Gelenek ve toplum
- GİRİŞ06.04.2011 08:11
- GÜNCELLEME06.04.2011 08:11
“Gelenek” kültürel değerlerin bir nesilden diğerine şifahî veya fiilî olarak aktarmanın vasıtası ve toplamıdır. Toplumların hem düşünce tarzını hem davranış tarzını mütemadiyen ifade eder. Bütüncül, istikrarlı ve saf olma iddiasındadır. Gelenek geçmişten hal’e akan kum saatindeki kumlar gibi, hal’i ve geleceği birleştirirken, toplumda oluşturduğu “kolektif bilinçaltının” dışarıya ve özellikle diğer toplumlara yansıma şeklinin ta kendisidir.
Gelenek geçmişin hal’i belirlemesinin, yönlendirmesinin adıdır da. Geleneğin, ne zaman kabul gördüğü ve onaylanarak “topluca” toplum tarafından kabul edildiği çoğu zaman bilinmez. Atadan öyle görülmüştür…
Geleneği oluşturan turasın (miras kalan her şey) anlamı, yazılı olan dinî-ahlakî inanışlar ve yazılı olmayan “töre,” “anane,” “örf” gibi değerlerdir. Çoğu zaman yazılı değil yaşantılarla aktarılan, atasözlerinde ve folklorik düzeyde kendini ifade eden değerlerin tümü geleneği oluşturan unsurlardır. Bir toplumun geleneğini --aynı kültür dairesi içinde olsalar bile-- diğer toplumlardan ayıran da aynı faktördür. Amerikan toplumunu Avrupa’dan, Türk toplumunu Araplardan farklı kılan anlayış ve yaşayış tarzları böyle bir durumu ifade eder.
Coğrafya ve iklim farkları, onların meydana getirdiği doğayı biçimleme, doğaya anlam katma, doğadan kendisine anlam ve kaynak çıkartma, doğayı doğal halden kültürel hale getirmedeki izlediği yol, alet ve mekân yapımını mümkün kılan her şey --ev yapımından, mutfağına kadar uzanan bir silsile içinde dış ve iç dünyasına etki eden unsurlar-- onun bir parçasıdır.
Gelenek çoğu zaman gücünü yaşanmışlıktan, yaşanmış sayılmaktan ve yılların, yüzyılların süzülmüşlüğünden alır. Milletlerin tarihinde birden fazla bireyin aynı şeyleri bulup söylediği, sonuçta bu farklı yollardan akan pınarların akarak bir deniz oluşturdukları azdır. Olanlar da ya dinî, felsefî ya da askerî ve siyasî otoriteyle meydana gelmiştir. Bu oluşan denizlerin çok olması da esasen bu tür toplum yapılarında entelektüel kulaçlar atmaya mecali ve azmi olmayan toplumlarda, toplu boğulmalara da yol açabilir.
İnsanların bireysel tecrübe ve hayatlarının, zamanla kurumsallaşmak suretiyle, kişisel olanı millî ve kültürel hale gelmiş olmasıdır bir bakıma gelenek. İlkçağ site devletleri ve mitolojik hikâyeleri bunlarla doludur…
Yürümek gelenekse biri yürür; konuşmak gelenekse biri konuşur; susmak gelenekse biri sustuğu için susar toplum...
Toplum dediğimiz çoğu zaman, kalabalıktan öteye gitmez. Kendine ait diye, toplum içindeki kimilerinin değerlerini size dayatma sevdasından öte pek amacı ve yüce ülküleri olmayan kitleden öte bir şey değildir.
İnsanların bireysel olarak oluşturup sonra da topluca en yüce yargı ve infaz organı yaptığı organdır toplumsal gelenek. İdeal olarak ise, diğer bireylerden ne bir adım ileri gitmeyi ne de bir adım geri kalmayı en geçerli yol olarak sunar.
Vasatlığı tek ahlakî değer gibi sunan, ama herkesin birikimleri doğrultusunda tanımladığı “kendi haricinde herkes”tir sosyolojik geleneğin tahakküm ettiği toplum.
Toplumun sevdiği toplamaktan ibarettir. Topladıkça sevinir, çıkardıkça üzülür, sürgün eder.
Yumak yumak, oymak oymak toplum. Bir arada, ama dağınık; ortak statüsünde, ama zerre iştiraki olmayan insanların topudur toplum.
Dinler, uyar. Dinler, ağlar. Susar, konuşturmaz da. Alkışlamayı sever, alkışa değer işler yapmayı düşünmez. İçselleştirir, sorgulamaz.
Sorgular, kendine yontar. Kendine yontar, kendine biçim vermek için değil, hadiselere kendince bir biçim vermek, başkalarını kendileştirmek için.
Kendini sevmez, ama başka insanları ve milletleri kendine benzetmeye çabalar.
Başkalarını sever, kendi gibi yaşadığı zaman. Yani başkalarının şahsı ve nezdinde kendine âşık, kendi başına kalınca kendine çalım atan.
Konuşursa kendi gibi vehmettiğiyle konuşur. Vehmeder çünkü anlamak zordur, zahmetlidir; taklit etmek kolaydır.
Zoru aşmak için değil, zorlukların niçin aşılmaz olduğunu, yani kendisinin niçin beceriksiz olduğunu ifade ve başkalarına da bunu kabul ettirmek için konuşur.
Konuşur, ama bir şey söylemez. Söyler, ama dinlemez. Dinlerse de yine bildiğine gücü yettiğince iman meselesi yaparak yaklaşır. Söyler, ama yazmaz. Lütfederse okur. Her okuduğu kitabı kendi kapasite ve potansiyelinin üstünde hikmetlerden ilham almış bir ilahi güldeste gibi okur. Nadiren düşünür.
Her biri yaşanılır kılmak için vardır dünyada, yaşamak için değil. Bir kurtarıcı hezeyanı ve sergüzeşti hayatın, ışığı arkasına alıp da önünün niye karanlık olduğunu düşünen ve dahi kendi gölgesinden ürken bir gelenektir toplum. Mülk kimden yana ise, kulak da o tarafa akar yürekle beraber toplanır. Hayrı da şerri de ona göre şekillenir.
Rüzgârgülüne göre, yön tayinleri de toplumda bir gelenektir.
O nedenledir ki, “toplum” geleneği gelecek kurmaktan uzaktır.
Sonra da sızlanmak geleneği başlar…
Metin Boşnak - Haber 7
mbosnak@metinbosnak.org
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol