Yeni Dünya düzeni, Yeni Ortadoğu, 'Yeni Osmanlı'

  • GİRİŞ19.03.2011 08:49
  • GÜNCELLEME19.03.2011 08:49

Başkan Bush 11 Eylül 1990’da Körfez Savaşı’nı “Yeni Dünya Düzeni” olarak nitelediğinde iki hususa zımnen dikkat çekiyordu. Birincisi, Soğuk Savaş dönemi kapitalist blokun Varşova Paktı ülkeleri aleyhine galibiyetiyle sonuçlanmış, ABD ve temsil ettiği ideoloji muzaffer olmuştu. İkincisi, “Yeni Dünya” adıyla da anılan ABD’nin kapitalist blok içinde rakipsiz rakip olmasıydı. Yani Darwin’in diplomatik sosyal Darwinizm modeline dönüşmesi.

1980’lerden beri silâhsızlanma antlaşmalarına koyduğu imzalar, “arka bahçelerine” sunduğu desteği azaltma girişimi, eşgüdümlü olarak kapitalist blokla ticarî ve siyasî yakınlaşmasıyla SSCB yarıştaki yenilgiyi kabule başlamış, en azından yarıştan çekileceğine dair imzasını atmıştı.

Gorbaçev’in başındaki haritalar ve öksürmesi bile demokratik açılımdı Batı basınında.

Dahası, Batılı ülkelerin gözünde Gorbaçev adeta bir demokrasi kahramanı olmuştu. Hani Rusça konuşan “bizim çocuklar” gibi.

Aslında içten içe Batı Kapitalizmi’ne göre rolü, İspanyollara Aztek ülkesinin anahtarını teslim eden Montezuma’dan farklı değildi. Konquistador (Fatih) İspanyol generali gibi zahmet çekmeden, adeta beklemedikleri kolay bir zaferi kucaklarında bulmuşlardı. Hollywood da bu modaya uyarak Rusya’yı usulca Frankenstein imajından kaba saba ama iyi niyetli King Kong’a dönüştürmeye başlamıştı.

Olup bitenlerin, değişimlerin bir hikmeti vardı elbette…

Bir yandan diplomatik anlaşmaların vurduğu gemler, bir yandan uydudan yayın alan Batılı TV’lerin görüntü tahakkümü SSBC’yi içten içe dönüştürmüştü. Aslında geleneksel SSCB ekonomisinde hâkim olan merkeziyetçi ağır sanayi ağırlıklı ve dağınık ağlar içindeki ham madde-üretim yeri-dağıtım yapısını, devlet finansmanı ile yürüyen üretim mekanizmalarını halka ve ticarete dönüştürmekte aciz kalmıştı. Kendine yetme ve kapitalizme gösterme amacını yeterli görme (kendi halklarını mutlu etmek değil) Batı’ya gözdağı verme ve antlaşmalarıyla başlayan süreçte dişleri bir oranda sökülmüştü.

Gorbaçev Dönemi açılırken saçılmayı çöküşe hazırlayan bir dönem oldu. 

Açılmalar epey sürdü; “Glastnost” ve “Perestroyka” gibi.

“Sovyet İmparatorluğu”nun çöküşünü sevinçle kutlayan bu konuşma bir yandan da “Amerikan İmparatorluğu”nu galip devlet olarak ilân ediyordu. Ortadoğu’da her şeye rağmen bir paylaşım dengesine bağlı olan Rusya-Amerika dengesi tahterevallinin iki tarafına birden ayaklarını yerleştiren Amerika’nın Yeni Dünya Düzeni “Pax Americana” lehine değişmişti. Buna “bellum Americana”nın yeni yüzü demek de mümkündür. Medeniyet adına insanlığın ortaya koymaya çalıştığı onca şey birden içgüdüsel bir güç ve erkeklik psikozuna dönüşmüştü.

Tabii ki Ortadoğu petrolleri ve kutsalları mutlaka Yeni Dünya’nın düzenine göre şekillenecekti. Böylece kontrolden çıkan diktatörler ya da “uyanışla” gelen petrol ambargoları da bitecekti. Bölgeye “demokrasi” gelecek, demokrasinin katkısıyla ABD Türkiye’nin üçte biri fiyata petrol ve elektrik tüketebilecekti.

Demokrasi kazançlı iştir. Hele genetiğiyle oynanır, dünyanın demokrasi tiryakisi bir bölgesinde ve füzelerin gölgesinde olursa!

Bölgenin demokrasiyle ne kadar mutlu olduğunu hatırlamak acıtan bir tarih demek.

Osmanlı Devleti’nden sonra uzun bir dönem civarda İngilizler cirit attı. Bazen Çarlık Rusya’sına karşı (Osmanlı’yla karşılıklı hacetten dolayı) Osmanlı terekesi ülkelerde paslaşmalar oldu. Fransızlar heybenin hafif tarafında kalsa da hayaletleri her zaman etrafta salındı.

Sonra sömürgeleşen bölgede bağımsızlık hareketleri başladı. Bu bir bakıma uyanıştı. Osmanlı terekesi ülkeler Osmanlı sonrasını Osmanlı komplekslerinden uzakta algılamaya başladıklarında kaynaklarına sahip çıkmak istediler. Ama birileri bu kaynakları artık kendilerinin bilmeye başlamıştı. Yani kendi kaynaklarını ancak Batılı istediği kadar kullanabilirlerdi!

1950’lerden itibaren bölgedeki her uyanış, bir darbe ile susturuldu; hem de doğrudan CIA girişimiyle! Artık dünya ekonomik, siyasal ve hukuk sistemini kendine ve kendince kurgulayan ABD vaktiyle kendini de sömüren ülkenin planlarını kendi amaçlarına göre yeniden şekillendirmek istiyordu.

Hedef, İngiltere’nin tarihi tecrübesinden yararlanarak ama eski Birleşik Krallığın ötesine bir iştiyakla onu geçerek, yine ağırlıklı İngiliz mirası olan İsrail’in suflörlükleri ve mihmandarlığıyla hem enerji kaynaklarını hem de en eski medeniyetlerin kurulduğu “kutsal” topraklarda kendi hâkimiyetini sağlamaktı.

“Yeni Dünya” düzeni kavramının tarihçesi bir anlamda Amerika’nın “Yeni Dünya” olarak etiketlenmesiyle hem de Amerikan tek kutuplu dünyanın resmî açılış konuşması tarzında ilâm etmesiyle ilgiliydi.

Bölgedeki düzenin biraz eskisi ise Osmanlı Devleti’ne aitti. “Yeni” düzen kimliği eskisinin izlerinin sökülüp atılmasıyla oluşturulacaktı. Öyle de yapıldı. Osmanlı tarih kitaplarının ve bölge liderlerinin günah keçisi oldu. Muson yağmurlarından depremlere kadar her şeyden Osmanlı  sorumluydu. Lawrence ismi Aziz bir figür olurken, Osman nerdeyse Frankenstein olmuştu. Yapılan tarihle yazılan tarih arasındaki fark yeniden programlanan zihinleri ve liderlikleri üretti.

Bölgede ıtıknameli adamlar türedi, isimleri bölgedeki isimlerdendi ama zihinleri Lawrence gibiydi.

İşin acı tarafı Yeni Dünya düzeni İngiltere’nin siyasetini devam ettiriyor.

Osmanlı’nın mirasçısı Türkiye CumhuriyetiYeni Osmanlıcılık” sonrasında tarihsel bir rekabete doğru dörtnala savruluyor.

Bir asır geçti aradan.

Ama hesaplar bitmedi.

Kartlar yeniden karılıyor.

Ümit çok.

Endişe de…

Metin Boşnak - Haber 7
mbosnak@metinbosnak.net

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat