Kuşatmayı yarmanın yolu
- GİRİŞ22.05.2009 09:44
- GÜNCELLEME22.05.2009 09:44
Türkiye bir süredir hem içeriden hem de dışarıdan 'kuşatma' altında. Ne zaman olmadı ki denilebilir. Doğrudur.
Türkiye, tarih boyunca hep kuşatma altında olmuştur. Muhtemelen gelecekte de olacaktır. Ancak durum bu kez oldukça farklı...
Hâlihazırda yürürlüğe giren kuşatma tarihteki örneklere pek benzemiyor çünkü.
Sebebini izah edebilmek için önce geçmişe göz atmamız gerekiyor biraz.
Biliyorsunuz Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti'nin yıkıldığı Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra kuruldu.
Osmanlı'yı savaşa sürükleyen hadiseler zinciri ise 1909 yılında İkinci Abdülhamit'in hâl edilmesiyle başladı.
İktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki, ülkeyi sonu belli olmayan bir maceraya sürükledi.
Örneğin...
Allahüekber Dağları'nda binlerce Mehmetçik tek kurşun atmadan şehit oldu. Ardından bir oldubitti ile ülke savaşa girdi.
Osmanlı için sonun başlangıcıydı Birinci Dünya Savaşı. Zira üç kıtada askerî ve siyasî yenilgiye uğradı. Binlerce insan hayatını kaybetti. Canını kurtarabilenler ise son karakol Anadolu'ya sığındı. Burası da işgal edilince vatanlarını savundular can havliyle.
Sonra Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdular.
Türkiye, Misak-ı Milli sınırları içinde kendi yağıyla kavrulan ve çevresiyle irtibatı büyük ölçüde kesen bir ülkeydi artık.
İkinci Dünya Savaşı, çeperlerini kırma fırsatı verdi Türkiye'ye.
Çok partili hayatla birlikte içeride ve dışarıda büyük bir kalkınma hamlesi başladı. Anadolu'ya götürülen hizmetler diplomasinin hareket alanını genişletti. Türkiye, çıkarlarını korumaya matuf önemli anlaşmalar yaptı bu dönemde.
Mesela NATO'ya üye oldu. Kıbrıs'la ilgili tarihî anlaşmalara imza attı. Bu dönemde Batı ile senkronize bir politika izlendi geneli itibarıyla.
Dönemsel sapmalar baş gösterdiğinde de darbeler yapıldı, muhtıralar verildi. 1960 ve 1980 darbeleriyle 'devlet' bir kez daha dizayn edildi. Yeni anayasalar yazıldı ve yürürlüğe konuldu.
1980 sonrası şartlar hem içeride hem de dışarıda değişmeye başladı. Şüphesiz bu değişim 1950'lerden çok farklıydı.
Bir kere Soğuk Savaş bitiyordu. Demir Perde sahneden çekiliyor, toplumları bölmek için inşa edilen duvarlar yıkılıyordu.
İşte bu dönemde Türkiye dış dünyaya açıldı hızla. Ekonomik, siyasi, kültürel birikimini ortaya çıkan yeni toplumsal yapılar ve bağımsız devletlerle paylaştı.
İçeride ve dışarıda ihtilaflar bir kenara bırakıldı, müşterek yönler ön plana çıkarıldı. Bu sayede Adriyatik'ten Çin Seddi'ne uzanan geniş bir coğrafyada varlığını hissettirir oldu Türkiye.
Ancak bu dönem 28 Şubat süreciyle kesintiye uğradı. Ülke tekrar içine kapandı. 1993-2003 yılları arasında dış dünya ile irtibat neredeyse asgari seviyelere indi.
2003'ten sonraki süreci biliyorsunuz.
AK Parti ile birlikte Türkiye yeniden çeperlerini içeride ve dışarıda zorlamaya başladı. Reformlar yaptı, ezber bozan stratejileri hayata geçirdi. Devleti ve sivil toplumuyla yaptığı güzel işler, onun dünyadaki itibarını artırdı.
Davos'taki 'one minute' olayından sonra yeni bir kıskaçla karşı karşıya Türkiye.
Dün Türkiye'yi Misak-ı Milli sınırları içerisinde hapsetmek isteyenlerin amacı bu kez dışarıya açılan Türkiye'nin önünü kesmek.
Kim onlar?
Bölgedeki ağırlığını istemeyenler tabii ki...
Bunun için de içeride ve dışarıda Türkiye'yi 'yalnızlaştırma' politikasını uyguluyorlar şimdi.
Kuşatmayı kırabilmenin yolu ise Deniz Feneri olayına da, Kürt meselesini kastederek "Kendi içimizde meseleleri çözme kabiliyetimiz var" diyen Cumhurbaşkanı Gül hakkında verilen yargı kararına da, Azerbaycan'la yaşanan sıkıntıya da, Ergenekon'u siyasi dava haline dönüştürmek isteyenlere de bu gözle bakmaktan geçiyor sanırım.
Mehmet Yılmaz - Zaman
mehmet.yilmaz@zaman.com.tr
Yorumlar2