların değil meclislerin ve sendikaların da (Bu birlikleri de kitle olarak görür) Batı medeniyetini çökerttiğini ileri sürer. Ona göre uygulanacak politikaların kitlelerin onayına sunulması değil; söz konusu politikaların farklı ikna araçları ve yöntemlerle kitlelerin inandırılması hedeflenmeli, benimsenmelidir.
Nitekim Sigmund Freud’un yeğeni Edward Bernays (1891- 1995) Amerikada modern propaganda ve nazik ifadesiyle halkla ilişkileri disiplinini kurmuştur. Psikoloji ve psikanaliz yöntemlerini kitle iletişimi, halkla ilişkiler ve pazarlama tekniklerine uyarlamıştır. “Halkı bilgilendirmek, ikna etmek ve bütünleştirmek stratejileri geliştirmiştir. Unutmayalım ki, Amerika Birleşik Devletlerinin 1. Dünya Savaşına girişini meşrulaştıran E. Bernays’tir: “Amerika'nın dünyanın geri kalanını medenileştirme misyonu vardır. Bu Amerikanın kaderi misyonudur.” Bu tezler 20. Yüzyılda Hitler, Stalin, Mussolini gibi diktatörleri; devasa Amerikan tröstleri gibi şirket gruplarını yaratmıştır.
Tarihin yapıcı ve etkili unsuru olarak milletleri gören anlayışlar da vardır terazinin karşı kefesinde. Mesela Johann Gottfried von Herder (1744–1803) Bu düşüncenin babası kabul edilmektedir. "Ulus Ruhu" (Volksgeist) kavramını ortaya atmıştır: “Tarihin gerçek öznelerinin bireyler veya devletler değil, benzersiz bir dile, kültüre ve karaktere sahip olan "milletler" olduğunu savunmuştur.” Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770–1831) ise tarih felsefesini "Dünya Ruhu" (Weltgeist) kavramını kullanır ancak bu ruhun tarihte cisimleşmesini milletler üzerinden açıklamaktadır. Tarih, mutlak ruhun (özgürlüğün) kendini gerçekleştirme sürecidir. Bu süreçte her dönemde bir "Tarihsel Millet" (Tarihî Ulus) öne çıkar ve dünya ruhunun taşıyıcılığını yapar.
Johann Gottlieb Fichte (1762–1814) ise milletlerin tarihi inşa eden canlı organizmalar olduğunu savunmuştur. O bir milletin dilini ve kültürünü korumasını, onun tarihi bir aktör olarak varlığını sürdürmesinin tek yolu olarak görmüştür. Kültürel saflığını koruyan milletleri tarihin yapıcı unsurları olarak kabul etmektedir. Buraya kadar sunulan görüşler özellikle Alman millet anlayışının temellerini ifade ediyor görünmektedir. Jules Michelet (1798–1874) ise tarihin insanlığın doğaya ve kadere karşı özgürlük mücadelesi olduğunu ve bu mücadelenin en somut yapıcı unsurunun da ortak bir ruhla hareket eden milletler olduğunu savunmuştur. Bu da Fransa’nın imparatorluk tecrübesinden neşet eden millet düşüncesini içermektedir. Giuseppe Mazzini (1805–1872) ise “Her milletin insanlığın ortak gelişimine sunacağı özel bir "yetenek" veya "görevi" olduğunu; Tarihin ise bu milletlerin kendi kimliklerini bularak insanlığa katkı sağlama sürecini oluşturduğunu savunmaktadır.
O’nun için milletler Tanrısal bir planın parçalarıdırlar. Mazzini zaten İtalyan Birliğinin ideoloğu ve düşünürüdür. Tolstoy ise Savaş ve Barış’ın sonundaki “Tarihin ana muharrik gücü nedir?” tartışmasında tanrısal bir iradeye daha yakın durmaktadır. Elbette bu tartışması Rus milliyetçiliğinin dar sınırlarına sığdırılamaz, evrenseldir. Görüldüğü üzere bu düşünür ve aydınlar Avrupa’da milletlerin ve siyasi ulus-devlet birliklerinin oluşmaya başladığı dinamik dönemlerin aydınlarıdırlar. Her biri kendine has bir millet yapısının oluşmasına katkı sağlamış, diğer bir ifadeyle ise millet oluşumlarının karakterini düşüncelerini yansıtmışlardır.
Bizim dünyamızın anasız doğan çocuğu İbni Haldun ise sosyolojik bakış açısını oluşturmuş, adeta sosyo politik ve ekonomi politik bir kuramlar dizisi yaratmıştır. İbni Haldun demişken küçüklüğümde yaşadığım bir zihinsel deneyimi de aktarmak isterim. İbni Haldun’un devletler insanlar gibidirler; doğarlar, büyürler, yaralanır ve ölürler kuramını yalın olarak ilk duyduğumda kafamda biriken Osmanlı Devleti neden yıkıldı sorularıma cevap bulmuş olduğumu sanmış ve içim rahatlamıştı. Yani yeni bir Osmanlı Devletinin doğumu da mümkün gibi mi anlamıştım yoksa sanki bir yıkılışın sebebini kuramsallaştırmanın onun yeniden gücünü toplamasını sağlamak işlevini göreceğini mi düşünmüştüm bilemiyorum. Ancak, sonradan şunu farkettim ki, İbni Haldun devletlerin doğumu, büyümesi, yaşlanması, vs derken aslında bu dönemlerin göstergelerini de belirtiyordu. Asıl doğru anlaşılması gereken bu göstergelerdi. Zira bunlar doğru anlaşılırlar, hatalar isabetli teşhis edilirler ise etkili bir tedavi süreci uygulanabilirdi, hatta regeneratif gelişmeler (kendi kendini yenileyebilici gelişmeler) bile sağlanabilirdi.
Modern zamanlara doğru ise “Kurumlar” ve “Zümreler, kadrolar” vurgusu ön plana çıkmıştır. İngiliz sistemi “içselleştirilmiş bir kurumlar sisteminin” timsalidir. Ne sarayın teamüllerini ne aristokrasinin ne de İngiliz Meclisinin teamülleri aşılabilir. 20. Yüzyılda Lenin bu kuramlara yeni bir kavram getirmiştir. “İhtilalci Kadrolar”. Bu alana ABD’nin katkısı ise Kurumların yanında içtihatlar ve işlevsel prosedürlerdir. Bugün bile Amerikan sistemine baktığımızda işlevsel prosedürlerin hala önde tutulduğunu görürüz. Elbette bugün geldiğimiz noktada daha bütüncül bakabiliyoruz. Farklı kuramların sentezi düşüncelerden yararlanabiliyoruz. İster tekil kahramanlardan sistemlere (Yıldızlardan galaksilere) isterse sistemlerden tekil kahramanlara (Galaktik sistemlerden yıldızlara) gidelim her birinde diğerlerinin yadsınamayacağı bir birliktelik söz konusudur.
Bazen milletler ve kurumlar büyük bireyler ve kahramanlar yetiştirirler bazen de tekil kahramanlar sistemlerin hasarlarını tamir ve bozulan yönlerini ıslah ederler. Kurumların asli yapılarına dönmelerini temin ederler. Bugün yaşadığımız bazı belirleyici sorunları da dikkate alarak tarihimizin çok dikkati çekmeyen ama yaptıkları işler itibariyle bir tam idari ıslahçıyı yansıtan Köprülü Ailesini ve etkilerini paylaşmaya çalışacağım. Çoğumuzun bildiği bu ıslahçı ve kudretli aileyi bugünün penceresinden anlamaya çalışalım. Tarih konusunda elbette kişiler, olaylar zamanın şartları içinde değerlendirilirler. Haksız eleştiri gibi karşılıksız övgüye de olumlu bakılmaz. Ancak, tarihin içindeki hazinelerden eğer idrak ağımızda takılanlar olursa sahiplenmek gerekir.
Çok büyük ıslahatçılar (Ömer B. Abdülaziz gibi) ve büyük dönüşümler yapan düşünce ve siyasi alanındaki liderlere girmeden biraz daha zihnimizin yakından görebileceği ıslahatçı devlet adamlarından bir örnekle yetineceğim. Biraz biyografi üzerinden gidersek, Köprülü Mehmet Paşa (1575- 1661) 1656- 1661 yılları arasında sadrazam olan Arnavut asıllı Osmanlı devlet adamı ve askerdir. Bilindiği üzere Paşa’nın yaşadığı yüzyıl (17. Yüzyıl) “İmparatorluğun en karanlık yüzyılıdır”. Devletteki çözülme, dağılma,çöküş emareleri, sosyal yapıdaki hastalıklar bir daha eski günlere dönüşün olamayacağı şekilde en yüksek düzeyde var olmuşlar, hükümlerini icra etmişlerdir.
Daha da durumu kötüleştiren ise bu yüzyıldan itibaren Avrupalı güçlerin bilimde, düşüncede, teknolojide, sömürgecilikte, vb gerçekleştirdiği olağanüstü gelişmeler olmuştur. Daha dar anlamda o günün şartlarına bakarsak Devletin ciddi gaileler ile boğuştuğunu görürüz. Devam eden Girit Savaşı nedeniyle Çanakkale Boğazı Venedik Cumhuriyeti tarafından abluka altındadır. Venedik Cumhuriyetini kıyaslama ile anlatırsak dönemin küresel sermayesinin sahibi ve yöneticisi bir devlettir. Bugünkü İngiltere’ye benzemektedir. Devletin hazinesi ise büyük bir sıkıntı içindedir. Büyük açıklar söz konusudur. Bu yüzyıl içine saraydaki altın ve gümüş kapların eritilip darphanede akçe basıldığı vâkidir.
Devletin bağrı diyebileceğimiz Anadolu’da Celali isyanları kasıp kavurmaktadır milleti. İşte bu şartlar altında saray bir muktedir devlet adamı arayışındadır. Köprülü Mehmet Paşa (1575- 1661) bu dönemde devletin muhtelif bölgelerinde valilikler yapan, devletin içinde bulunduğu durumdan rahatsız, bazı çözüm yollarını da kendi çevresinde konuşan Arnavut asıllı muktedir bir devlet adamıdır. Onun bu durumu padişahın annesi Hatice Turhan Sultanın müşavirlerinden ve emin kişilerinden Mimar Kasım Ağa tarafından valide sultana bildirilir.
Köprülü saraya davet edilir. Kendisi işlerine karışılmaması, kendisine geniş yetkiler tanınması, aleyhinde ortaya çıkacak muhtemel dedikodulara karşı korunması için garantiler alarak sadrazamlığı kabul eder (1656- 1661). Paşanın bu şekilde bir anlaşmayla sadrazamlığı kabul etmesi tarihimizde bir ilktir. Ben bunu hekimlikte ciddi ameliyat öncesi neşter vurulmadan önce hastanın kendisinin veya vasisinin rızasının alınmasına benzetirim. Kendisine bu garantiler verilir. Tam yetki ile neşter, vurarak ordu içindeki muhalif grupları tasfiye eder. Eyaletlerdeki ayaklanmaları şiddetle bastırır, devletin otoritesini yeniden tesis eder.
Merkezde bazı bürokratları mesela Kaptanı Derya Seydi Ahmet Paşayı cephelerdeki başarılarına rağmen iktidar savaşına katılıp lobi yaptığı için bir valiliğe atar. O günün şartlarında devlet içinde hakim durumda olan ve hazineden ciddi para çeken bazı kişileri tasfiye eder. Mesela Saray üzerinde etki kazanmış, kendisini Hz. Ebû Bekir soyundan ilan edip devlet bütçesinden aylık 1000 akçe maaş bağlanmış olan Şeyh Sâlim'in maaşını keser, Şeyh Sâlim'in buna itiraz edip Köprülü'ye sert çıkması üzerine onu boğdurup denize attırır. Aynı sert tutumunu Eflak Voyvodasını isyana teşvik eden Rum Patriğine karşı da sürdürür. “Yakında İsa Mesih yeryüzüne inecek İslamın hakimiyeti son bulacak” diyen Patriği idam ettirir. İstanbul’daki ulema sınıfının iç çatışmalarını sonlandırır, ilişkilerine çeki düzen verir.
Bu icraatların ne kadar önemli olduğunu anlamak için bu yüzyılın olaylarını çok detaylı bilmek gerekir. Hazinenin korunması bahsinde, Köprülü Döneminde olmasa da, örnek olaylardan birisi İstanbul’daki “dua-gûyan” sınıfının varlığıdır. Sayıları beş bin civarında olan bu sınıfın işlevi Ordu sefere çıktığında padişaha dua etmektir. Bu sınıf maaşlıdır. Paşa devlet içindeki bu ve buna benzer arızaları da tamir cihetine gitmiş olmalıdır. Merkezde bu idari ıslahatı yapıp, devlet işlerini düzene koyar koymaz, Paşa Çanakkale Boğazındaki ablukayı savaş yaparak kaldırır. Venedik işgali altındaki Bozcaada ve Limni adalarını geri alır. Paşa kısa sadrazamlığı süresinde devlet kurumlarını ve işlerini düzene koyar. Abaza Mehmet İsyanını bastırır. Özellikle devlet hazinesinin borcunun dörtte üçünü azaltır. Bu ıslahatları ve başarıları vesilesiyle bu dönem devlette Köprülüler Dönemi olarak anılır.
Köprülü Mehmet Paşa artık hastalıklarla da malül son dönemine girdiğinde padişah 4. Mehmet kendisinden çok memnun olduğunu, ancak vefat ederse bu devlet işlerini kimin yapacağını, yapılan reformları ve ıslahatı kimin devam ettireceğini sorması üzerine oğlu Fazıl Ahmet Paşayı tavsiye etmiştir. Fazıl Ahmet Paşa tarihimizin tam anlamıyla görülmeyen yıldızlarındandır. Bir kere kariyeri ilmiyede başlamaktadır. O kadar zeki ve çalışkan biridir ki, 16 yaşında müderris (Profesör) olmuştur. Ancak ilmiye sınıfının kıskançlığı, bu başarının Paşa olan babasının tavassutu ile gerçekleştiği dedikodusu üzerine ilmiye mesleğini terketmiş, dönemin mülkiye mesleğine intisap etmiştir. Burada da sıradışı başarılar göstermiştir.
Daha 24 yaşında iken Erzurum’da halkın en fazla şikayetçi olduğu vergi zulmünü tanzim etmiş, vergi adaletini sağlamıştır. Ardından Şam valiliği sırasında da Beyrut ve Saffet civarındaki eşkiyayı temizlemiştir. Bu iki icraatı Paşanın çok yönlü bir idareci olduğunu göstermektedir. Bu başarılarından dolayı kendisi babasının rahatsızlığından dolayı merkeze çağırılmış, en genç Sadaret Kethüdası (Başbakan Müsteşarı) olarak atanmıştır. İşte Köprülü Mehmet Paşa bu aşamada oğlunu padişaha tasviye etmiştir. Fazıl Ahmet Paşa en genç sadrazam olarak 26 yaşında makamına geçmiştir. Geçmiştir diyorum zira makamında oturmamıştır. İlk önce hemen Avusturya seferine çıkmıştır. O dönem Alaman Savaşları devletin güç teksif ettiği başlıca konulardan biridir. Seçici davranarak bazı olayları zikredip geçelim.
Paşa Avusturyalıların barış teklifini kabul etmemiştir. Kanuninin bile alamadığı, İtalyan mühendisler tarafından takviye ve inşa edilen Uyvar Kalesini fethetmiştir. Bu fetih sonrası yağmurlardan dolayı oluşan çamur ordunun harekatını zorlaştırsa da Paşa kaleyi alıp, kale ahalisine hoşgörülü davranmış, adalet ve güvenliği tesis etmiştir. Avrupalıların kullandığı “Türk gibi kuvvetli” (Fort comme un Türk) deyimi Fazıl Ahmet Paşa için bu savaşlardaki başarılarından dolayı söylenmiştir. Paşa Viyana’yı muhasaraya teşebbüs etmişse de bu bir netice doğurmamıştır. Bu fetihten sonra Avusturya ordusuyla yapılan savaşlarda Avrupa silah endüstrisinin etkisi ve ordumuzun zaafları kısmen görülmeye başlanmıştır. Ayrıca Viyana ve çevresinin coğrafi şartlarının engelleyici unsurları da (Şiddetli yağmurlar ve yoğun çamur, Raab ırmağının aşılmasının getirdiği riskler, ) test edilmiştir. Ayrıca Viyana’yı iki kez kuşatmaya teşebbüs ettiyse de Avrupalı müttefiklerin Armada’sıyla savaşmak zorunda kalmıştır.
Hatta Osmanlı’dan büyük kapitülasyonlar alan Fransa’nın bile 5.000 seçme asker göndermesi Paşayı çok kızdırmıştır. Aslında bu olay Viyana kuşatmasına teşebbüs edildiğinde dikkate alınması gereken bir husus olarak ortaya çıkmıştır. Avusturya ile avantajlı bir barış anlaşması imzalanmış, Paşa döner dönmez kapanmayan bir mesele olan Girit Fethine girişmişmiştir.
Bu sefer de çok ilginçı detaylar içermektedir. Paşa üç yıl boyunca Girit’te Venedikliler ile savaşmıştır. Bu bir sadrazamın en uzun süre payitahttan ayrı kaldığı istisnai bir olaydır. Paşa kale savunması Venedik mühendisliği ve ileri teknolojisiyle desteklendiği için hayli zorluklar yaşamıştır. Denilir ki, Kandiye kalesinin iki katı büyüklükte yer altında tüneller ve lağımlar açılmıştır. Paşa uzun bir süre bu tünellerin içine askerleri ve humbaracılar ile birlikte adeta kabir hayatını yaşamıştır. Venediklilerin barış tekliflerini reddetmiş, Kandiye Kalesini almadan barış olmayacağını ifade etmiştir. Bu kez Venedikliler Sultan 4. Mehmet’e yüksek bir savaş tazminatı ile barış teklif etmişler, Padişah ve Paşa’nın annesi Paşaya kuşatmayı kaldırmasını istemişlerdir. Paşa büyük bür üzüntü yaşamış Girit Fethi olmadan dönmeyeceğini belirtmiştir. Savaş sırasında Kale önünde ağır toplar döktürmüş, kendisi de askeriyle birlikte siperlerde savaşmıştır. Nihayet üç yılın sonunda fetih müyesser olmuştur.
Döner dönmez padişah ile birlikte Lehistan seferine çıkmıştır. Bu seferde fethedilen kaleler ve ulaşılan yerler Osmanlı’nın Kuzeyde eriştiği en ileri yer olmuştur. En uzun menzilli kara seferlerinden biridir. Bu seferde padişahı yanında götürmesi çok önemli bir hadisedir. Bu dönemden sonra sefere çıkan Padişah çok nadirdir. Bu seferde Ukrayna’dan Ruslar çıkarılmış; Lehistan’In Podolya eyaleti alınmış, Lehistan’a Osmanlı’nın üstünlüğü kabul ettirilmiştir. Ne yazık ki, Paşa aşırı çalışma, gayret ve yorgunluk gibi nedenlerle 41 yaşında vefat etmiştir. Bu tarihimizin görünmeyen kayıplarından biridir. Kendisi de babası gibi İdareye bir düzen getirmeye çalışmıştır. Devlet ve saray görevlilerinin hediye almalarını, önemli günlerde hediye verilmesini yasaklamıştır. Saraydaki fazla harcamaları kısmış; israf sayılan altın ve gümüş eşyayı darphaneye göndermiştir. Bu o dönem için çok önemli ve büyük cesaret isteyen bir karardır. Mali sistemi tanzim etmiştir. Babasının düşürdüğü hazine borcunu sekizde yedi oranında azaltmıştır. Dirayet, cesaret, hamiyet sahibi olmasının yanında yumuşak huylu ve faziletli biri olarak yerli ve yabancı tarihçiler tarafından tarif edilmiştir. Zaten kendisine bu yüzden “Fazıl” lakabı verilmiştir. Fazıl Ahmet Paşa devlette ve padişahta o derece güven uyandırmıştır ki, yerine Eniştesi Merzifonlu Kara Mustafa Paşa getirilmiştir. O da Köprülü ailesinin idare tarzını devam ettirmiştir. Lüksü ve israfı önlemiş, maliyeyi tanzim etmiş, idareye düzen vermiştir. Ancak, askeri kariyerden gelmediği halde Viyana muhasarasına hazırlıksız karar vermesi, serhat generalleri ve valilerinin görüşlerine itibar etmemesi sonunu hazırlamıştır. Daha önce yaşanan kontrollü bozgunlardan farklı olarak büyük bir hezimet yaşanmış ve kendisi azl ve siyaset edilmiştir (İdam edilmiştir).
Yerine devletin bu müşkül durumunda yine Köprülü ailesinin son çocuğu Köprülü Fazıl Mustafa Paşa sadrazamlığa davet edilmiştir. Kendisi padişaha gücenmiş olduğu halde vaziyetin kırılganlığını görmüş, 4. Mehmed’in en az şiddetle hal edilmesi ve yerine 2. Süleyman’ın tahta geçmesine katkı sağlamıştır. O da Fazıl Ahmet Paşa gibi ilmiye mesleğinde büyük deha ve başarı sahibidir. Alim ve Fazıl bir kişidir. O da maliyeyi düzeltmek için çalışmış, saraydaki değerli eşyayı darphaneye göndertmiş, maliyeye bir düzen getirmiştir. Devletin giderlerini anlamlı bir şekilde düşürmüş, taşra teşkilatlarındaki lüzumsuz birimleri lağvetmiş, teşkilatları düzenlemiştir. Bozgunculuk ve zulmün bitmesi için valiler üzerinde baskı kurmaya çalışmıştır. Onun döneminde adeta devletin küllerinden yeniden doğduğu hissedilmiştir. Orduyu küçültmüş ama muharebe kapasitesini artırmıştır. Onun döneminde kısmi bir fetih dönemi yaşanmıştır. Bu değerli devlet ve ilim adamı Avusturyalılarla yapılan bir savaşta (Salankamen Savaşı) askerlerinin yanında çarpışırken alnına isabet eden bir kurşun ile şehit düşmüştür (1691). Ne yazık ki sadrazamlığı ancak 2 yıla yakın bir süre sadrazamlık yapmıştır (Bir yıl dokuz ay 25 gün).
Diyebiliriz ki bu yüzyıldaki Köprülü Dönemi karanlığın içindeki son parıltıdır. Zaten Fazıl Mustafa Paşanın vefatından 8 (sekiz) yıl sonra Devlet ağır şartlar içeren Karlofça Antlaşmasını imzalamak zorunda kalacaktır (1699). Tarihin aktörlerinden kahramanları böylesi bir karanlık dönemin içinden seçmemin nedeni tekil bir kahramanın ne kadar değişimi sağlayabileceğini göstermeyi amaçlamaktadır. Elbette ki büyük dönüşümler için kurumsal yapıların olması, büyük sosyal ve bilimsel dönüşümlerin, icatların ve keşiflerin, vb gerekmektedir. Söz konusu üç Paşanın başta belirttiğimiz kuramsal kapsamın büyük ölçüde dışında olduklarını teslim etmemiz gerekecektir. Kaldı ki baştaki kuramda yer alan içerik ile 4 asır önceki içerik ve sorunların niteliği farklı olacaktır. Ancak, şunu ifade edelim ki, büyük dönüşümleri de tetikleyen tekil kahramanlardır. Özelikle inşacı kahramanların ilim, siyaset, yönetim, vb alanlarda yetkin olmaları dikkat çekicidir. Bu kahramanlar bizatihi kahramanlık yapmakla değil, yaşadıkları dönemin bozgunculuklarını önlemek, kurumlardaki fesadı önlemek, israf ve kötü tutumları sıfırlamak gibi yapısal dönüşümler gerçekleştirmektedirler. Bu mütevazi yıldızlar muhteşem galaksilerin sistemleri içinde az görünseler bile sistemlerin değişiminde büyük rol oynamaktadırlar. Bu kahramanlar içinde yaşadıkları iklimin özelliklerinden etkilenmektedirler kesinlikle. Her birinin keşfettiği ve kullandığı çözüm seti yaşadıkları dönemlerin sorunlarına özgüdür. Sorunlar değiştikçe çözüm setleri de değişmektedir. Sadece bazı sorunlar ve çözümleri adeta evrensel nitelik taşıyacak kadar birbirine benzemekte, zaman değişse de onlar değişmemektedirler. Üç ıslahatçı Paşanın yapmış olduğu icraatlardan (Ki bunlar belirli konulara münhasırdır) bunu anlamak mümkündür. O tarihten bugüne bakarsak yine benzeri sorunların devletlerin aynı organlarında yaşandığını idrak edebiliriz. Mesela içinde yaşadığımız bu tarihte bile Köprülü Ailesinin akıl, ruh, ahlak, basiret ve tedbirini görmeye ne kadar da çok ihtiyacımız var.
Kısmi ve teknik ıslahatçılardan büyük düzen kuruculara ve fikri liderlere baktığımızda iş biraz daha karmaşık ve derindir. Bu seviyede artık daha külli ve derin bakış açılarının, gelişimlerin gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Zira bazı temel paritelerde değişim olmazsa kısmi ıslahatçıların ve liderlerin yapabilecekleri sınırlıdır. İşte Fazıl Ahmet Paşa gibi muktedir bir Sadrazam tüfek menzili Alaman tüfekleri menziline ulaşmayan bir ordu ile sınırlı işler yapabilmektedir. Diğer milletlerdeki gelişmelerin gerisinde kalmış bir millet iyi yönetilse de kudreti sınırlı olacaktır. Teknoloji o zaman da bugün de belirleyici olmaya devam etmektedir. Afgan Cihadında Amerika'nın Afgan mücahitlerine omuzdan atılan Stringer Füzelerini vermesi bir dönüm noktası olmuştu. Bugün de Husilerin yüksek Çin ve Rus teknolojisiyle beslenmiş füzeleri bölgesel ve hatta küresel güçleri etkisiz kılmakta, kendileriyle anlaşmaya mecbur etmektedir. Şu halde bilim ve teknolojik gelişmeler her dönemin değişmez belirleyicilerindendir. Keza siyasi üstünlüğü sağlama ve kurumsal yetkinliğe sahip olma kapasitesi de bu kapsamdadır. Rahmetli Fazıl Ahmet Paşa’yı mukayese unsuru olarak kabul edilmez niteliğine rağmen yaşantısı ve icraatı ve vefatı bakımından Sultan 1. Mehmet’e (Çelebi Mehmet) benzetirim. Dolaştıkları cepheler ve harp coğrafyalarının benzerliği yanında (Yani bir coğrafyadan diğerine koşmuşlardır.
Sultan Mehmet’in bedeninde 42 savaş yarasının olduğu söylenir) İdari ve siyasi tasarrufları ve düzenlemeleri siyasi birliği sağlama, halkın nezdinde meşruiyeti temin asıl amaçları olmuştur.
“Tekil kahramanların” içinde yaşadıkları çevreye, iklime ve dünyaya “Öznel dünya” diyorum. Zira her dönem yaşanan sorunlar farklı şekillerde hatta biraz da bizi şaşırtacak özellikleriyle ortaya çıkmaktadırlar. Ne kadar da gariptir zamanın akışı? Dönemler geçerken milletler ve devletlerde büyük dönüşümleri empoze ederler.
Mesela ne gariptir ki, “mutlak ruhtan” “canlı organizmanın ancak kendi saflığını koruyarak tarihin bir aktörü olabileceğine” inanan ideologları doğuran Alman milleti saf aryen ırk, gelişmiş germanik kavimler tutkusundan sonra bugün dünyada en fazla göç alan ve göç kitlelerini entegre eden bir millet durumuna gelmiştir. Emperyal tecrübeler ile geniş bir millet tanımını benimseyen, “doğaya ve kadere karşı özgürlük mücadelesi için ortak ruhla hareket eden milletlerin” tarihte başat rol oynayacağını savunan Jules Michelet’den beri ilk defa katı bir ulusçuluğa ve dil ve kültürde daraltıcı yaklaşımlara yakınlaşan Fransa bir başka değişen sistemdir. Bugünün İtalyası ise “Tanrısal görevden” ne kadar da uzaktır.
Baştaki kuramsal mimariye dönecek ve Köprülü Dönemine bakacak olursak, o dönemin öznel koşullarında Osmanlı milletler toplumu yükselen ulus ruhundan yoksundur, bir canlı organizma olarak hastadır, tarihsel Tanrısal misyon üstlenebilecek (Mazzini) durumda değildir, kurumları ve teamülleri yıkılmıştır, ortak özgürlük mücadelesi ise çok uzaklardadır, işlevsel prosedürler zinciri kadüktür… Bu öznel koşullarda Ziya Nur Aksun'un bir kitabının başlığını çevirerek söyleyelim “Üç Muzdarip Sadrazam” içi çürümüş İmparatorluğu kısmen idari yapıları açısından tamir ve ıslah etmeye çalışmışlardır.
İnşacı tekil kahramanlar büyük dönüşüm süreçlerini, öznel dönemin başat sorunlarını sorun olarak idrak edebilen, ıslah edebilen ve yönetebilen inşacı liderlerdir. Muhteşem ve Muntazam galaksilerde az görülseler bile mütevazı yıldızlar olarak etkilerini sürdürürler… Üç Muzdarip kahraman eksik ve sığ da olsa idrak ettikleri çürümeyi ıslaha çalışmışlardır….
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol