Uykuya uyanış

  • GİRİŞ02.04.2011 08:43
  • GÜNCELLEME02.04.2011 08:43

Düşünce ve edebiyat tarihinde “uyku ve uykudan uyanış” teması, hem her insanın yaşadığı bir mutat eylem, ama aynı zamanda güçlü bir anlatı mecazı olarak ortaya çıkar. Uyanış, özellikle felsefî, dinî değişimleri, ideolojik devrim veya dönüşümü, yaşanan kişisel farklılaşmayı, “hidayete erme” ve “irtidat” eşiğini ve kimlikteki kutuplaşan tayfları ifade eder.

Yani bir “gerçek” silsilesinden, bir ruh ve bilinç ikliminden diğerine evrilme ya da intikâl sürecidir uyanmak… Bu nedenle, her uyanış bir takvime tekabül eder: Kendi takvimi öncesini ise, uyku ve karanlık dönemi olarak algılar. Uyanış öncesi karanlık, uyanış sonrası aydınlık olunca, uyanmak kendi başına bir değer olarak ortaya çıkar.

Hâlbuki bir yanılsamadır bu…

Her inanç ya da siyasî görüş, genel anlamıyla bir “ideo” (=düşünce sistemi) ve “loji” (=logos=söylem ve mantık) manzûmesine sahiptir… İknâ yeteneği ve gücüne bağlı olarak “zamanın ruhu” ve zamanın gürûhunun buluştuğu noktada ivme kazanır ideoloji.

Bazen kitleler tuz ruhunu, “zamanın ruhu” diye yaftalarlar… Tuz kokar, ruh yok olur!  Ama tuz ruhuna dair hatıralar devam eder. Ruhun tuzunu hangi AR-GE ruhuyla üretmek lâzımdır?

“Zamanla” bir şey olmaz, zaman içinde bir şeyler yapar insanlar. Ve fakat kitle iletişim araçları, kitlelerin zihnini öyle bir kitler ki, ruhlar kirlenir toptan. Adına “demokrasi” derler bu “kitleşme”nin. Piyasa tanrıları girer devreye: “Kirlenmek güzeldir!”

X ideolojisi bir uyumayı, X’ten Y ideolojisine geçiş ise uyanışı ifade eder. Tersi de aynı derecede doğru olabilir. Durduğunuz yere göre X, Y olur, Y de X. Fecrin yalancısına kanarak, sâdık ufuklara uyandığını sanmak böyle bir şeydir… Paul de Man’ın “körlük ve feraset” dediği şey budur.

Karanlığa alışan, karanlıktaki “gerçekliği” görmeye alışan göz retinası, aydınlığa ânî çıkışlarda âciz kalır da, karanlıktaki kadar bile görmez olabilir ışıkta ve ışıkla. Karanlık ve ışık ilişkisine dair en eski felsefî kuram, Kadîm Yunan’da ortaya çıkmıştır. Eflatun’un Devlet’inin yedinci kitabında Sokrat, “mağara” alegorisinde iki tür ışıktan bahseder: (1) mağarada yanan kütüklerden çıkan alevlerin ışığı ve (2) mağaranın dışında olup içeriye huzmeleri sızan, ama ancak mağara dışındaki insanların tam olarak gördüğü güneşin ışığı...

Sokrat’ın anlattığı mağarada, çocukluktan beri birbirlerine zincirle bağlı mahkûmlar vardır. Mağara-zindan içinde ve tam ortada yanan bir tek ateş yeterlidir onlara. Başkasını bilmedikleri için fazlasına ihtiyaç da duymazlar. Mahkûmların yüzleri mağaranın duvarlarına dönüktür ve arkalarında yanan kütüklerin alevi, gölgelerini duvara yansıtmaktadır. Dışarıdaki güneşin aydınlattığı alandan mahrum olan insanlar, sadece bedenî mahkûmiyet yaşamamaktadırlar. Bedensel olarak mağara onlara zindandır, ama oynaşan gölgelerin gerçekliğini tek gerçeklik sanmaları onları zihinsel bir başka zindana sokmaktadır.

Öte yandan, mağara dışında ve mahkûmlara kapalı gerçeklik, mağaranın ağzında tecelli eden haliyle bile onları korkutmaktadır. Mağaranın karanlığı korunaktır bazen insanlara. Görmemek mutluluktur. Körlük kendi içinde bir görme alanı oluşturmuştur. Bu bir otizm halidir. Her otizm bir mağaradır. Kendi gerçeğine kapalı bir mağara. Hani bir şeyi çok iyi görmek, ama ondan gayri her şeyden bîhaber olma hali. Hani, Dustin Hoffman’ın Rain Man’deki rolünü hatırlarsınız. Otizmin entelektüeli kadar etik olanı da sıkıntılı bir durumdur.

“Kader” işte! Görüp de inanmamak da kaderdir belki. Ya da artık sadece inandıklarını görmek, ama üç boyutlu gözlükle…

Göz kadar, gözlük de önemli elbette. The Last Emperor filminde İmparator, bir İngiliz doktorun tavsiye ettiği gözlüğü--saraydaki uluların muhalefetine rağmen--takmaya başlar. Genç yaşta taktığı gözlük artık onun gözleri olmuştur. Gözüne değil, kimliğine taktığı ideolojik bir gözlüktür. Sonrasında dağılır ülke yavaş yavaş. İngiliz doktor da kayıplara karışmıştır. Aslında, doktor kaybolmamıştır. İmparatorun önce merceğine yerleşmiştir; sonra, devletin her yerine. Bedenini İngiliz’in gözüyle görür artık, yani göz öznedir, varlığı bir nesne. Parçalanmış kimliklerin, ayrık kişiliklere dönüşmesi yaşanır.

Mağara, insanın içindeki mağara ile birleşince, insanın kendi içine yerleştirdiği bir güvenlik ve huzur mecazı olduğu kadar, şuuraltına dair mekanizmaları da ifade eder. İç içe geçen mağaralar artık, birliktelik hissi ve ortaklaşmalık vehmiyle kendi hayat alanlarını oluşturur.  Çok insanlı bir mağaradır bu mekân artık: Kendi içine kapanık, dışarısını öteleyen ve ötekileyen. Ancak, o şekilde var olabilendir. Kendi gölgelerinde tezahür eden gerçekliğiyle bir cemiyet ya da cemaat tasavvurudur ortaya çıkan.

Işık, aslında yerde yanan kütüklerden gelmektedir; ne ki, mağaradakiler başka ışık görmedikleri için, bütün evreni mağaradan, tüm ışığı kütüklerden ibaret saymaktadır. Hem mağaranın darlığı hem de alev etrafındaki birliktelikten kaynaklanan mağara âidiyeti ve dayanışma hissi, yanan kütüklerin ömrünce avuntularını devam ettirir. Uyku ile uyanıklık arasında varlığını sürdüren bir zindandır mağara. Uyanış acı verdikçe, uykuya aşerir insan. Uyku bir başarı, zafer sahası olarak kendi mantığını oluşturur artık.

Başka ışıkları söndürmek suretiyle kendi ışığını güçlendirmek isteği, mağaradakilerin varlık nedeni olmuştur. Mağaradan çıkmak yerine, her yeri ve herkesi mağaralaştırmak lâzımdır. Uyanış vehmiyle yapılan bir uykudan diğerine uyanıştır

Her gerçeklik iddiası, bir karanlığa karşı olma iddiasıyla yola çıkar ve kendi karanlıklarını oluşturarak, aydınlık iddiasını gerçekleştirmek ve pekiştirmek ister. Ortadaki uçurumun karanlığı, karşıdaki aydınlığa zıplamaya engel olabildiği gibi, aydınlığa ulaştığına dair vehim de kendince bir karanlıktan ibâret olabilir.

Nikos Kazancakis’in Günaha Son Çağrı romanı, “Tanrının oğlu” İsa’nın artık şeytanı alt ettiğini sandığı anda kendini kaptırdığı sarhoşluğu ve zafer yanılsamasını konu edinir. Aeschylus’un Oresteia’sında on yıl süren Truva Savaşının muzaffer komutanı olarak evine dönen Agamemnon, kazandığı zafer, feda ettiği onca değerden sonra, bizzat kendi evinde ve karısı Jocasta ve aşığının hançerleriyle hayata veda eder. Aynı şekilde, Shakespeare’in Julius Caesar’ında Sezar, kahraman Roma ordusunun muzaffer komutanı olarak evine döner, ancak Senato binasında dost hançerlerinin bedeninden akıttığı oluk oluk kanla uyanır gerçeğe: “Sen de mi, Brütüs?” Kudretin zirvesindeki uyku sonrasında Sezar, zaferlerine rağmen ölüme çakılarak uyanır ve yeniden uyur başka boyutta.

Sabâ makamında akşam ezanı okuyor müezzin…

Metin Boşnak - Haber 7
mbosnak@gmail.com

Yorumlar1

  • Kenan Uçar 2 yıl önce Şikayet Et
    Sevgili hocam uyuyan insanlar uyanınca uyanıklar raharsız oluyorlar.
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat