Tarihi hangi hikâyeci yazar?

  • GİRİŞ26.03.2011 07:15
  • GÜNCELLEME26.03.2011 07:15

Tarih” okumayı, örneğin hikâye ya da roman okumaktan daha ciddi bir iş sananlarımız çoktur. Oysa ikisi de birer anlatıdır. Devletlerin tarihi, milletlerin hikâyeleri olur. İkisi de sadra şifa türünde ihtiyaca binaen önce dilde dolaşır sonra yazılırlar. Mitolojik hikâyelerle başladı tarih ki o da “şifahi olarak” aktarma anlamına geliyor.

Masallar ise anonimdir. “Halk hikâyesi” denmesi biraz da ondan. Üstelik İngilizce “history” kelimesi “story” kelimesi aynı kökten gelir. Yani zamanla bir milletin hikâyesine “tarih”, bir veya birkaç kişinin anlatısına ise “hikâye” denilmiştir.

Dilde anlamlar bazen genişler, bazen daralır. Hatta dilde, toplumlardaki yozlaşmalarla doğru orantılı olarak, kelimeler de yozlaşmanın aynası olurlar.

Yine İngilizcede “Gay” kelimesi, aslında “neşeli, mutlu” demektir.

Arapçada “İbn” kelimesi ise, aslında “oğul” demektir.

“Tarihin babası Herodot”un anlattıklarının çoğu, kendinden önce yazılan mitolojik eserler ve benzeri anlatılara dayanır. O yazdıktan sonra ise, tarih olmuştur. Kendisinden sonra gelenler de Herodot’u referans alarak yazınca, tadı tarihe sürülen bir anlatı çıkar ortaya.

Bu dönüşümün 15. yüzyılda William Caxton’ın matbaayı icadı ve sonrasında özellikle 18. yüzyılda gazetelerin çıkmaya başlamasıyla birlikte yeni bir yüz kazandığını gözlemleriz. Joseph Addison ve Richard Steel’in çıkardığı The Spectator, doğası itibariyle birçok kurgu içeriyordu.

Sonraları  çok taklitleri çıkan Tatler dergisi ise ayrı bir tarihsel kurmaca ürünüydü.

Yani tarih dediğiniz de aslında bir kurgulama işidir.

Sokrat bundan dolayı “kurgu”ya “yalan” der ve bu yüzden şair ve edebiyatçıları ideal devletinde istemezdi. “Kurgucuydu” onlar. Ve Sokrat’a göre, kurgu yalandı; unuttuğu ise, kurgunun kendi içinde oluşturduğu “gerçeklik”  idi.

Olaylar vardır, kişiler ve kahramanlar vardır, gazeteler vardır arşiv olurlar zamanla.

Yalan dahi, yazıldıktan sonra artık gerçek olmuştur, yazılı referans olmuştur.

Hele bir de görsel unsurları eklerseniz, katil ile maktul yer bile değiştirebilir.

Fotoğrafın içinde olan ayrı olabilir. Ancak fotoğrafın altını yazan kendi objektifiyle yeniden çekimleyebilir fotoğrafı. 

Onun içindir ki, her yorum aslında bir yeniden yazmaktır.

Her tercüme bir yeniden yazmaktır.

Hatta her okuma bir yeniden yazmaktır. Okurken bizleşen kelimeler, bizdekine tercüme eder kendilerini.

Meselâ, eski romanlara bakınız.

Size “History of Tom Jones” derken, Henry Fielding aslında “Story of Tom Jones” demek istemektedir.

Tarih değerlendirmelerinde yapılan tasniflerden bir kısmı “Mistik Çağ”, “Kahramanlar Çağı”, “Aristokrasi Çağı”, “Halkın Çağı” ve tekrar “geriye dönüş” çağıdır.

Türkiye'nin yaşadığı zihinsel reşarj, bir entelektüel, kültürel ve semantik deşarj dönemidir. 

Bir başka deyişle, Türkiye hâlâ ideal bir dil arıyor; “her biri daima diğerinin peşinde olan, ama bulamayan, başa çıkamadığı bir dil.” Bu dilin önündeki engel, Matrix’in tayin ettiği algılama ve müstemlekeci eleştiri yaftalarıdır.

Harflerin eprimeleri, seğirmeleri, cilt kapağı ve sayfa marjinleriyle olduğu kadar, kendi iç dinamikleriyle de ilgili imlâ hatalarıyla çıkan zafiyetler de eklenince geriye kitaba giydirilen anlamı suhulet ile kabullenmekten başka bir şey kalmamaktadır.

Hâlbuki dil, onunla kitap yazmak isteyeni de ona anlam vermek isteyeni de aşan, ne onlarla başlamış, ne de onlarla bitecek olan oligarşik bir manevra alanı değil, kurumsal ve toplumsal katılımı zorunlu kılan anlamını ancak böyle bulması gereken bir iştiraktir.

Dil, ister sese dökülsün, isterse ventrilog marifetiyle saklansın veya sırf zihinsel mekanizmalara ve klik aşinalıklarına aracılık etsin, kalıplaşmış anlam merkezlerinin dayatmalarına meydan okur. Bilinenle bilinmeyen, var olanla yok olan, sabit olanla değişken olan arasındaki ilişkidir anlamı tayin eden.

Jacques Derrida’nın belirttiği gibi, hiç bir anlam ebediyen mutlak ve değişmez değildir. Gelen anlam, hâlde giydirilmiş olan anlamı öteleyerek, monolojik telaffuzların ve kakafonik seslerin vurdumduymaz, aldırışsız anlamlarını bastırır ve kendi hareket alanı içinde bir senfoninin mahur harmonisine bırakır yerini. 

O halde herkes, “bütün yazıların metinler arası yapısı ve tarihini” iyi bilmelidir. Mutlak, kati ve katı olmayan “anlamlar ağı” tayin edecektir kitabın anlamını.

Tarih böyle bir kitaptır. Anayasa ve özgürlükler böyle kitaptır.

Tarih ne bir yerde başlar ne de bir yerde bitmiştir aslında.

Sadece başlamış ve bitmiş gibi yapar…

Uzlaşmaya önce tarihten başlamak lâzım; tarihi hikâye etmeden.

Bunun anahtarı da sorgulamaktır; takıntısız, saplantısız ve korkusuzca. Edward Said’in dediği gibi, tek merkezli bir bakış, bir fikrin sadece “bir tek fikir olduğunu düşündüğümüz zaman ortaya çıkar.” Hâlbuki her fikir, tarihteki birçok fikirden sadece biridir. Monolojik doğası icabı tek merkezli bakış “çoğulculuğu inkâr eder” ki israfın olduğu yerde kazancı görmektir bu.

Totaliter tabiatı  olan siyasi, içtimai, iktisadi her anlamlar silsilesi, kitaptaki imlâ işaretleri kalktığı an omuz omuza, saf saf olur ve aralarına sokulan cilde giydirilen her anlamı bir gün kusarlar dışarıya. Öznenin giydirdiği anlam, sessiz harflerin seddi ve karşı duruşuyla meydana gelir. Cumhuriyet Dönemi bunların örnekleriyle doludur.

Okumanın düğümlendiği nokta şudur ki; insanların dünyaya verdiği anlamla, gerçeklere verdiği anlamlar paralel gitmesi ve dolayısıyla, monolojik kendi realitesine hapsolması ve bu nedenle, yorumların (1) sadece tek anlam olduğu, (2) başka anlamlar olamayacağı şeklindedir. Bu, yorumların ötesinde metni, kelimeleri aynı kalsa da yeniden yazmak anlamına gelir ki, burada okuyan kişi veya kurum onu aslında yeniden yazmak eğilimindedir. 

Ve yorumlamak suretiyle yeniden yazmaktır.

Yorumlamak, yeniden yaratmaktır da…

Tanrı ve insan arasındaki ilişki insan-insan arasındaki ilişkiye, toplum-toplum arasındaki ilişkiye benzedikçe tarih ve kader tanımları da şekillenir.

Çoğu insan, tarihi kendi varlık alanı doğrultusunda içselleştirir: Sağlam “gerçek” ve “verilere” dayalı bir bilim dalı olarak görür. Hâlbuki tarih, ideoloji ve çıkar ilişkileri içinde kişisel tercihlerin ürünü bir anlatıdır. Öne çıkarma, geri bırakma, veri uydurma, veri çarpıtma, veri göz ardı etme gibi unsurlardan dolayı, tarih yazımı aslında bir hikâye yazımından öte değildir. 

Batı insanı takvim dâhilinde, Doğu insanı ise tarih dâhilinde yaşar.

Doğu toplumlarında tarih içinde var olur insan. Tarih onu bir anlamda “yaratır.” Bireysel hikâyeler anlamsızdır. Batı’da takvim ise, günlük işleri kovalamak için gerekli bir ajanda hükmündedir. Doğu, takvimin kendine ne yazdığıyla kimliğini bulur. Bireysel hayatın doğum, ölüm, düğün vb. evreleri ve o evrelere denk gelen mevsimsel olaylar, doğal afetler içinde kendi hafızasını oluşturması ve bireysel varlığını tarihsel olan içinde yok etmesi ona öğretilmiştir. Kendini etkisiz eleman gördüğü olaylar karşısında ise hem kişisel hayatında hem de tarih onun ötesinde bir etki alanıdır. O nedenle Doğu, hem tarihsel olaylarda hem de bireysel hayat hikâyesinde Tanrı’yı asıl aktör olarak görür.

Ve Doğu buna “kader” deyip geçer.

Doğu’nun hikâyesini en az üç asırdır Batı yazmakta, adına da tarih demektedir.

Tarihin “hakikatine” bir de böyle bakmak lazım…

Metin Boşnak - Haber 7
mbosnak@metinbosnak.org

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat