İsrail belası orada dururken Husilerin hedefi

  • GİRİŞ15.10.2026 10:21
  • GÜNCELLEME15.10.2026 10:21

İran… 

7 Ekim sonrasında “Gazze’ye destek vermek amacıyla” mücadele ettiğini duyurdu. 

Yemen’deki Husiler de aynı gerekçeyle İsrail’e ve ABD’ye yönelik saldırıları başlattı.

Buna karşılık Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, Mısır ve bölgedeki diğer ülkeler Gazze meselesinde diplomatik girişimlerle sonuç almaya çalıştı. 

Yani temelde Müslüman ülkeler Gazze konusunda aynı tarafta. 

Peki, İsrail belası orada dururken Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının yeniden şiddetlenmesi ne anlama geliyor? 

İsrail belası orada dururken Medine’nin elektriğini sağlayan tesislerin, sivil havalimanlarının ve kutsal beldelerle bağlantılı bölgelerin hedef alınması nasıl açıklanabilir?

Bir Müslüman olarak kutsal mekânlara yönelik saldırıları kabul etmem mümkün değil. 

Savaşın tarafları birbirlerini farklı gerekçelerle suçlayabilir. Askerî hedeflere yönelik saldırılar bile kendi bağlamında haklı olabilir. 

Sivillerin hayatını tehlikeye atan eylemler ise ne insanlığa ne de Müslümanlığa yakışmaz.

Havalimanlarında sivillerin bulunduğunu, insanların ibadet amacıyla kutsal topraklara gittiğini unutmamak gerekir.

Nedense bu Husilere “Mekke İttifakı” kurulunca bir haller oldu. 

Sürekli “bize karşı” yaygaralarıyla kimin amacına hizmet ettiklerini okuyucuların takdirine bırakıyorum.

“Mekke” denildiğinde akla bir petrol şirketi ya da finans merkezi gelmiyor. 

Müslümanlar için dünyanın en önemli kutsal mekânı olan Kâbe, Medine’de ise Mescid-i Nebevi bulunuyor. 

Dolayısıyla kutsal beldelerin güvenliği, sıradan bir bölgesel güvenlik başlığı olarak görülemez.

Tarih de bu konuda düşündürücü örnekler mevcut. 

Kâbe’ye yönelik geçmişteki saldırıların ve baskınların büyük bir bölümünün “Müslüman” olduğunu söyleyen aktörler tarafından gerçekleştirilmiş olması, meselenin yalnızca dinî kimlik üzerinden okunamayacağını göstermesi açısından kritik.

İsrail belası orada dururken, Müslüman ülkeleri birbirleriyle karşı karşıya getiren bir tablo üzerinde düşünmek gerekmez mi?

İsrail’in Kızıldeniz ve Babülmendep çevresinde kendi dışındaki aktörleri açıkça tehdit olarak görmesi ile İran ve Husilerin tutumu sanki biraz fazlaca birbirine benzemiyor mu?

Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarda kullanılan bazı füzelerin, Husilerin daha önce kullandığı sistemlerden “teknolojik açıdan farklı” olduğu yönündeki iddialar da ayrıca incelenmeli. 

Türkiye’nin Suudi Arabistan’a asker gönderip göndermeyeceği tartışmasına gelince…

Türkiye’nin katkısı mutlaka sahaya piyade göndermekle mi sınırlı olmak zorunda?

Örneğin Türkiye’nin insansız hava araçları, silahlı insansız hava araçları ve otonom sistemler alanında ulaştığı seviye ortada. 

Modern savaşlarda teknoloji, istihbarat, hava savunması ve insansız sistemler giderek daha fazla öne çıkmış durumda. 

Elbette Türk askeri gerektiğinde uluslararası görevlerde bulunabilir. 

Ancak her krizin çözümünü asker göndermekte aramak doğru değildir. Türkiye’nin Mekke ittifakına sunabileceği askerî kapasitesinin yanında diplomatik imkânları da bulunuyor. 

Bu nedenle Mekke İttifakı çerçevesinde Türkiye’nin katkısı konuşulurken yalnızca asker gönderme ihtimaline odaklanmak yerine, sahip olduğumuz bütün araçları birlikte değerlendirmek gerekiyor.

Birileri son bir haftada Türkiye’nin Suudi Arabistan’a asker gönderip göndermeyeceği tartışmasını körüklüyor. 

Oysa Türkiye’nin gayet olağandır ki ittifaka teknolojisiyle destek sağlaması, asker göndermekten daha yakın ve daha stratejik bir ihtimaldir.

Tartışmayı, Türkiye’nin “mutlaka” savaşa girmesi gerektiği gibi dar kalıplara hapsetmemek gerekiyor.

Asıl mesele, kutsal beldelerin güvenliğini sağlamak, sivilleri korumak, bölgesel çatışmaların yayılmasını önlemek ve Türkiye’nin imkânlarını doğru biçimde değerlendirmektir.

Mustafa Yıldız / Haber7

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat