İsmet Özel'de değişen ve değişmeyenler

  • GİRİŞ07.07.2011 15:20
  • GÜNCELLEME07.07.2011 15:20

İslam’ın yüce peygamberi, yüce insan Hz. Muhammed (AS) Allah’a uçmağa vardığında sonradan Halife olacak arkadaşı Ömer (RA) ona olan sevgisi ve inkıyadından dolayı ortaya henüz söylenti halinde çıkan bu gerçeğe adeta karşı çıkarcasına elinde kılıcı mealen “Kim ki Muhammed öldü der ise, onun kellesini uçururum...” der.

Aynı derecede sevmesine rağmen Hz. Resul’ün vefatını Allah’ın emir manzumesi ve risaletin insanlık sınırlarının bir parçası olarak gören Ebubekir (RA), o sıdkın mücessem hali insan “Kim ki Muhammed’e inanıyorsa, bilsin ki O ölmüştür;  Kim ki Allah’a inanıyorsa bilsin ki O bakidir” der. 

Aslında bu rivayet her önemli olay karşısında almamız gereken tavra bir işaret etmektedir. Aynı tarzı ashabın Hz. Peygambere yönelttiği kimi sorularda da görmek mümkündür.  Resul-ü Ekrem’in kimi emirlerine binaen “Ey Allah’ın Elçisi, bunu sana Allah mı vahyetti, yoksa kendi fikrin mi?” diye sorulduğu bir önemli vakıadır ki hadislerin yazılmasından, insanların başlangıçta alıkonması da benzer bir espriyi taşımaktadır.

Nassların, belki tevile kaçmayan yorumları haricinde değişmezliği esası, onlarla şereflenen ve anlaması için akılla donatılan insanın değişebilecek yorumları ve devamlı yenilenmeye açık bırakılan, yapılan yorumda hata varsa bir, isabet varsa iki kat sevabı olduğuna dair hüküm getiren bir ucu açık hükümler silsilesi,  her toplumsal olayda hissiyatlar mı prensipler mi, kişisel ve değişken bağlar mı, “evrensel” (ne demekse!) ve değişmeyen unsur ve esaslar mı geçerli olması gerektiğine dair ciddi bir tarihsel ders vermektedir.

Devamlı kaynaktan beslenen, akıl, bilgi ve medeniyet birikimiyle kaynağı besleyen bir anlayışın, inancı ritüeller toplamından ibaret görmeyen, her iki âlemi kurduğu medeniyetle kavrama iddiasında olan bir kültürün başka türlü olması da beklenemezdi zaten.   Yani hakikat mi, tamamen münferit olaylar mı tayin etmeli bakış açımızı? Geçici olan mı, kalıcı olan mı? Kişisel yaşantılar mı, felsefi boyutuyla derinliğine vukuf mu gereklidir yoksa? 

Lakin Türkiye’nin, hatta genelde Müslümanların makûs talihi midir nedir, hakikatin değil onu kimin dillendirdiği hem bir belagat hem de semantik bir müşkülü olarak karşımıza çıkmaktadır. Ardından ince kelam tahlilleri ve niyetlerin yargılamaları girer devreye. Sonra fısıltılar ve üst kademe alıcıların filtre ve tenkidi ve herkes bildiğine inanmaya devam eder. Netice olarak, X şahsı yanlış ve hatta yalan da söylese noter onaylı bir hakikatin suretini karşılık da ödemeden cebine ve gönüllere yerleştiriliyor, hatta neredeyse Nass hükmünde algılanıyor, Y şahsı ise—velev ki velayet beratı taşısın--hakikatten uzak olarak algılanıyor. Dolayısıyla bu algıda seçicilik patolojik durumlara yol açıp hakikatin kendini değil, şahsın kendini birincil konuma yerleştiriyor ve hatta şahıs hakikat yerine ikame ediliyor.  Daha da ilginç yanı, Resulün kendisi tebliğinin başlangıç yıllarında bizzat bundan mustaripti. “Emin” ikinci adı gibiydi, ama emin olduğuna inananlar, onun risaletine ve tevhide yanaşmıyordu.

İSMET ÖZEL’DE DEĞİŞEN NEDİR?

İsmet Özel’in “İslami kesime” (=İslam’ı hayatında referans alan kesim (İHRAK) olarak anlıyorum ben) yatay geçiş ve intibakları da benzer bir durum arz ediyor zannımca.  Özel’in ne “ihtidası” ne de “taarruzu” bu anlamda zerre kadar anlamı olmayan şeylerdir. Herodot Cevdet’in bay ve bayan sürümleri ne derse desinler, ne tür feminist (dilim de varmıyor bu tabiri kullanmaya ama) çıkarımlar Özel’inki şahsi tercihten öte değildir ve kendini bağlar, İslam’ı ve İHRAK'ı değil. 

“El ma’na fi batn-ı şşair” ve kalplerde gizli olanları en iyi Allah bilir, doğrudur.  İnsanlar şahsi birikim ve tecrübeleriyle biraz sezerler.  Hem kelamı ve fiili hem de geçişken kaplar teorisi, etki-tepki unsurları ve buna katalizörlük yapan etkenler elbette var.  Yani  “everybody pleases me, some by coming in some by going out.” Yani bizi herkes mutlu eder, gelen de, giden de. Ne birinci safhadaki halinde cehalet ve kompleksle hareket etmek, onu Ömer İslam saflarına geçti edasıyla göklere çıkarmak, ne de ikincisinde ona hakaret ve onu tahkir etmek doğru değildi, ama ikisi de yapıldı.

Özel’in müritleri de bilir ki hakikat onunla doğmamıştır, onunla da ölmez. Özel’in kontra-müritleri de bilir ki “İki Ömer’den” biri değildi; zannımca Ebu Süfyan da değildir.  Gıffari’ye yakındı tavır olarak ancak. Bu nedenle kendisi: ‘‘Ben İslami kesim içinde prestijli, ama söylediği hep kulak arkası edilen bir adam oldum.”  Geçtiğimiz yıllarda Yeni Şafak gazetesinde de okurları ile buluşan Özel, Gerçek Hayat’taki vedasının ardından iki ay daha Milli Gazete’de yazmayı sürdürdü. Bir Pazartesi günü kaleme aldığı manifesto gibi bir makaleyle 26 yıldır sürdürdüğü gazete yazarlığı serüvenine nokta koyduğunu duyurdu. Yolu açık olsun!

Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olan ve yazı hayatına atıldığı günden bu güne birçok gazete, dergi ve mecmuada yazan İsmet Özel, 1970’li yılların ikinci yarısından itibaren geçirdiği fikri dönüşümün ardından İslamcı çevrelerin “kanaat önderleri arasına girdi.”  Bu tarihlerden itibaren şairlik kimliğinin yanına yazarlık serüvenini de ekleyen Özel, pek çok dergide yazdı.  Son olarak haftalık Gerçek Hayat dergisinde “Cuma Mektupları” adıyla makaleler azan İsmet Özel, özellikle “Türkçülük” konusunu işlediği son yazılarında zaman zaman dergi okurundan tepki aldı. Cuma Mektupları’nı aynı dönemde kitap olarak yayınlayan Özel, derginin 26 Mayıs’ta yayınlanan sayındaki şu cümlelerle vedasını duyurdu: “Yazacak şey bitmemiş olsa bile, artık ortada yazılacak “yer” kalmadı. Benim için daha çok dikkat çekmek suretiyle daha çok yanlış anlaşılmaya tahammül etmenin sınırını artık geçtim.”

Bazen nobranlığa varan dobralığı illa mutlak hakikate işaret etmez, ama kendince hakikat neyse onu haykırması, gerektiğinde ruhi, iktisadi be belki de itikadi maliyetler ödemesi onun belki de şairliğinden de öte takdir-i şayan halidir.  Şu anda sağ sol kamplardan karşılıklı ve devamlı yapılan ideoloji hırsızlığı ve karşı tarafın kozlarını alma taktikleri, dolayısıyla oya ve güce tahvil çabaları, riyakârca, ama zımni iktibaslara Özel itibar etmedi.  Bunu görecek kadar zeki, ama ona boyun eğmeyecek kadar asil tavrı oldu. Üç kuruş ya da üç adam fazlamız olsun diye yapılan hokkabazlık ve “düşman” addettikleri hedeflerinin ancak bir alt matruşkası olabilecek yapıda ve kapasitede olan grupları Özel, önceleri başarısızlığa ve suistimale uğradığını düşündüğü sosyalist akımlardan farklı, onları hala ideallerle donanmış görüyordu.  İslam’ın sosyal dayanışma mantığı ve maddi manevi paylaşma dinamikleriydi onu çeken. İten ise daha önce ayrıldığı gruplarda bu mantığın sadece lafının olması, icraatının olmamasıydı. Tekerrür-ü tarihin İsmet Özel hikâyesiydi.

İSMET ÖZEL’DE DEĞİŞMEYEN

Sosyalizm ile İslam arasındaki makul gördüğü geçiş aslında, paralellik arz eden, onu hayal kırıklığına uğratan bir durum arz etmeye başlamıştı geçen yıllar içinde.  Aşiret, kabile, hatta külte dönüşen yapıları kabul edemedi. Şuuraltında 1930’larda benzer tecrübe yaşayarak bilen bilmeyen her sağdaki insanın ağzında pelesenk olmuş Necip Fazıl’ın yerine konmayı da bekledi. Ama Dergâh dergisinde şiire dair görüşlerini yazarken 10 kişiden bile tepki alamamanın verdiği sıkıntı gitgide devamlı yazdığı dergiden sonra gazeteden ayrılmasının ipuçlarını veriyordu. 

Özel’in hemhal olduğu kitle için şair, sanat-kültür-edebiyattan çok, kendi silahlarına fikri mermi koyacak, kendi anlatamadıklarını anlatacak, solun reflekslerini de iyi bildiği için sistem ve ideolojik solun Aşil topuğunu nokta operasyonu ile vuracak ve bunların maliyetlerini de yüklenecek birisiydi. Teorideki güzellikler pratikteki yapıyla benzeşmiyordu. Sisteme küfredip, sistemin parçası olmak, tevil yaparak inandıklarını yamultarak her türlü kılıfa sokmak, kapitalizm, globalizm, güç paylaşım siyasetine dayalı oyunun parçası olmak ona göre değildi. Sivil itaatsizliği bilen bir insan olarak kendi doğruları kadar konuştu hep. İyi bir hatip olmadı. Konuşmalarına hazırlıksız irticalen yapması ve konuşurken düşünmesi ve fikirlerin dipnotlarına takılması onu biraz tutuk yapıyordu. İyi şiir okuruydu hep, ama iyi bir Türkçe kullanıcısı oldu ve kelamının yazılısı sözlüsünden daha iyiydi.   

Ve Özel’in anarşistliği—iyi anlamda kullandım—bu olanları kaldıramadı. Nitekim 4 Ağustos 2003'te Milli Gazete’de şöyle diyordu:

“Bundan sonra gazete yazısı yazmayacağım. Yirmi altı sene önce bir yandan inancıma ortak saydığım kimselere laf anlatmak, diğer yandan geçim derdiyle şoför mahalline bir şekilde oturduğum bu arabayı sürmem için hiçbir ahlâki gerekçe kalmadı artık. Neydi gazete yazısı yazmamdaki ahlâki gerekçe? İslamî siyaset yaklaşımı başını dik tutmak istiyorsa, ona destek olmaktı. Çok önemli ve işlev değeri çok yüksek bir işe giriştiğimi düşündüm. Yıllar ve yıllar boyunca çabalarımı hafife almadım. O kadar ki benden başka bir başka kalemle ikame edilebilecek bir tek satır yazmadım. Devran döndü ve benim niyetlerimle olduğu kadar, benim ciddiyetimle ortamın ahvali arasında herhangi bir irtibat bulunmadığı ortaya çıktı.”

Ve ben sırf bundan dolayı bile saygı duymak lazım.  Kalemini, beynini, yüreğini inandıkları yolunda istihdam ettiği, ama satmadığı için. 

Şairliği konusunu ancak tek tek mısralarını ele almak neticesi anlamlı olarak tahlil etmek mümkündür. Ama toptancı ve totaliter kültür bu mantığı henüz kavrayacak düzeyde değil. Her türlü ideoloji ve nerdeyse inancın adeta Marks’ın 19. asır Batısı için dile getirdiği nazariyeleri doğrular mahiyette holdingleşip nakitleştiği, EFT yapıldığı dönemlerde Özel kendini, “Zor Zamanda” yazmanın bilinci ile yazdı.  Waldo’lar dışarıda seyrettiler güvenli sığınaklarında.  Bazen de bu zor zamanda yazmanın ayrıcalığını yaşamak içindi, ama o bunu göğüsledi.  Kapitalin, üretim araçlarının, hatta inanç sistemlerinin insanları serileştirme çabasında olduğu dönemde nevi şahsına münhasır olarak yaşadı bu zamana dek, hatası ve sevabı, eksikleri ve fazlasıyla.  Yaptığı nefis muhasebesine devam ederek şöyle diyordu Özel:

“Ben ortalıkta dönüp duran işlere, çevrilen dolaplara bulaşmadım. Buna mukabil adı duyulmuş biri haline geldim. Adım elbet gizli kalmayacaktı. Lakin benim hedeflediğim şey adımın yaygınlaşması değildi, varlığımın neyle uğraştığının farkına varılmasıydı. Gazete yazısı yazmaya başladığım günden bugüne aradan yirmi altı yıl üç ay geçti. Sonuç benim açımdan ve benim beklentilerim açısından pek parlak değil. Aslına bakarsanız, sonucun parlaklıktan uzak kalmasını ben istedim. Bidayetten itibaren basın hayatında kendine yer açmak isteyenlerden biri değildim. Eğer nefsanî tatmin söz konusuysa edebiyattaki yerim buna kifayet ediyordu. Üstelik neye emek verdiğimi anlamayan insanların benim adımı ağızlarına almalarından oldum olası büyük bir rahatsızlık duyarım, ilk yazımda dedim ki kitle iletişim araçları vesilesiyle yazı işine giren bir Müslüman’ın vazifesi dikkate değer şeyler yazmak değil yazdıklarıyla dikkatlerin Kur’an-ı Kerîm’de yoğunlaşmasını sağlamaktır.”

Aslında daha İHRAK’ın tahlilini yapmadın böyle bir yazı anlamsız olacaktır.  Ve William Blake’ in ifadesiyle “To generalize is to be an idiot.”  Zeki olmasam da en azından bu alıntının muhatabı olmak da iyi olmayacaktır.  İHRAK’ın elbette ki çok farklı kolları var, işin zorluğu da burda.  Müstakil münferit Müslümanlar (MMM), tarikat ve cemaat mensubu Müslümanlar ve onların alt grupları genel mansıp ve meşrep farklarının yanında iktisadi, kültürel, pedagojik ve coğrafi farklılıkların yanında siyasi eğilimlere göre de farklılık arz eden bir durumdu.  Ve aslında siyasi ve iktisadi güç paylaşımları olduğunda “savaşta hile mubahtır” mantık teviliyle tahterevallinin yükselen kısmına kendileri oturmak için, muhalifleri oldukları “sistem”le bazen vals bazen lambada, bazen tango yapıp, Flâmenko seyrettirip hatta oryantal yapmalarıydı mesele.

Özel’in hayal kırıklığı aslında manifestosundan daha önce geliyordu.  28 Şubat sonrası olayların akabinde yazdığı bir yazıda İHRAK’ın artık belli bir boyuta geldiği ve fakat olanların kendisini yanılttığından dem vurarak duyduğu ıstırabı dile getiriyordu. Onun “işkence altında” söyleyecek şeyleri yoktu vesselam.  Milliyet’teki röportajında ise,

“Türkiye’de Cumhuriyet’in neye dönüşeceği sorusu 60’tan sonra sosyalizm olarak cevaplandırıldı. Bu cevap 80’den sonra İslamiyet oldu. Çoğunlukta olan okuryazar insan birinci aşamada, “Sosyalizm gelecek madem, benim payıma ne düşer, ne vermeliyim bunun için? Sosyalizm gelecek madem, ben buradaki yerimi nasıl elde etmeliyim?” düşüncesiyle hareket etti. İşler bu entrikayla yürüdü sosyalist hareket içinde yani.

Ve sonra aynı şey İslamiyet için de söz konusu oldu. Ama bir farkla: “Bu devlet bir İslam devletine dönüşecek madem, o halde benim payıma ne düşüyor, ben ne yaparsam bu işler daha iyi yürür?” sorusunu kimse sormadı kendisine İslami çevrelerde. İslamcılar, sadece “Madem bu devlet İslam devleti haline gelecek, öyleyse ben nereyi kapatayım da, güme gitmemeyim?” düşüncesiyle hareket ettiler. İslamcıların, sosyalistlerden farkı şuydu: Sosyalizm, Batı’nın vicdan azabıdır. İşin içine vicdan girince mesele biraz değişiyor. Şüphesiz ki o zaman bina etme, binaya harç taşıma işi daha acil, daha zaruri bir şey oluyor.

Ama İslamiyet söz konusu olduğunda bir mirasyedilik durumu oluyor. Türk toplumunun kültürel değeri zaten İslamiyet’tir. O yüzden de İslami siyaset yapan insanlar hazır bir şeyi kullandıkları ve bu yüzden de sosyalistler gibi harç taşımak zorunda olmadıkları için bu hareketi bir yerinden yakalayıp kullanmakla geçirdiler vakitlerini.”

Sır olan bir şey değildi bu elbette.  Ama özellikle İran’daki devrim ve 80’li yıllardaki genel eğilim ve siyasi gelişmeler İHRAK'a yönelik bir ilgi uyandırdı ve hem sistemin refleksleri hem de yılmadan, usanmadan kendi dede ya da ninesinin de dindar olduğunu, sabahlara kadar “dua” ettiğini, Kur’an okuduğunu, ama (mesela) annesinin Cumhuriyet kadını olduğunu vurgulayarak konuşmalarına başlayan, bu girizgâhla karşısındakinin gardını indirdikten sonra, etrafı, seyirci kitlesini ve aptal sandığı muhatabını elini ovuşturarak cerbeze mahbesine sokmayı bekleyen ve ardından da Türkiye’nin İran olmaması gerektiğini söyleyip –ki sonraları buna Cezayir de katıldı—ve kendilerinin de Müslüman olduklarını ikrar edip guslün mahiyetinden bihaber,  aslında kamuflaj ve rektifiyeden geçmiş bitpazarı mallarını Shylock edasıyla en yüksek fiyattan pazarlama taktiklerinde oluşan sermaye savaşlarını, ideolojik ya da inanç savaşlarıymış gibi yutturma taktikleriydi.

Türk milleti belki birkaç safdil hariç ne tarihte İran’ı istedi ne de şimdi ister. Ama sistemin reflekslerine bu ülkede dokunmanın yollarını iyi bilen kesimler, gruplar var.  Sayın Uzanlar da hem milleti soyup hem de “bak devlet paranızı vermiyor” demiyor muydu millete?  Sonra klasik teranelerle “Biz de Allah korkusu var” diye Clint Eastwood bakışlı, bet sesli Sayın GP lideri baykuş muhabbeti yapmıyor muydu hala? Bahsettiği o korkunun Amerikan dolarları olduğunu anlamayanlar var mı? (“In God We trust” var ya hani). 

80’li yıllardaki iktisadi ve nispeten kültürel açılım Ruşen Çakır’ın ilgisini de çekmiş ve Ayet ve Slogan adlı kitabında gözlemlerini özetleyen belli başlı alan çalışmaları yapmış idi.  Eksikliklerine rağmen iyi bir denemeydi bu kitap lakin daha sonraları yazdığı basın grubu, mensubu olduğu partizanlıklar ve medya oyunları vs. nedenlerden dolayı kendi yazdıklarını inkâr eder şeyler ifade etmeye çalıştı.  Sonrası med-cezir, ebabil ve siccil...

Daha sonra Nilüfer Göle ve diğer araştırmacılar devreye girmeye başladı.  The End of Political Islam gibi Olivier Roy çevirileri de Batılı olduğu için “otorite”nin sesi olarak duyuldu. Ekole Gilles Keppel de eklenmişti. Ama bunlar özellikle “dışarıdan bakışı” ifade ediyordu. Bir taraftan “aaa biz neymişiz” edası diğer taraftan ise kendine tutulan aynanın akisleri gibiydi. İslam’ı siyasi anlamıyla hazmedenler hem medyaya taşınmamın hazzını yaşadılar hem de garip bir ispiyonlanma hissini.  Ne de olsa bunların bir kısmı solcu diğeri ecnebi idiler. Ve fakat İsmet Özel zihniyle mağlup olmayan, siyasi İslam zemmedenleri rahatça alt etme yeteneği ve birikiminde olan bir insandır…

Fakat artan sermaye birikimi ve Anadolu’ya yayılan sermaye hareketleri İstanbul sermayesini de rahatsız etmeye başlamıştı aslında.  Hem üniversiteler hem de sermaye Anadolu'ya yayılırken onunla birlikte gelmesi gereken kültürel altyapı ve sermayenin akıtılacağı kültür kanallarından da bigâne idi insanlar.  Batı burjuvazisinin tarihsel olarak sanata kültüre yaptığı yatırım yerine önceleri beklettikleri dünyada sahip olamadıkları şeyleri diğer tarafa bırakma yönündeki telafi hissini dünyada tatmin etmenin yolları ve imkânları çıktı ortaya.  “Ehl-i dünya” tevehhümleriyle oluşan bu kurgusal yadırgama alanı aslında fena şey de değildi.

Mevcut laik burjuvanın alanlarına ancak kenardan sokulmuşlardı, ama para dediğin bu eşitliği sağlardı nasılsa.  Onlar da diğerlerinin gittiği yerlere gidip, tükettikleri yerlerden ya da onların biraz daha İslami görünümlü yerlerden tüketerek toplumsal hayattaki dışlanmışlıklarının, hatta bazen mazlumane yaşadıkları zilletin intikamını ya da telafisini yaşamak faslıydı artık.  Paranın rengi ve tesettürü yoktu gerçekten, ayrıca bir şeyleri iyi temsil etmek gerekiyordu, bunun için de onlara yakınlaşmak.  Giyim kuşam, tüketim, sonra dinlenen müzik ve izlenen kanallar, benzer semtlerde onlar gibi yaşamak, “İslami” tatil siteleri, hafif gettoya çalan yerleşim alanları ve uydu kentler, ona göre marketler...

Milliyetçi sağ 12 Eylül sonrası kendi içinde muhasebesini iyi kötü yaptı.  Sol buna belki yeni yeni geliyor. Ama kendilerini hem mazlum, hem hâkim ve mütehakkim gördükleri için buna yeterince yaklaşmadı. Muhafazakâr sağın da kendi içinde artık muhasebelerini yapması ülkemizin geleceği açısından hem niyet hem de ideal tasfiyesi için hayırlı olacaktır. (Liberallerin bu sürece girmeleri daha uzun zaman alacak görünüyor.) İsmet Özel işte bu muhasebeyi yapmak için yola koyulan ilk insanlardan oldu. Cellâdına gülümsemekten çekinmeyen bir insan olarak cellâtlaşma çabasına girenleri mütebessim seyrediyor. Biraz da ıstırabı var gibi. İsmet Bey’i Özel yapan da bu olsa gerek. Ah bir de toplumla arasındaki dili daha akışkan hale getirse! Ya da bir lügat eşliğinde kavramları, yeniden tanımladığı kavramları sunsa! Ama bir dakika, şair zaten biraz da az kelamla çok şeyi ifade eden insan değil miydi? Necip Fazıl’ı Allah’a uğurlarken hüzünlü kılan şeyleri unutmamışken, İsmet Özel’i nisyana mahkûm etmek çabasını anlamak zaten mümkün değil. Öte yandan, Sezai Karakoç kendi köşesinde uzlet halinde. Bastırılan vicdanlar döneminde İsmet Özel’e baskı kabul etmeyen vicdanına nice bereketli yıllar yaşamasını dilerim. Türkiye’nin geleceği zihni ve vicdanları bastırılmayan insanlarla daha bir aydınlık olacaktır.

Metin Boşnak - Haber 7

mbosnak@metin.bosnak.org

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat