Ümmet, hürriyet ve özgürlük
- GİRİŞ26.11.2011 09:20
- GÜNCELLEME26.11.2011 09:20
İslam geleneğinde insanın Allah’a doğrudan bağlanması ve O’na teslimiyeti mutlak hürriyeti, esaret de ondan uzaklaşmayı ifade eder. Gelenekte hürriyet evvela “köle” ya da mahkûm olmamak,” sonra da “küffarın” sultası ya da egemenliği altında yaşamıyor olmak anlamındaydı. Her üç durumda da esas alınan ölçü, iradenin başkalarının sultasında olmamasıydı. Dahası, Şeytan’ın teşvik kredilerinden uzak durmak da bir tür hürriyetti.
Yaşamanın bir tür mahkûmiyet anlamına geldiği, özellikle tasavvuf geleneğinde yer aldı. Hürriyet sevgiliyle beraber olmaktı; gerisi sürgünde yaşamaktı. Perdenin manen ve madden kalkması da hürriyete uçuştu. Türkçede ölümün “uçmağa varmak” diye ifadesi ve “irtihal etmek” değişmeceli olarak hürriyeti işaret ediyordu.
Ticari ya da siyasi olarak kölelik, idari olarak mahkûmiyet, “küfür ehlinin” hâkimiyetinde olunca da mazlumiyet hürriyete engel olarak algılanıyordu. Dolayısıyla, hürriyetten mahrum olmak bazı amellerdeki mükellefiyetleri kaldırıyordu. Müslüman’ın inancından dolayı zarar görmemesi için amel gereklerinde kolaylık da sağlayan bir hürriyet anlayışıdır bu.
Dar-ı İslam ve Dar-ı Harp kavramları sadece İslam diyarını “küfür” diyarından ayırmıyordu. İslam, ancak Allah’a ve Allah’a bağlı yönetime teslimiyet ve itaati simgelediği için İslam Diyarı hürriyeti de temsil ediyordu. Yani, hürriyetin iman ve amelle doğrudan ilişkisi vardı. Akait ve fıkıh kurallarında asıl olan bu hürriyet anlayışıydı.
İslam’da hakikat ve adalet Allah’ın zatında soyutlanmıştır; insanlar şahsında somutlaşması caiz değildir. Bu nedenle, Allah’tan uzaklaşmak hürriyet yerine Allah’ın dışındaki unsurlara esir olmak demektir. İbadete yani kulluğa dair içtihatlar--mesela Cuma namazının eda ve vücup şartlarını anlatanlar-- “hür” olmayı ibadetin şartları arasında sayarlar.
“Gayrimüslim ülkesi de olsa, Müslümanların bir araya gelip de kıldıkları Cuma namazının sahih olduğu İbn-i Âbidin’de yazılıdır. Ancak “emir” imamlığında Cumanın eda edilmesi, açıkça bir Müslüman emirin gereğini ve “İslam Ülkesi”ni işaret eder. Kastım, illa da “şeriat ülkesi” anlamında siyasi değildir. “Mülk” Allah’ındır, ama memleketler de insanların şekillendiği yerdir. “Melik” olan Allah’tır. “Hiç”liğin şuuru varlıktan kopunca mülk emlake dönüşür ve kerameti kendinden menkul hissetmeler başlar. Oysa “mülk” gayr-ı menkuldür.
İtaat “Allah’a, Resulüne ve sizden olan Ulul Emre” olacağından, 1) Allah’a ve Resulüne itaat etmeyene ve “sizden” olmayana itaat gerekmez; 2) Bizden olan ve Allah ve Resulüne itaat edenlerin hürriyeti sağlamaları elzemdir; 3) Hürriyetin sağlanması için siyasi ve ekonomik sistemlerin de hürriyet esaslarına göre şekillenmesi gerekir. Yani emlak edinmekten farklı bir mülk anlayışı var.
Öte yandan, İslam tarihinde içtihat hürriyeti dâhil bazı hürriyetler itaatsizlik sayılmıştır. Allah’ın mülkü içinde kendi melikliğini ilan eden kimi emirler olmuş; “emire” itaatsizlik Allah’a itaatsizlikle bir tutularak cezalandırılmıştır. “Şakilik” yani eşkıyalığın cezasının ölüm olması bir yana, Ebu Hanife gibi büyük âlimler bizzat Müslüman emirlerin zulümlerine maruz kalmıştır. Ebu Hanife, inandığıyla gelen hürriyetini fikir ve içtihadına yansıtınca sorun çıkmıştır. Yusuf’un Zeliha’ya kayıtsız yani bağımsız kalması onu hürriyetinden nasıl mahrum ettiyse, Ebu Hanife’de zindanlardan nasibini almıştır. Aynı şekilde, Ebu Zer’in hürriyeti sürgünde başlamıştır. “Dilsiz Şeytan” olmamak sıkıntılıydı.
Çoğu zaman “nasılsanız, öyle yönetilirsiniz!” hükmü, iyi-kötü demeden idarenin kabulüne razı etmeye yönelik olarak zikredilir. Eğer idare kötüyse, zaten millet kötü olduğu için; iyiyse, insanlar iyi olduğu içindir algısı milletten idareyi eleştiri hakkını almış, eleştiriyi bir nefis mücadelesine tevil etmiştir. Hâlbuki mesela Ebu Zer’in Halife Osman’a biat ettiği şartlar, Halifenin onu “fitneye” yol açacağı endişesiyle çevresinden uzaklaştırdığı şartlardan farklıydı. Değişen Ebu Zer değil, Halife’nin tavırlarıydı. Hakikatin hürriyeti ile siyasetin hürriyeti ayrılmıştı.
Bu yaklaşıma, “hepiniz çobansınız, güttüklerinizden sorumlusunuz” hadisinin tevillerini de eklemek lazımdır. Hadis, güdenlere tahakküm etmeleri için izni vermek yerine, “güdülenlere” karşı büyük bir sorumlulukla hareket etmeyi emretmektedir. Yani zulmetme hürriyeti yoktur. Zulüm karanlıktır; hidayet ise ışıklanmayı ifade eder. Allah’ın insanlara zulmetmeyeceği bizzat ayetle sabittir. Milletin veya bireyin kendi nefsine zulmetmesinin farklı usullerine bakacak olursak, ümmetin Allah’tan uzaklaşması, teorik olarak onu Şeytan’ın esaretine mahkûm olması anlamına gelmektedir. Bu da asıl hürriyetten uzaklaşması ve esareti kabullenmesi, kendine zulmetmesi demektir.
Hıristiyanlıkta Şeytan, hemen Tanrı kadar güçlü bir unsuru ifade eder. Hatta Tanrı pozitif kudreti, Şeytan ise negatif kudreti ifade eden bir dualite içinde algılanmıştır. İncil’de Şeytan, “Tanrı’nın oğlu ve Tanrı” olan İsa’yı bile yoldan çıkarmaya çalışır. The Last Temptation of Christ filminde aslında bu tema işlenmektedir: İsa Şeytana galebe çaldığını düşünürken, aslında Şeytan’ın galip çıktığının farkına varır. Devil’s Advocate filminde Şeytan, Tanrının insanları kısıtladığını, kendisinin ise onlara özgürlük” verdiğini övünerek ve insanı kendine tabi kılmak için ifade eder. O nedenle, Şeytan “Lucifer,” “ışık getiren” anlamında insan bilinç ve bilinçaltı alanlarını ele geçiren varlıktır. Yani Şeytana uymak da farklı cepheden “hidayet” olmaktadır.
İslam’da ise, İblis ya da Şeytan’ın kendine ait kudreti yoktur ve Şeytan Allah’ın rakibi değildir. Şeytan insana rakiptir ve bu nedenle insan yaratıldıktan beri ona hasımdır. Ancak Allah insana irade kullanma hürriyetini; Şeytana insanları yoldan çıkma hürriyetini bağışlamıştır. İblis’in Şeytan’a dönüşmesi hürriyetini yanlış kullanmasıyla olmuştur. Şeytan daha sonra bu özgürlüğünü insanların irade kullanma hürriyetlerindeki sapmaları ya da istikametlerini ölçme mekanizması olur. İslam geleneği Allah’a teslim olmaklığı hürriyete, Şeytan’a uymaklığı da esaret olarak yorumlar.
Ümmetin tarih içindeki hürriyet macerası uzun mesele. Mekke ve Medine alındığında, Muhacirler de Ensar da inanç hürriyetlerini ve hac hürriyetini elde etmişti. Hac hem şirkten bağımsızlığın hem de şirke karşı birlikteliğin somutlaşmış ifadesiydi. Hz. Peygamber uçmağa varıp, hürriyete kavuştuğunda Raşit halifeler döneminde rüştünü ispat etmek isteyen yeni hürriyetler zuhur etti. Halifeyi şehit etmek yeni hürriyetler arasındaydı. Allah’ın ayetlerini “az pahaya” satmamak buyruğu vardı; yeni dönemde mızrakların ucuna Kur’an sayfaları takmak hürriyetine şahitlik etti Ümmet. Muaviye Melik oldu, sonrasında Ümmet diyarı mülkleşmeye başladı. Hanedanlığa evirilen hilafet, asabiyeden dolayı “biat” etme hürriyetini kaybetti.
Arapların diyarından taştı İslam; doğduğu coğrafyadan hürriyetini kazandı. Sonra kendinden uzaklara seferler yaparak ilim edinme hürriyetini kazandı. Artık, ümmetin farklı coğrafyalarda farklı ekoller ve anlayış hürriyeti belirdi. Mezhepler çıktı, siyasetteki farklılaşmalar sonrasında akait ve amelde farklılaşmalar farklı imamların hürriyetlerini ifade ediyordu. Ebu Hanife “nun” oldu aralarında, onsuz iki talebesi “Lâ” idi. Ancak Ebu Yusuf ve Muhammet sevgili hocaları Ebu Hanife’ye muhalefet etme hürriyetini tattı.
Tercümeler başladı. Sadece kendi geleneğinden değil, Eski Yunan’dan beslenme hürriyetini kazandı Ümmet. Mutezile çıktı. Gelenekten kopma hürriyeti belirdi mantıkta. Elif ile nun sonrasında “Lâ” deme geleneği zuhur etti. Dönem dönem yeni geleneğin zindanlarında ikamet etti.
Ümmet Eski Yunan mirasından hürriyetini Gazali ile kazandı. Gazali ihlâssız ilim ve ilim adamlarını eleştirirken söylediklerinin “içtihat” hürriyetinin bittiği şeklinde bir zindana dönüştürdü gelenek. Bereket, Endülüs yardıma geldi. Emevilerden bir kısmı Abbasilerden hürriyetini kopardı ve Endülüs’te kendi hürriyet geleneğini kurdu. Gazali’nin Aristo’yu çürütme hürriyeti kadar Gazali’yi çürütme hürriyeti de vardı. İçtihat hürriyetini devam ettirdi Endülüs. Sadece siyasi olarak değil, felsefi olarak da hürriyeti benimsemişti. Hatta Abbasi halifesinden hürriyetini alarak kendi halifesini çıkardı Ümmet. Bir dönem üç İslam halifesi birden oldu.
Selçuklu ile Ümmet Haçlıdan hürriyetini alırken, Memluklar hürriyetlerini önce veren sonra da geri alarak devlet kurucusu olan Türkleri ifade etti. Sonra Yavuz Selim ile hilafet hürriyetini Araplara aidiyetten ve Kureyş asabiyetinden aldı. Yavuz Harameyne "sahip olma" hürriyetini bitirdi; ona hizmet etmenin hürriyetini yaşadı. Mevlana’dan aşkın sağladığı hürriyeti öğrendi Ümmet; Yunus diyarında “şöyle garip bencileyin” ölmenin hürriyetinden dem vurdu. Melâmet ile “ben doldurur ben içerim, günah benim kime ne?” deme hürriyeti geldi.
Ümmet Osmanlı ile devlet aklının kendi yerine düşündüğü bir huzuru yaşadı. Ümmetin iman ile küfrü tefrik etme melekesi vardı. “Padişah’tan büyük Allah var!” demek hürriyeti vardı. Bir hakikati ifade edirken, Padişahı da uyarma hürriyetiydi bu. Öte yandan, her şey halledilmişti nasılsa! Düşünme hürriyeti kör olmadı ise de, “fitne” korkusundan köreldi biraz. Hürriyet miskinliğe vurdu kendini.
Osmanlı’nın son demlerinde Ümmet “hürriyet!” naralarıyla uyandığında, artık ümmetlikten kopuş ve milletleşme dönemiydi. Öyle ya, Osmanlı “ümmeti” sömürmüştü, zulüm etmişti. Mısır’da Mehmet Ali hürriyetini ilan edip Osmanlı askerini mağlup etmişti mesela. Her nasılsa, Mehmet Ali “şaki” de olmamıştı.
Ümmetin gelenekten hürriyetini istemesi Tanzimat’la geldi. Artık, Abdülmecit Fransızca konuşuyordu. Hatta İngiliz’in balesine, balosuna hayran olmak da yeni hürriyetlerin yansımasıydı. Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin “küffarla” dalga geçme hürriyeti, küffarın Osmanlı’ya galebe çalma noktasını ikaz ediyordu. Osmanlı Sultan’ı küffardan borç alma ve sefahat sarayları yaptırma hürriyetini de elde etmişti. Dersaadette İtalya’da bile olmayan iltifatlarla Cavaliero Rusticana’nın oynanması hürriyetin yeni boyutunu ifade etti. Osmanlı’nın bitişini geciktiren Abdülhamit, ecnebi okullarıyla yabancılara okul açma hürriyetini bahşetti, ama kendi aleyhine olanlara hürriyet tanımadı. Bazen hikmet, hürriyetin ötesine geçerdi elbette!
Cumhuriyet dönemiyle Ümmet daha önce başlayan hürriyetlerini şaha kaldırdı. Millet ümmetten, ümmet Osmanlıdan hürriyetini alırken, kadın da erkekten hürriyetini istemeye başladı. Menderes’in CHP’den kopardığı hürriyet, ABD’nin Hürriyet Abide’sinin meşalesiyle aydınlanıyordu. Amerika’dan hürriyetini, SSCB ile anlaşmalar yapmaya çalışırken ABD diplomasi hürriyetine binaen darbe yaptırma hürriyetini devreye soktu. Hürriyet kökleşti sonra ülkemizde.
Kadınlar erkeklerden hürriyetlerini alırken, bu sefer de çocuklar anne-babadan hürriyetlerini ilan ettiler. Yeni hürriyetin adı “özgürlüktü.” Ekonomik özgürlük, cinsel özgürlük giderek vatan ve millet kavramlarından bağımsız sadece kendi için yaşama özgürlüklerini getirdi. Devlet ve hükümetten arta kalan alanlarda vicdan hürriyeti cüzdanlar arasında büyüdü. “Vicdan” zaten “bulmak” kökünden geliyordu.
Son aşamada “millet” bireysel “özgürlük” kamuflajıyla, aslında bireyi yakın çevrelerden koparmak hedefine yöneldi. Bireylerin sorumlulukları yerine özgürlükleri vurgulanırken, kendi mahalle ve çevresinden çıkması ve “kendi hayatı” sandığı başka mahallelerin efsunlarına teslim edildi. Birey olmaktan çok, bireyin elektronik ve tele-çevrelerin, tüketim alışkanlıklarının etkisine salınması “açık toplum” propagandalarıyla desteklendi. Serbest pazarın “serbest” bireyleri doğarken, “açık toplum” hem ticari, hem siyasi olarak kapitalist ideoloji zerk etmesi için bağışıklık geliştirildi. Nasılsa İslam’da da Serbest Pazar vardı…
Hürriyetten sonra serbestiyet ve özgürlüklerin serencamını görmek için Tahrir Meydanı’na bir daha göz atmakta yarar var. Ne de olsa “Tahrir” “özgürleştirme” demek. Bir’den hürriyetini alan bir’liktelik ve bir’likler bireyler değil sadece “özgür”insanlar üretiyor. Toplu üretim mekanizmalarında üretilen özgürlüklerin, bunca benzeşmesi de “demokrasi” geldiği içindir. Karl Popper’a selam olsun!
Metin Boşnak / Haber 7
mbosnak@metinbosnak.com
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol