Dünya siyaseti çıkmaz sokakta
- GİRİŞ29.01.2026 08:49
- GÜNCELLEME29.01.2026 10:53
Dünya, öngörülmez bir siyasi iklim kuşağının tam orta yerine hepimizin şaşkın bakışları arasında yüzükoyun savrulmuş vaziyette.
Bu günlerin geleceğini çok önceden sezen Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan yıllardan beri neredeyse her platformda “Daha Adil Bir Dünya Mümkün” ve “Dünya Beşten Büyüktür” gibi aforizmalarla muhataplarına haykırıyor, dünya devletlerini böylesine tehlikeli ve tehditkâr durum karşısında büyük bir bilgelikle uyarıyordu. Şimdilerde bu tehdit, bütün boyutlarıyla küresel siyasete nüfuz etmiş durumda. Artık yolun sonu net olarak göründüğü gibi geri dönüşü de neredeyse imkânsız olan bir yere doğru hızla evriliyor.
Bu sürecin temeli yeni enerji kaynaklarının keşfi ve oralara uzanacak yolların emniyete alınma girişimleriyle atıldı. Sonrasında “Arap Baharı” gibi küresel kaos senaryolarıyla sütunları dikilip devasa bir yeni siyasi düzen inşa edilmek istendi.
Ortadoğu’da İsrail’in güvenli geleceğinin teminat altına alınmasıyla başlayıp bütün coğrafyayı bu süreci planlayan güce itaat ettirecek parçalı yapılara bölmeyi amaç edinen bu bencil yapının kendisinden başka hiç kimseye hayrı dokunmayacağı gibi ötekine dair huzurlu bir gelecek tasavvuru da yok.
Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” diye haykırarak başladığı meşhur bir Destan Şiiri var. Bu şiirinde; “Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul/ Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul” dizeleriyle çağın yaşanmakta olan bölüşüm çarpıklığına dair sarsıcı bir tespitte bulunduktan sonra Üstad tarihi bir söze daha imza atar;
“Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa…”
Ortadoğu’dan başlayıp bütün dünyaya kurdun bile reva görmeyeceği taksimi dayatanlar bu süreçte her ülkenin payını ayrı ayrı planladılar. Şöyle ki;
Bu taksimde Filistin’e düşen bölünerek ve küçültülerek yok edilmekti. Irak ve Suriye’nin payına düşen ise üçe bölünmekti. Bizim payımıza da üç şey reva görülmüştü; Erdoğan’sız bir gelecek, ikiye bölünmüş bir Türkiye ve iç savaşa sürüklenmiş bir toplum. İran’a gelince burada sinirleri alınmış güçsüz bir rejim en öncelikli hedefti. Şimdilerde İran etrafına yapılan yığınaklardan anlıyoruz ki bu plan, Mollaların nükleere ulaşma imkanları ile füze teknolojilerini iyice zayıflatıncaya kadar kesintisiz devam edecek. Rejim buna direnir ve baş eğmezse bu defa ülkeyi bölme ve baş alma gibi daha sert stratejilere geçişler denenecek gibi görünüyor.
“Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır” diye çağa haykırıyordu ya Üstad Sezai Karakoç…
Ortadoğu’ya yönelik sözüm ona çok güçlü bir plan vardı ama Gazzeli mazlumların muhteşem direnişi bu senaryoyu yırtıp rafa kaldırdı. Suriye’de gerçekleşen devrim ve bu süreçte Türkiye’nin güçlü duruşu, etle tırnak gibi birbirine kenetli bu toprakları bölme emellerini parçalayıp çöpe attı. Plan yapıcılarla birlikte bütün dünya bu topraklarda Türkiye’yi hesaba katmadan hiçbir planın yapılamayacağını çıplak gözlerle bir kez daha müşahede etmiş oldu. Şimdi planın ucu İran’a çevrildi. Umarım dalgalanan bu deniz, güçlü bir diyalog süreciyle sahili selamete ulaşır.
Bu yeni normale hazırlıksız ve tedbirsiz yakalanan AB ülkeleri ise şimdilerde kara kara düşünmekle ve sağa sola yalpalayarak bu atmosferden hızlı bir çıkış yolu aramakla meşguller.
Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun başına gelenlerden sonra davulun sesi gittikçe kendilerine daha da yaklaşan Kanada gibi ülkeler, Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın uyarılarını bu günlerde en iyi anlayan ülkelerin başında geliyor. Nitekim Kanada Başbakanı Mark Carney 2026 Davos Ekonomik Forumu'nda yaptığı konuşmada Erdoğan’ın masa-menü denklemini yüksek sesle dile getirerek orta ölçekli ülkelere birlik-beraberlik çağrısı yaptı.
Carney’in söylemi de Erdoğan’ın sözleriyle birebir aynıydı;
“Masada olmazsak menüde oluruz…”
Yeni siyasal düzen büyük yıkımlarla hükmünü icra ediyor ki bunların başında “hak” ve “haklı” kavramlarının uluslararası arenada “hack”lanması var.
Bu durum yeni siyasi normalde herhangi bir hadise karşısında kimin haklı ya da haksız olduğuna bakmaya gerek duymadan tavır belirlemeyi gerekli kılıyor Bu da toplumlara her hâlükârda tarafgir bir yaklaşım içinde hareket etmeyi dayatıyor. Böyle bir atmosferde hukuk devre dışı kalıyor. Kendini hukukun üstünde görenler, her türlü hakkı kendilerine reva görürken ötekine yaşama hakkını bile tanımıyor. Öyle görünüyor ki bundan sonra dünya, kimin haklı ya da haksız olduğuna dair araştırma yapma zahmetine bile katlanmadan tam bir tarafgirlikle la yüs’el düzenini icra edecek.
Yeni siyasi normalin en can yakıcı durumlarından bir diğeri ise sadece güçlü olanın haklı sayılması ve gücün tek değer olarak kutsanması azgınlığıdır.
Böyle bir atmosferde ülkeler bir yandan ordu kapasitelerini gözden geçirirken diğer yandan yeni teknolojilere yatırım yaparak adeta silahlanma yarışına girmiş durumdalar.
Güç, silah, korku, endişe, savaş ve ölüm…
Yeni normal, büyük sosyal ve psikolojik yıkımları beraberinde getiriyor.
Bu durum sadece eskinin yerleşik siyasi ve toplumsal düzenini altüst etmekle kalmıyor aynı zamanda yeni hüküm sürecek siyasi iklim sürecine dair birey ve toplumları derin bir korku ve endişeye de sevk ediyor.
Özetle güçsüzlerin menü listesine konulduğu ve usulsüzlüğün tek kural olduğu bu yeni siyasi iklimde dünyanın şirazesi hızla rayından çıkarken birey ve toplumların dengesi ise gittikçe bozuluyor.
Buradan çıkış yolu olur mu? Varsa nedir?
Buna yıllardan beri böyle bir siyasi iklimin çok yakınımızda olduğunu haykıran Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilgece sözüyle cevap verelim;
“İnsanı merkeze alan, güçlünün haklı olduğu değil haklının güçlü olduğu küresel bir düzen kurulana kadar mücadelemiz devam edecek…”
Kalın sağlıcakla efendim.
Mürsel Gündoğdu/Haber7
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol