Büyük Bozkır’ın Kalbinin İzinde; Türkistan (2)

  • GİRİŞ24.08.2023 09:16
  • GÜNCELLEME25.08.2023 10:56

Türk Dünyasının Manevi Başkenti Türkistan her Türk evladının gönlünde günü gelince açmayı bekleyen bir çiçek tomurcuğu gibidir ve ne zaman ki bu kutlu diyarı ziyaret etme bahtiyarlığına ulaşırsınız işte o vakit yüreğinizde katmer katmer güllerin arz-ı endam etmesi an meselesidir.

Türk tefekkürünün gönül kapısı Hoca Ahmet Yesevi’ye ev sahipliği yapan, tarihi ipek yolu üzerinde 2500 yıllık geçmişe sahip Türkistan; baştan ayağa yenilenen çehresi, geniş yolları, kilometrelerce uzayıp giden parkları, zarif yapıları, otelleri, sembol anıtları ve kadim Kazak kültürünü teneffüs ettiren manevi atmosferiyle sultan şehir edasıyla karşılıyor misafirlerini.

Geleneksel Kazak mimarisinden esinlenerek sıra dışı güzellikte inşa edilen Kervansaray, sizi kolunuzdan tuttuğu gibi geçmişin egzotik dünyasına götürüyor. Zira burada Kazak destanlarında yer alan figürlerin pek çoğuyla karşılaşıyor ve adeta geçmişten geleceğe uzanan muazzam bir asma köprüde büyülenerek seyahat ediyorsunuz.

Hazret Sultan Uluslararası Havalimanı’na akşam saatlerinde inince bizi önce kardeşlerimizin güler yüzü ardından eşsiz ikramları karşıladı. Kervansayar’ın içinde doğunun masal diyarında dolanıyorduk sanki. Zaman durmuş mekân bütün albenisiyle dile geliyordu. Su ve ışık şovları arasında Kız Jibek ile Tölegen’in aşk hikayesini anlatan muhteşem tekne gösterisi bizi rüyalar ülkesinin sonsuzluğuna kanatlandırdı. Vakit gece yarısını tüketirken destur almak için Hâce Ahmet Yesevi makamının yolunu tuttum. Zira üzerimde hem dostların selamı vardı hem de ona söyleyeceklerim…

Gün ışıyınca Otrar’a doğru yola çıktık. İlk durağımız Arslan Baba’ydı.

Meyve bahçeleri, kırda özgürce otlayan develer ve uzayıp giden bozkır manzarasından sonra Hoca Ahmet Yesevi’nin ilk hocası ve hamisi olan Arslan Baba'nın türbesine ulaştık. Emir Timur tarafından inşa edilen ve Türkistan’a 60 kilometre mesafede bulunan bu ziyaret, kalbimizi tarihin dehlizleriyle maneviyatın dorukları arasında çetin bir gergefte epey süre asılı bıraktı.

Duran zaman hareketlenince Otrar’da Farabi’nin izini sürmeye koyulduk.

O Farabi ki “bilgi en büyük erdemdir” diyerek dünyayı aklın ışığına çağırmış ve insanlığın ikinci öğretmeni olma payesine erişmiş dahi bir filozoftu. Şimdi Hoca Ahmet Yesevi’nin “Ulu Bilimler Şehri” dediği ve Moğolların acımasızca yakıp yıktığı Otrar’da Farabi’nin büyüdüğü yerleri geziyor, romanını kaleme alırken hayalle avunduğum coğrafyayı doyasıya temaşa ediyordum.


Otrar ziyaretinde bize rehberlik eden Arkeolog Serik Akılbek buradaki kazı çalışmalarının 1969’da başladığını ve geçen süre zarfında şehrin sadece 12. yüzyıla ulaşan tarihi kalıntılarını ortaya çıkarabildiklerini söyledi. Geçmişte Otrar şehrinin Kale, Şehristan ve Rabat olarak üç bölümden oluştuğunu, hedeflerinin bu alanların tamamını ortaya çıkarmak olduğunu belirtti.

Otrar’dan Türkistan’a dönerken yol boyunca bu kutlu beldeden göz ve gönül perdeme akseden müstesna resimlerin mutluluğunu yaşıyordum. Öyle görünüyor ki ömür vefa ettiği sürece bu hazzı tatmaya devam edeceğim.

Türkistan’a dönünce Kervansaray’ın içine dantel misali yerleştirilmiş zarif yapıları ziyarete başladık. Bunlardan birisi Altun Samruk’tu. Orada hem Kazak kültürünün geçmişine yolculuk yapıp tarihi ipek yolu çarşılarında dolandık hem de uçan tiyatro marifetiyle bir kartal rehberliğinde devasa Kazakistan coğrafyasının göz alıcı yerlerini heyecan içinde dolandık.

Bu yerleri ziyaret ederken Kazak kardeşlerimizin geçmişe dair maddi ve manevi birikimleri bir kuyumcu titizliğiyle gün yüzüne çıkarmak için giriştikleri çabayı takdir etmemek mümkün değil. Zira yaptıkları her eser ve attıkları her adımda kardeşlerimizin geleneklerine yaslanıp geleceğe güçlü bir şekilde yürüme kararlılıkları bütün çıplaklığıyla göze çarpıyor.

Güneş kostüm değiştirirken Hâce Ahmet Yesevi’nin hayatını geçirdiği kutlu mekanların izini sürerek veda ziyaretine başladık.

Emir Timur’un 13.yüzyılda yaptırdığı muhteşem türbeye geçmeden önce yan taraftaki çilehanede ve Hazret Sultan’ın ailesiyle yaşadığı mekânda bir süre dolanıp hasret giderdik. Bütün Türk coğrafyalarını talebeler yetiştirerek ihya eden ve eşsiz hikmetlerle mayalayan Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin ayak bastığı ve kalbinin attığı yerlerde tefekkür etmek insana tarifsiz bir manevi haz veriyor. Nihayet onun kabrine akın edenlerle duygu tufanına tutulup dua seline karışmak insanı huzurun kalbine kanatlandırıyor.

Türkistan gezimizin sürprizlerinden birisi uçağın rötar yapması neticesinde gerçekleşti. Bu gidişimde ömrü boyunca çevresine maddi ve manevi şifa kaynağı olmuş Hoca Ahmet Yesevi’nin kızı Gevher Ana’nın Mayşay Abenova köyünde bin bir emekle gün yüzüne çıkarılmış makamını ziyaret etmeyi çok arzuluyordum. Ne var ki programların yoğunluğu buna fırsat vermedi. Rötar haberi ulaşınca Türkistan gezisi boyunca bize rehberlik eden İsmail Bey gece yarısı özel aracıyla bu isteğimi yerine getirdi. Kendisine müteşekkirim.

Türkistan’a veda etmek, bin yılın ötesinden huzur ve mutluluk çağlayanı olarak içime akan gür bir şifa kaynağından mahrum kalmanın yetimliğini hissettirdi bendenize. Ayrılık vaktinde gözümün dolması, boğazımın düğümlenmesi ve uzun bir süre yüreğime bu vedanın kekremsi havasının gelip yerleşmesi işte bu yüzdendi. O anlardaki tek tesellim Büyük Bozkır’ın Zümrüt Gerdanlığı Almatı’ya kavuşacak olmamdı.

Haftaya Almatı izlenimleriyle görüşmek dileğiyle.

Kalın sağlıcakla efendim.

Mürsel Gündoğdu

murselgundogdu@gmail.com

Yorumlar1

  • Kompataro 10 ay önce Şikayet Et
    İiy keyifler
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat