Her nimet bir şükür ister

Cumhur, başkanını seçtik. Allah kademli eylesin.

  • GİRİŞ20.08.2014 00:05
  • GÜNCELLEME24.08.2014 00:46

Eski Türk toplumlarında bir hakan seçilince bir süre tabiat olayları gözlemlenirdi. İşlerin gidişatına bakılırdı. Eğer tabiat olayları düzgün gidiyor ve iklim yolunda devam ediyorsa, derlerdi ki “bu hakan kademlidir, uğurludur” ve onun etrafında kenetlenirlerdi.

Bugüne kadar seçilen çoğu cumhurbaşkanımız, vesayetçi zihniyetin ‘kültür meyveleri’ olduğu için böyle bir tahlile gerek yoktu. Organik değillerdi. Zaten bizatihi dayatma olan bir şeyin ne tahlilini yapacaksınız! Birileri, getirip onu size baş yapmış!

Şimdi ise halk, cumhur reisini kendisi seçti.

Peygamberimiz (sav), benim ümmetim, ‘şer üzere ittifak etmez’ buyurduğuna göre ve Türk milletinin, hakikaten de dengeleri iyi gözeten, kendine has bir duyarlılığı bulunduğuna göre inşallah bu seçim de hakkında hayır olur ve hayırlara vesile olur. Biz de cumhurbaşkanımıza, hayır diliyor ve zatının o makamda geçireceği günlerin bu millet ve vatan namına hayır ve bereketlere vesile olmasını diliyoruz. Ve kendisini o makama layık gören Rabbine şükrünü ziyadeleştirmesini diliyoruz. Zira her nimet şükür ister. Rabbin ondan razı olması, halktan da razı olması anlamına gelir çünkü.

Uyanmış ve kendisine zulmen dayatılmış talihsizliğini kırmaya karar vermiş Türk milletinin cumhurreisi olmak kolay değil. Allah bir toplumu helak edecekse, onun başına sefih idareciler tayin eder. Eğer abad edecekse akıllı ve hakkın hatırını üstün tutan, halkın kıymetini bilen, nefsine ve öfkesine hâkim, dirayetli ve adil ama aynı zamanda efrada karşı merhametli ve alçak gönüllü bir lider verir. İnşallah, bu o olsun! Ve şu nimet ve devlet ona kademli olsun ki milletin başı derde girmesin!.

 *  *  *

İslam dünyasında bugüne kadar üç tarz-ı siyaset olmuşturı. Biri Emevi duruş, biri Hüseynî Duruş, diğeri de numuneleri çok az olan Hasanî Duruş’tur.

Bugüne kadar –İslam coğrafyasında- gelmiş geçmiş tüm iktidar ve muktedirlerin sergiledikleri tavır –yazık ki- ekseriyetle ‘Emevî Duruş’tur. Gücü ele geçirince kendini, cebir ve ceberutta  ‘zillullah’ (Allah’ın gölgesi) zanneden bir anlayış! Devleti kutsayan, bireyin hakkını, onu rızası olmasa bile devlet için feda eden anlayış. O anlayıştır ki her türlü istibdat ve baskıcı zihniyetin, siyasi hayatımıza girmesine hizmet etmiştir. Ümitsizliği diriltmiş, yaşama sevincini yok etmiştir.

İktidara muhalif olanların sergiledikleri duruş ise hep  ‘Hüseynî Duruş’ olagelmiştir.  Şia, Hüseynî Duruş’u aynı zamanda itikat/inanç zeminine oturttuğu için, asla Sünni dünya ile musalahaya/birlik olmaya yanaşamıyor. Sürekli muhalif kalmayı, imanın ve ehlibeyte muhabbetin bir gereği saymış.

Hasanî Duruş, yaygın değildir. Zaman zaman bireysel örnekleri görülmüştür. Çünkü Hasanî Duruş, halkın selametini ve huzurunu esas alan duruştur. O dönemde, Müslüman halkların siyasi bilinç düzeyi henüz onu (Hz. Hasan siyasetini= Adalet-i Mahza) anlayacak seviyede olmadığı için –hala da değişen bir şey yok-, Hasanî Duruş, Hz. Hasan’ın ‘Emevi Duruş” tarafından zehirlenip şehit edilmesiyle son bulmuştur. Acıdır ki, onun idare tarzını ihya etmeye kalkışan Emevi halifesi  Ömer bin Abdülaziz de yine Emevi Duruş yanlısı Irak valisi Hacca tarafından zehirletilip şehid edilmiştir!

Bugün, Bediuzzaman’ın Risale-i nur ile siyasete ve hayata hâkim kılmak istediği “Müsbet Haraket” ve ‘ bireyin hakkını önceleyen anlayış’ tarzı esasında, Hasanî Duruştan başka bir şey değildir. Hz. Hasan’ın ve Ömer Bin Abdülaziz’in kendi dönemlerinde yapmak isteyip de zahiren başararmamış gibi göründükleri siyaset tarzını günümüz şartlarına adapte etmektir. Zira Hasanî Duruş, ne “her ne pahasına olursa olsun iktidar olmayı” dener, düşünür. Ne de “ne pahasına olursa olsun iktidarı devirmekten” yanadır…  İnsanı mamur etmeyi devleti yönetmekten a’la bilir.

Hasanî Duruş, iktidar olmak için kavga vermez. Halkın rızasını ve mutluluğunu önceler! Bugün demokrasi denilen ve halkın teveccühünü esas alan sükeler yönetimin İslami halidir diyebiliriz… Babasından sonra Halife seçilen Hz. Hasan, hilafet hakkını sürdürmekte sıkıntılar doğduğunu; bu hakkında ısrar ederse kan döküleceğini; ümmetin zarar dide olacağını görerek, iktidar hakkından vaz geçti. Halkın selametini, nefsinin hırsına tercih etti. Kardeşi Hüseyin’e de iktidar kavgası yapmamasını tavsiye etti.

Hz Hasan’ın siyaset tarzı, günümüz siyaset bilimi açısından behemehâl incelenmesi gereken bir konudur. Esasında Risale-i Nurun üçüncü derecede bir hizmeti de Hz. Hasan tarzı Hilafet anlayışının yüreklerde yeniden ihya edilmesidir. Müslümanların o siyasi olgunluğa gelmelerini sağlamaya çalışıyor. İslam dünyasının şu badirelerden kurtulmasına dahi vesile olabilir o siyaset tarzı!

Bediuzzaman’ın, Müsbet Haraket dediği hal, her türlü istibdadı yüreğinden ve hayatından çıkarıp atmış, baskıyı sevmediği gibi, kendisi de fırsat düştüğü halde baskıcılığa yönelmeyen, daima aklın kontrolünde kalabilen, vicdanı hür, insan gerçeğine saygılı, ‘ben bilirimcilikten’ çıkıp “ve emruhum şura beynehum” (iş tutuş tarzları istişare iledir)  yüceliğine ulaşmış; dinini, hasım yaratmadan aktarmayı bilen bir siyasi olgunluğun tezahüründen başka bir şey değildir. Amma bunu henüz ‘demokratız, demokratız’ diyen nurcu kardeşler de müdrik değil.

Daha önce de ‘Hasanî Duruş’a temas etmiştim birkaç yazımda ama bu, üstünkörü bir dokunuştu. Bu meselenin, sosyoloji ve siyaset bilimi açısından tahlil edilmesinde yarar var. Hata beklenir ki Medeniyet Üniversitesi bu anlamda bir Hasani Duruş Enstitüsü –veya kürsüsü- açsın! Çünkü İslam dünyasının siyaset ediş tarzı, başına iş açıyor. Mutlaka yeni bir usul var etmelidir ki o da Müsbet Harakettir!

Tabii ki, hiçbir zaman ‘Emevi Duruş’tan kurtulamayan iktidarlar ve hiçbir zaman Hasanî Duruştan kendini kurtaramayan muhalefet fırsat verirse…

Bu meseleye temas ettim ki reisi cumhurumuzun dikkatini çekebileyim. Zira medenilere galebe ikna iledir. Söz anlamayan –eskiden olduğu gibi- vahşi barbarlar gibi icbar ile değildir. Biz Müslümanlar kendimizi ‘icbar’ (zor kullanma) geleneğinden kurtaramıyoruz. ‘İcbar’sız bir tebliğ ve hayat tarzı var etmek zorundayız. Ta ki istikbalde gelecek halklara Kur’an’ımızı ve dinimizi aktarabilelim!

 *  *  *

Gelelim şu muzafferiyetin tahliline…

Evet, Recep Tayyib Erdoğan karşısındaki büyük ittifaka rağmen kendini halka beğendirmeyi başardı ve Cumhur reisi oldu. Bu bir zaferdir onun açısından bakılınca.

Esasında bu, halk açısından da bir tür zaferdir. Çünkü bütün kışkırtmalara, dayatmalara, kafa karıştırıcı ifşaat ve tezvirata, ittifaklara ve iç dış tüm kurumlarca desteklenen proje isimlere rağmen, o kendi beğendiğini seçti. Zihninin karıştırılmasına fırsat vermedi. “Yanlışsa bile ben kendi seçtiğimle yanılmak istiyorum” dedi. Bu seçimin, hakkında hayır veya şer olduğunu ise zaman tayin edecek!

Tabi seçimin halk için de bir muzafferiyet olması için Cumhurreisinin yapması gereken bazı şeyler var:

Birincisi; Şu muzafferiyet eğer harikulade bir ilahi nimet ise bir şükür ister. Nimet şükür görmezse gider.  Mademki artık cumhurun reisi oldunuz, öyleyse cumhurun tüm efradı, size bir olmalı. Taraftarlarınızla muhaliflerinize aynı adaletle muamele etmelisiniz. Elbette sizi seveni siz de ziyade seversiniz bu hakkınızdır. Amma muhalifi atamazsınız, yabancı göremezsiniz. Bu yapılmazsa nimet, ‘nikmet’ olur

İkincisi; Şu muzafferiyetle, Türk halkının ekser nüfusu ile birlikte alem-i islamın bir kısım mazlumlarını da mesrur ettiniz. Onların teveccühünü ve sevgisini kazandınız. Şu teveccüh ve sevginin devamını sağlamak da ancak İslam’ın esaslarına ittiba ile sağlanır. Çünkü halk sizi İslamiyet hesabına seviyor. İslam’ın şeairi olan sıdk, sadakat, adalet ve dürüstlük hayata hâkim kılınmalı ki size olan muhabbet de devam etsin!

Üçüncüsü; Bir insanın dünyevi makam olarak varabileceği nihayet mertebeye ulaştınız. İçinde evliyalar, asfiyalar bulunan, yüreği perdesiz meczuplar ve mağdurlar içinde barındıran bir halka reis oldunuz. Ululemr oldunuz.  Bizim size itaat ekmemiz farz oldu, sizin hakka boyun eğmeniz! 

CHP, geçmişte, halkı rejime mahkûm etmek için memurları efendi yaptı. Memuriyeti bir rüşvet gibi  kullandı ki kendi iktidarını sürdürebilsin. Sonra bu bir alışkanlık oldu. Memur efendi halk gariban ve parya haline geldi. Eğer şu milleti yeniden efendi kılar ve onu İslam’ın hadimi yaparsanız, ahirette dahi belki şefaati talep edilen bir makam elde ederseniz.  Aksi takdirde dünyada o makamlara çıkmışken, ahirette adi bir adamın himmetine muhtaç olabilirsiniz!

Dördüncüsü;  Bediuzzaman “Asya’nın bahtının miftahı meşveret ve şuradır” buyuruyor. Bu milletin ihyasını ise dinin ihyasına bağlıyor. “İhya-yı dinle olur şu milletin ihyası” diyor. Mamafih bu millet de dindarı sever. Bunun en güzel misali sizsiniz! Samimi dindarlığınızdan dolayı hiç bir kusurunuza bakmadı millet. Demek ki dinin tervici, sizin de bizim de istikbalimizin anahtarıdır. Dine hizmette hiç kimseye eyvallah etmediğiniz biliyoruz. Kınayıcıların kınamasına aldırmadığınızı da…” Öyleyse yukarıda parantez içinde verdiğim şu iki meseleye hayat üfleyin ki milletin bahtı açılsın inşallah!

Beşincisi;  Peygamberlerin ekserisinin şarkta, hukemanın (aklın imkanlarını yeterli bulan filozofların) çoğunluğunun ise garpta gelmesiyle ezeli kader bize diyor ki Şark’ı ayağa kaldıracak dindir ve kalptir. Akıl ve felsefe değildir. (Aklın kullanımını kast etmiyorum). Şimdi siz bu halkı intibaha getirdiniz hatta bir kısım İslam halklarını da heyecana sevk ettiniz. Bir de şu millete ve onun fıtratına uygun bir cereyan vermelisiniz ki bu millet kendi mecrasına yönelsin. Tarih içinde yaptığı işleri istikbalde de yapsın. Yoksa şu muzafferiyetiniz ya hebâen gider veya muvakkat ve sathi kalır. Millete, sizin elinizle ulaşmış nimetler siz gidince gitmesin!

Altıncısı; hasmımız ve İslamiyet düşmanı olan Frankler ve Siyonistler, dindeki lakaytlığımızdan çok istifade ettiler. Ve hala da ediyorlar. Ama diyebilirim ki, İslamiyet’e zarar vermek cihetinde bizim ihmalimiz ve dine aykırı hallerimiz düşmanların verdikleri zarardan daha yıkıcıdır. Bizim ictimai hayatımızı zehirleyen yalan, yolsuzluktur, yoksulluktur ve yeistir.  Ticaretimizde ve işlerimizde yalan sermaye olmuş. Rüşvet tarzı hayat olmuş. En küçük menfaat karşısında bile insanımız yalana tevessül ediyor. Şu hal İslam’ın belini kırıyor. Müslümanları şu halden kurtarmak, onları yeniden İslam’ a layık bir hale taşımak için size çok işler düşüyor.  Siyasetçilerimiz, maalesef bugüne kadar halkın önünde ‘iyi bir misal’ olamadılar. Balık baştan koktuğu için ayaklar da çürüdü. Şimdi ‘ululemr‘ olarak şu halin ıslahı için bizzat numune-imtisal olur ve işlerin dağıtılmasında liyakati esas alarsanız, güzel ahlakı  ‘terviç’ ederseniz, bu milletin ahlak ağacının yeniden Kuran ile dirilmesine hizmet etmiş olursunuz. Bu da sizi dünyada ve ahirete mamur eder. İşleri tevdi edeceklerinizi, güven esasına göre değil de liyakat esasına göre belirlerseniz bu zaten yükünüzü hafifletir!

Çünkü ahlakımız düzelse, görüntümüz de düzelecek. Görüntümüz düzelse, diğer halklar kıtalar halinde İslamiyet’e dehalet edecekler. O zaman İslam, onu, daha ötelere taşıyacak yeni zekalar ve akıları kendine hadim etmiş olur. Bizim fıtri taraftarlarımız olacaklar!

Yedincisi;  Küfür alemi bütün vasıtalarıyla, medeniyetiyle, felsefesiyle, bilimiyle ve o bilim sayesinde elde ettiği imkanlarıyla ve misyonerleriyle İslam alemine saldırıyor. Maddeten de bize galebe etmiş durumda. Her gün yüzlercemizi katlediyor veya ettiriyor. Bütün bunları yapmaktaki tek amacı, içimizdeki İslam sevgisini yok etmek, Kur’an’a olan bağlılığımızı koparmak ve onların karşısına dikilmemize neden olan ruhu söndürmekti. Ama bunu yapamadı, yapamıyor. Üstelik her daim, içimizde, bize karşı kullandığı sapık fırka mensuplarını hizmetine amade bulduğu halde… Aksine o ruh her gün biraz daha güçlendi, güçleniyor. Sadece şu bile gösteriyor ki, önünde sonunda Müslümanlar o zalimlere galebe edecekler.

Öyleyse bir milletin düşmanlarına galebe etmesinin maddi ve manevi araçlarını (bu da bilimdir, birliktir, refahtır ve adalettir) bu millete kazandırınız! Bize konulmuş bilimsel ve teknolojik kotaların kaldırılması ve milletin, medeni milletlerin sahip olduğu imkânlara kavuşturulması boynuzun borcu olmalıdır.

Şuna emin olabilirsiniz. Alem-i İslam’da mühim ve inkılapvari işler görüp başarmak, İslamiyetin düsturlarına inkıyat ile olabilir. Başka olmaz! Hem olmamış bugüne kadar. Olmuşza da kısa zamanda zail olup gitmiştir!

Bize İstanbul’un kapılarını açan Fatih kendisi top çizecek kadar alimdi, bilime yakındı. Bilimi işin içine sokturmadan İslam’a hizmet edilemez!

Sekizincisi; Bizde dinin zayıflaması naneden olan Avrupa Medeniyetinin sefahatidir.  Deccal düzeni tüm dünyayı olduğu gibi bizi dahi nefsin tuzağına düşürdü. Dünya nimetini ve dünya hazlarını esas yaptırdı. Bugün bir Müslüman dahi, ahiretin hak olduğunu bile bile, küçücük bir dünyevim nimet için en şeni hale düşmekten kendini ala koyamıyor.

Kuran ahlakının şu millete yeniden hakim olması için gerekli kurumların yeniden ihyası icab ettiği gibi, bizi batı hegamonlayısı altında tutan kurumların da yeniden gözden geçirilip düzenlenmesi gerekiyor.

Türk halkı ordusuna ‘Peygamber Ocağı’ demiş. O ocağa o nibiye akışır bir hal kazandırmak amacınız olmalıdır. Eski rejim, dost ve düşman tanımlamasını kendisine göre yapmış ve ordunun en temel amacı olarak ‘laikliğin korunmasını’ koymuştu. O da bu görevi layıkıyla yaptı. Şimdi, o ocağın eskisi gibi tütmesi için behemehal müfredatının gözden geçirilmesi gerekiyor. İslamı ve dindar halkını ‘düşman’ addedecek bir yapıdan onu hizmeti hayat bilecek ve şehadeti sevgilinin koynuna girmeye eş değer tutacak askerlerin yeniden inşa edilmesi gerekir ki bu millet istikbalde de başı dik ve abad olsun. Bunu terviç etmelisiniz!

Dokozuncusu; Şu ceberut rejime karşı verdiğiniz amansız mücadelede elde ettiğiniz başarıları seven ve takdir eden; sizi can u gönülden seven cumhur-ı müminindir! Yani avam denilen halktır! Eski rejimde onlara “fasa fiso vatandaşlar” denirdi. İşte sizi destekleyen ve sevenler onlardır. Bunlar sizi ciddi sever, sizi tutar ve takdir ederler. Onların kıvamı da dindir ve İslam’dır.

Öyleyse kendi nefsinizde ve çevrenizde Kur’an’ın emirlerini imtisal ile onlar için bir örnek ve dayanak noktası olmanız gerekir ki taraftarlarınız her daim mevcut olsun.

Zira kendisini ‘has’ zannedenler sizi hiçbir zaman sevmedi ve bundan böyle de sevecek değiller. Sadece itaat ediyor görünürler. Eğer onların rızasını tahsil edeyim diye şu halkın himmetini göz ardı ederseniz, hem size yazık olur hem sizi sevenlere…

Onuncusu; Türk milletinin eski seciye ve karakterini kazanması için ona hayat suyu verilmeli. Bunun yolu da ikidir. Biri tarihinin doğru anlatılması, diğeri ise dilinin muhafazasıdır.  Dil her türlü tamir ve tahribin anasıdır. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, bu milleti, Avrupa için tehlike olmaktan çıkarmak için bize iki dayatma getirdiler. Biri harflerin inkılabı idi diğeri de sadeleştirme adı altında ‘dilin dinden soyutlanması’ idi. Siz dinin içindeki kavramları dejenere ittiğinizde veya yok ettiğinizde dini de kurutmuş olursunuz. Bugünkü Türkçe ile değil bir dini metin yazmak, şiir ve felsefe yazmak bile imkânsızdır. Risale-i Nur’un dili ise, bir imparatorluk ve kültür dilidir. Bu noktada da eğer millete bir istikamet verirseniz, emin olabilirsiniz ki II. Karamanoğlu olursunuz. Tarih kurumunun başıma Muiz Kohen’i, Dil kurumunun başına da Agop Dilaçar’ı getirenler ne yaptığını biliyordu!

Hem şu meseleye kuvvet vermeniz, kökeniniz etrafında sürdürülen tartışmalara da son verdirir!

Elbette daha söylenecek şeyler var! Amma maksadın hâsıl olduğu kanaatindeyim.

Aramızdan, amir verme makamına ulaşanlara itaat etmek bizim mezhebimize göre farzdır. Mademki ululemr oldunuz size itaat ederiz. Ama siz de ululemr olmaya layık kalmalısınız ki, Kur’an’ın himmeti ve himâyeti üzerinizde devam etsin!

Tabii ki bunların hepsini siz de biliyorsunuz. Ama din bir nasihat ve tezkirdir. Zikirde esas olan tekrardır. Çünkü insan unutur, unutabilir. Ben bana düşeni yapmış oldum, elinde kalem tutan bir mümin olarak. Siz de size düşeni yaparsınız inşallah ululemr olarak. Çünkü en başta da zikrettiğim gibi, “Her nimet bir şükür ister. Şükrü verilmeyen nimet uçup gider.” Yahut nikmet olur!

Malumdur ki milletin nezdinde kahraman kalmak, kahraman olmaktan daha zordur. Özelliklede bu kahramanlık nefsin imkânlarına istinat ediyorsa! Nimet fıtri ise sorun yok! Çünkü şükür ile elde tutulabilir. Aksi takdirde onu zapt edemezsiniz!

Allah cülusunuzu kademli ve uğurlu eylesin. Âmin!

M. Ali Bulut- Haber7
mabulut@gmail.com

Yorumlar2

  • Abdürrahim Çokgüngör 6 yıl önce Şikayet Et
    Esas meseleye parmak basan bir yazı. Hasani duruş bakir bir konu. Pek bilinmez. Hz. Hasan’ın Müslüman kanı akmaması, fitneye alet olmama ve ondan önemlisi hakiki hilafeti için o dünyevi kokan hilafeti bırakmıştır. Zaten kendisi de bu amacını “Ben hakiki hilafeti tercih ettim” demişti. Ama o vazifesine başlayamadan şehit edildi. O vazifenin ahir zamanda gelecek zata kaldığı rivayet edilmiştir.Yani 5. büyük halife Hz. Hasan’ın vazifesini ihya edecek olan Hz. Mehdi ve mehdiyettir. Demek ki, şimdi zamanı. Onun için bu yazıdaki izahat son derece önemlidir. Hz. Ali Süfyanizminden çıkışla için ilginç bir işaret vermiştir. Bir gün konuyla ilgili soru üzerine eliyle 9 işareti yapıp iki elin çırpar ve sevincini izhar için iki elini açarak Mevlevi gibi etrafında döner. Bunu malum şahıs 1+9 olarak anlamak lazım. Ondan sonra Hasani duruş yani Mehdiyetin hakimane 3. dönemi başlar. Diyeceğim odur ki bu yazı ona parmak basmış..
    Cevapla Toplam 1 beğeni
  • aydınvatandas 6 yıl önce Şikayet Et
    hocam madem bu sefer vesayetçi zihniyetin kültür meyveleri yok. acele etmeyelim, yine bakalım doğa olaylarına. herkese eşit olması gerekir dediğiniz insanlar öyle düşünmüyor mücadelemiz var diyor diğer tarafta kimse hain Allah belasını versin diyor. amin deyip bekleyelim. gözden düşmemek için titizlikle yazılar yazmak bize verilen yazma kabiliyetinin şükrü olmaz. doğruyu her zaman yazmalıyız
    Cevapla Toplam 7 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat