Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

  • GİRİŞ22.02.2012 10:58
  • GÜNCELLEME22.02.2012 10:58

Yüzyıllar boyu, tarikatların kalplere ve toplum hayatına hükmettiği bu coğrafyada "cemaat" adı verilen yapılanmaların, Bediüzzaman"a mensup olanlar ya da ondan bir ölçüde ilham alanlarla gündeme geldiğini biliyoruz.

Bununla birlikte, fark etmediğimiz ya da unuttuğum birkaç nokta var. Herşeyden önce, Bediüzzaman"ın kendisi Risale-i Nur müntesiplerini asla bağımsız bir cemaat olarak nitelememiştir. Risalelerde "cemaat* denildiğinde, her zaman tutarlı biçimde İslam cemaati/ümmeti kastedilmiştir. Bununla birlikte, gerek genel olarak ehl-i hak, gerek özelde Risale talebeleri için Bediüzzaman sıklıkla "şahs-ı manevi" kavramını öne çıkarmıştır. Bireycilik zehrine karşı cemaat panzehirini bütün ehl-i hak ve ehl-i Kur'an için ısrarla öneren Nursi, sayılabilir, ölçülebilir cemaat ile şahs-ı manevi arasında da titiz bir ayrım yapar.

Bu noktada, Bediüzzaman'ın, bir birey ile onun şahsiyeti arasındaki ayrım gibi, cemaat ile şahs-ı manevî arasında ayırım yaptığı ve asıl önemi cemaate değil şahs-ı manevîye verdiği belirtilmelidir. İnsan ruhu nasıl bedenle irtibatlı olmakla birlikte, tek tek uzuvlardan bağımsızsa; meselâ, bir uzvun bedenden ayrılmasıyla ruh zarar görmüyorsa ve bedene ruh hükmediyorsa; şahs-ı manevî de kollektif bir benlik ya da biz teşkil eden cemaate yön veren ve cemaatteki bireylerden bağımsız ama hem cemaate hem de onun uzuvları olan bireylere  hükmeden ilkeler, ilişki biçimi ve gayeler anlamına gelir.

Cemaat bu anlamda görünür, ölçülebilir, gözlemlenebilir birşey olsa da, şahs-ı manevî ancak ilkelerde, ilişkilerde ve tezahür eden hizmette eserini gösterir. Bir camide bulunan insanları cemaat eyleyen sır, omuz omuza bir sırada durup birlikte ibadet etmeleridir. O cemaate hükmeden sır, birlikte tâbi oldukları ibadet mânâsı ve erkândır. Veya, bir orkestra üyelerinin farklı enstrümanlarla bir sahnede bulunması cemaate, onların bir besteyi ahenkle icra etmeleri ise şahs-ı manevîye benzetilebilir. Enstrümanları ellerinde tutanlar, ancak o besteyi birlikte icra ettiklerinde orkestra tanımına dahil olabilirler.

Fetih suresindeki "Her halde sana biat edenler ancak Allah'a biat etmiş olurlar. Allah'ın eli (kudreti) onların elleri üstündedir. Onun için her kim cayarsa yalnızca kendi aleyhine caymış olur" mealindeki âyet-i kerimesinin tefsiri sayılabilecek bir hadis-i şerifte "Allah'ın rahmet ve inayet eli cemaat ile beraberdir" (Tirmizi, Fiten 7) denmesi, şahs-ı manevînin önemini öne çıkarmaktadır. Hak ehlinin cemaati Kur'an ve Sünnet'e tâbiyetle hayat bulacağı gibi, Müslüman cemaatinin şahs-ı manevîsi ancak Allah'ın rahmet, inayet ve kudret elinin çizdiği şahs-ı manevî ile teşekkül edebilir, yatay düzlemde fanî bireylerin kişisel çabalarının toplamıyla değil. Hak ehlinin şahs-ı manevîsi bu yönüyle ilâhî bir rahmet ve kudret mucizesidir ve bireylerden bağımsızdır. Görünür düzlemde bireyler ve bir topluluk vardır belki, ama bireyler ortaya çıkan şahs-ı manevî ile değer kazanmaktadır. Cemaat suret, şahs-ı manevî ise öz ve mânâdır.

Şahs-ı manevî ilâhî bir sır, bir kudret ve rahmet mucizesidir. Kastamonu Lahikası'ndaki bir mektubunda, İhlâs Risalesi'nde ayrıntılı biçimde tahlil ettiği bu sırrı, Bediüzzaman "Bilirsin ki, iki elif ayrı ayrı olsa iki kıymeti var; bir çizgi üstünde omuz omuza verse, on bir kıymet aldığı gibi; senin tesirli nasihatinle ihzar ettiğin hizmet-i imaniye tek başıyla kalsa, şimdiki tehacümat-ı müttehideye karşı dayanması çok müşkil" diyerek ifade eder. "Eğer Risale-i Nur'un hizmetine iltihak etse, o iki elif gibi, on bir, belki yüz on bir kıymetinde ve kuvvetinde olacak ve karşıdaki ittifak etmiş dalâletlere karşı dayanacak." Hemen izleyen satırlarda "Bu zaman, ehl-i hakikat için, şahsiyet ve enaniyet zamanı değil. Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatten çıkan bir şahs-ı mânevî hükmeder ve dayanabilir. Büyük bir havuza sahip olmak için, bir buz parçası hükmündeki enaniyet ve şahsiyetini o havuza atmaktır ve eritmek gerektir" diye devam eder. "Yoksa, o buz parçası erir, zayi olur; o havuzdan da istifade edilmez. Hem mûcib-i taaccüp, hem medâr-ı teessüftür ki, ehl-i hak ve hakikat ittifaktaki fevkalâde kuvveti ihtilâfla zayi ettikleri halde, ehl-i nifak ve ehl-i dalâlet, meşreplerine zıt olduğu halde ittifaktaki ehemmiyetli kuvveti elde etmek için ittifak ediyorlar. Yüzde on iken, doksan ehl-i hakikatı mağlûp ediyorlar."

Ehl-i hakkın omuz omuza verebilmesi, ihtilâf değil ittifak etmesi, Allah'ın kudret elinin cemaat üzerinde oluşunun fiilî bir numunesidir. Bireyi temsil eden "elif"lerin yani "1"lerin omuz omuza vermesiyle kendi sayısal değerlerinin kat kat fazlasını, 1111'i, kazanabilmeleri  ancak ihlâs ile mümkündür. İlâhî inayetin tecellisi olan şahs-ı manevînin teşekkülünün önşartı, omuz omuza verebilmek ve ilkeler çerçevesinde ittifak edebilmektir. Bir kez daha vurgulamak gerekirse, şahs-ı manevî bireylerin arasındaki ilişkiyle (ittifak ve omuz omuza vermek) tecelli etse de, bireylerden ve hatta bireylerin kollektif toplamı olan cemaatten de son tahlilde bağımsızdır, ve bu sayılanların hepsine değerini veren şeydir.

Son yüzyıllarda bedenin ve fiziksel âlemin ruh ve melekût âlemi aleyhine ön plana çıkarılmasının, ya da başlangıçta "şeyleştirme" diye tanımlanan maddîleşme sürecinin, bir sonucu olarak Müslümanlar kuvveti sayılabilir, gözlemlenebilir ve ölçülebilir düzlemde aramaya başladılar. Meselâ, gruplarının ekonomik yatırımlarının büyüklüğünü, mensuplarının sayısının fazlalığını, kurumsal büyümeyi vs. önemsediler. Ancak, Bediüzzaman, tıpkı bedeni ruhun, görünür âlemi hakikatlerin tecelli ettiği melekût âlemine hizmet eder şekilde ele aldığı gibi, Kur'an'a ve dine hizmette de ölçülebilir, gözlemlenebilir ve maddî şeylerin ötesinde cemaatin ruhu diye tarif ettiği şahs-ı manevîyi esas tutmuştur.

Şahs-ı manevî sırrı, bir yanda bireycilik diğer yanda ise bireyliğin silinmesi ve "cemaat" yapısı için feda edilmesi gibi iki aşırılığa düşmemek için gerekli çıkış yolunu sağlamaktadır.

Murat Çiftkaya - Haber 7
ciftkaya@yahoo.com
www.muratciftkaya.net

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat