Türkiye Yüzyılı yükseliş olabilir

.

  • GİRİŞ09.11.2023 09:11
  • GÜNCELLEME10.11.2023 09:42

Kur’an-ı Kerim’de yükseliş ve çöküşün yasaları açık bir şekilde ifade edilmektedir. Tarihin yasaları, İsrâ Suresi’nde açıklanan bu temel üzerinde yükselir.

Bu yazıda toplumların yükseliş ve çöküşüne dair sözkonusu İsrâ Suresi ayetlerini (11 – 21) İslam alimlerinin tefsirlerinin özetini ortaya koyacağım.

Tespit ettiğim birkaç hususu belirterek, bu yasaları güncel gerçekliğe uygulamaya çalışacağım. İnanıyorum ki Türkiye Yüzyılı, yükseliş yasaları gözetilirse kurtuluş çalışması olabilir.

KOLAYCILIK VE ACELECİLİK

Filistin İsrail Savaşı, Gazze’deki 7 Ekim Aksa Tufanı, insanlık açısından Birleşmiş Milletler’in meşruiyetini kaybettiğini bir kez daha ortaya koymuştur. Aksa Tufanı, Müslümanların alışık olduğu Batı’nın çifte standartı için de bir turnusol kağıdı işlevi görmektedir. İslam milletinin meşruiyetini yitirmiş BM’de çözüm arama saçmalığının da sonuna gelmiş bulunuyoruz. Dağınıklığın ve güçsüzlüğün sembolü haline gelen Filistin’in bağımsızlığı İslam milletinin boynunun borcudur. İsrail’i BM’ye şikayet etmenin ve Filistin’in haklarını korumasını beklemenin hayalperestlik, kolaycılık ve acelecilik olduğu ortadadır.

Ayet-i Kerime’de “İnsan, şerri de hayrı istediği gibi ister. İnsan pek acelecidir!” (İsrâ Suresi;  Ayet 11) buyrulmaktadır. Kim kendine kötülük yapmayı ve zarar vermeyi isterler? Tefsirlerde bu soruya çeşitli şekillerde cevap verilmiştir. Müşriklerden bazıları inkâr ve inatlarını, “Allahım! Eğer bu kitap, senin katından gelmiş bir hakikatse gökten üzerimize taş yağdır!” (Enfâl Suresi; Ayet: 32) gibi sözlerle dışa vururlardı. Bir başka ifadeyle mucize beklerler. İnsanlar arasında ciddi bir sıkıntıyla karşılaştıklarında sabır ve metanetle bu sıkıntıyı atlatmaya, mâkul ve meşrû yollarla bu sıkıntıdan kurtulmaya çalışmak yerine, kolaya kaçıp “Allah canımı alsa da bu dertten kurtulsam!” şeklindeki sözlerle kendilerine beddua edenler bile bulunur. İnsanların büyük çoğunluğu bunalım dönemlerinde bir an önce kurtuluş çalışmasına başlamak, kolları sıvayıp işe koyulmak yerine, mevcut şartlarda kolay, ucuz, hızlı ve zahmetsiz kurtuluş beklentisine düşerler.

Ayrıca bazan insanlar bilgisizlikleri sebebiyle kendi iyiliklerine zannederek aslında yine kendileri için kötü olan şeyleri isterler. Çünkü bu bilinç düzeyi düşük insanın iyi olduğunu zannettiği şey gerçekte kötü, kötü olduğunu zannettiği de iyi olabilir: “Size zor geldiği halde savaş üzerinize farz kılındı. Hakkınızda hayırlı olduğu halde bir şeyden hoşlanmamış olabilirsiniz. Sizin için kötü olduğu halde bir şeyden hoşlanmış da olabilirsiniz. Yalnız Allah bilir, siz bilmezsiniz. ” (Bakara Suresi; Ayet: 216). Savaş insanlara zor ve ağır gelir; çünkü savaşan insanlar hayatlarını tehlikeye atmakta, yurt ve yuvalarından uzak düşmekte, birtakım eziyetlere katlanmakta, dünyanın zevklerinden mahrum kalmaktadır. Devletler açısından bakıldığında, savaşan toplumlarda istikrar bozulmakta, ekonomiden eğitime kadar birçok kurum krize girmekte, tabiat tahrip edilmekte, çevre kirlenmekte, Allah Teâlâ’nın yaratıp insanların istifadesine sunduğu nimetler boş yere –hatta insanlara zarar vererek– israf edilmektedir. Bütün bunların savaşı istenmeyen, korkulan, nefse ağır gelen, nefret edilen bir ilişki biçimine sokması tabiidir. Ancak savaşıldığı takdirde kaybedilecekler ve kazanılacaklarla savaşılmadığında ortaya çıkacak kazanç ve kayıplar mukayese edildiğinde birincisi ağır basınca, hatta zorunlu hale gelince savaş da kaçınılmaz olmaktadır. Şu halde İslâmî hükümler insanların arzularına, doğal eğilimlerine değil yükümlülükten hâsıl olacak sonucun iyi veya kötü, hayırlı veya hayırsız, faydalı veya zararlı olmasına dayanmaktadır.

Tecrübelerden anlaşılmıştır ki insan var oluş amacı itibariyle faydalı olan bazı şeyleri arzulayabilmekte, bunlara karşı direnebilmekte, zararlı olanları da –bazan şiddetle, ısrarla ve iptilâ halinde– isteyebilmekte, engellenmeye karşı direnebilmektedir. Hikmetten yeterince nasip almamış ve olgunlaşmamış nefis, bu durumda iken kendine ağır gelen yükümlülüklerle eğitilmeli, aklın, hikmetin ve ahlâkın eksenine çekilmelidir.

Ayetin, insanı çok aceleci olarak değerlendiren ifadesi, insanın tabiatındaki bir zaafa işaret etmektedir. Sadece politik ve ekonomik başarılar sabun köpüğüdür; sağlam temellere dayanması gerekir. Gerçekten insanın, özellikle ilk defa karşılaştığı durumlarda neyin iyi neyin kötü, neyin faydalı neyin zararlı olduğu konusunda isabetli hüküm vermesi her zaman mümkün olmayabilir. Bunun için insanın aklını, bilgisini, tecrübesini kullanarak veya inandığı, güvendiği kaynaklara başvurarak en doğru tercihi yapması gerekir. Fakat zihinsel ve ruhsal yönden yeterince gelişmemiş olanlar bir sabır ve olgunluk isteyen bu süreçten geçmeye tahammül edemedikleri için genellikle nefsani isteklerinin tesiriyle aceleci davranır ve umumiyetle de yanlış hüküm verir, yanlış tercihte bulunurlar. İşte ayet-i kerime bu zaaf konusunda uyarıda bulunmakta; Kur’an’ın davetine ve ölçülerine göre karar verip hareket etmeye çağırmaktadır.

Müslümanlar, ümmet olduklarını hatırlayıp ve birlikte hareket edip İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT)’ndaki entegrasyon çalışmalarını tamamlayarak ortak savunmaya geçmek zorundadır. Devlet adamlarının zaafları, kaygıları ve menfaat hesapları, BM ve dünya kamuoyundan çözüm bekleme kolaycılığına kaçmalarına ve aceleciliğe neden olmaktadır

YÜKSELİŞ: İSTİKAMET ÜZERE OLMAK

Kur’an-ı Kerim, insana, zaman, mekan ve tarihin Allah’ın ilim, irade ve kudreti altında, ilahi düzen içinde oluşunu ve sorumluluğunu hatırlatıyor: “Biz geceyi ve gündüzü birer nişan olarak yarattık. Nitekim Rabbinizin nimetlerini arayasınız, ayrıca yılların sayısını ve hesabını bilesiniz diye gecenin nişanını siler, aydınlatıcı olarak gündüzün nişanını getiririz. İşte biz her şeyi açık açık anlattık. Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik. Kıyamet gününde insana, açılmış vaziyette önüne konulacak olan bir kitap çıkaracağız. ‘Oku şimdi kitabını! Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter!’ Kim doğru yolu seçerse kendi iyiliği için seçmiştir, kim de saparsa kendi zararına sapmış olur. Hiç kimse başkasının günah yükünü üstüne almaz. Biz bir resul göndermedikçe azap da etmeyiz. (İsrâ Suresi;  Ayet 12 - 16)

İslâmî ilimler, hakikati ‘tevhid, nübüvvet ve âhiret’ şeklinde özetlemektedir;  inanıp iyi işler yapanların büyük ecir alacakları, inanmayanları da “elem verici bir azap” beklediği; Allah’ın, bildirilmesi gerekli her konuyu peygamberlerle kitap göndererek ayrıntılarıyla açıkladığı ifade edilmektedir. Bütün bu açıklamalardan insanlar için mazeret kalmamıştır. Her insan, istikamet üzere yaşayacak; ilim, iman, ibadet, salih amel ve güzel ahlakla Allah’a itaat edecek, Peygamber sallahu aleyhi vesellemim kurduğu ve ümmetim dediği topluma ve onun teşkilatlanmış hali olan İslam devletine hizmet edecektir. Dolayısıyla toplu işlenen suçlarda herkesin sorumluluğu ve cezası kendisinin katkısı oranındadır. Bu nedenle hiç kimse kendi günahının, suçunun cezasını başkasının çekmesini ummamalıdır. Yöneten de yönetilen de birbirinden sorumludur.

1918’de Osmanlı Devleti tarih sahnesinden çekilince İslam milleti başsız kalmıştır; Peygamber sallahu aleyhi vesellemin postu boştur. Fas’tan Çin’e kadar büyük coğrafyada iki milyara yakın insan organize olamadığı ve birliği sağlayamadığı için perişandır. Son bir asırda İslam milleti büyük kıyımlar yaşamış, büyük acılar çekmiştir. Filistin, bu tablolardan biridir. İslam birliği, tek doğru yol olduğu bilindiğinden İİT kurulmuştur. Allahu Teala, Müslümanlara belirlediği istikamet üzere ortak yönetime geçmeyi, birlik hedefine yönelmeyi, gelecek planlaması yapmayı ve azimle çalışmayı emretmektedir. İstikamet üzere olmak, geleceği planlamak, ahlak ve hukukla disiplinli yaşamaktır.

İslam birliği imtihanını vermek için Müslümanlar çalışmalarını İİT ile belli bir noktaya getirdiler. Türk Devletleri Teşkilatı öncü ve hızlandırıcı bir rol üstlenecektir. Son bir hamleyle İslam Devletleri Teşkilatı haline getirip siyasi alanı da kapsayacak şekilde tüzük değişikliği yapmalıdır. CENTO’nun devamı olan Ekonomik Teşkilat da Güvenlik Konseyi olmalıdır. Böylece İslam Birleşmiş Milletleri ve Güvenlik Konseyi oluşacak, İslam ülkesinin güvenliğini sağlayacaktır. Birliği sağlamak, geleceği planlamak ve azimle çalışmak tarihin en çetin yasasıdır.

ÇÖKÜŞ: AHLAK VE HUKUKU ÇİĞNEMEK

Allahu Teala, peygamber gönderip İslam milletini kurdurduktan sonra yönetim imtihanına tabi tuttuğunu açıklamaktadır: “Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde oranın şımarmış yöneticilerine (iyiye yönlendirici) emirler veririz; onlar ise orada günah işlemeye devam ederler, sonuçta o ülke helâke müstahak olur, biz de oranın altını üstüne getiririz.  Nûh’tan sonraki nesillerden nicelerini helâk ettik. Kullarının günahlarını bilip görmede Rabbin yeterlidir. (İsrâ Suresi;  Ayet: 16 - 17)

Ahlak ve hukuku çiğneyen bir toplum, helake müstahak olur. Yönetilenler ve yönetenler, kendi çıkarlarını, toplumun ve devletin menfaatlerinden üstün görmeye başladıklarında düzen ve birlik kalmaz.  Konfora dalıp, hedonist ve pragmatist hesaplarla istikametten ayrılmak, bireyciliğe düşmek, İslam toplumunu bozmak, ahlak ve hukuka saygısızlık, adaleti gözetmez hale gelmek çöküşe yol açmaktadır. Dolayısıyla çöküş, gayrimeşru rezil yönetimlere boyun eğmek ve gününü gün etmekle gerçekleşir. Çünkü Müslümanlar, kafirlerin velayetinde ve vesayetinde yaşayamaz, yasaklanmıştır.

Kur’an-ı Kerim’de kendilerine gönderilen peygamberlerin uyarı ve irşadlarına aldırış etmeden inkâr ve isyanlarında ısrar eden liderler ve toplumlar hakkında uyarı maksadıyla bilgi verilmektedir. Aslında Allah Teâlâ, biz müminlere de uyarıda bulunmakta, yaptıklarımızı bilip gören Allah’ı daima hatırda tutarak O’nun belirlediği istikamette, rızâsına uygun kişisel ve toplumsal yaşayış sergilememizi istemektedir.

İslam milleti, iki asırdır yok oluşa giden yıkılışı durdurmak zorundadır. Büyük gücüne rağmen dünya güçleri karşısında varlık gösterememek büyük zillettir. Devletini ve medeniyetini kaybeden İslam milleti, bir an önce kurtuluş çalışmasını başlatmak, İslam birliğiyle toparlanıp ayağa kalkmak, tuttuğunu koparacak ve kendi yolunda yürüyecek güce ulaşmak zorundadır.

KURTULUŞ ÇALIŞMALARI

Her insan, dünya hayatında seçimini yapacaktır; sorumluluğu kendisine aittir. O halde kim tercihini yalnız dünya çıkarları için kullanır da mal-mülk, mevki-makam elde etmek için çalışırsa bilmelidir ki bir imtihan alanı olan bu dünyada Allah herkese her istediğini değil, fakat kendi istediği kimselere uygun gördüğü şeyleri verir. Ama böyleleri Allah’ın rızâsını değil, kendi dünyevî tutkularını esas aldıkları için artık yergiyi de hak etmiş olacak ve Allah’ın rahmetinden mahrum kalarak cehenneme atılacaklardır:

Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye dilediğimiz şeyleri veririz; sonra da onu cehenneme göndeririz; oraya kınanmış ve kovulmuş olarak girer. Kim de âhireti ister ve bir mümin olarak âhiret için ona yaraşır bir çabayla çalışırsa; işte böylelerinin çabaları karşılık görecektir. Hepsine, bunlara da ötekilere de rabbinin ihsanından kesintisiz veririz. Rabbinin ihsanı sınırlı değildir. Baksana, biz insanların kimini kiminden nasıl farklı kılmışızdır. Elbette âhiretteki dereceler ve farklılıklar daha büyük olacaktır. Allah’tan başka tanrı tanıma; sonra kınanmış ve yalnızlığa terkedilmiş olarak kalırsın. (İsrâ Suresi;  Ayet: 18 - 21)

Âyet, bazı dünyevî değerleri elde etmenin gerçek anlamda bir ayrıcalık ve üstünlük olarak algılanmaması gerektiği hususunda anlamlı bir uyarı olarak değerlendirilmelidir. Çünkü Allah’ın bizden beklediği “ahireti istemektir. Ayette “dünya işi yapan, ahiret işi yapan” denmeyip “dünyayı isteyen, âhireti isteyen” denmesi büyük önem taşımaktadır. Çünkü burada yapılan iş değil, o işle neyin hedeflendiğinin altı çizilmekte, yani ana hedefe ve niyetlere dikkat çekilmektedir. Zira insan dünya işi yaparken âhiret iyiliğini hedefleyebileceği gibi âhiret işi yaparken (ibadet ederken) dünya çıkarlarını da hedefleyebilir. Böylece eylemlerin Allah katındaki değerini tayin eden birinci unsur niyetlerimizdir. Niyet, seçenekler arasında uygulamaya konulan son karardır. Bu sebeple Hz. Peygamber, “Ameller niyetlere göredir” buyurmuştur.

Allah Teâlâ, başka hikmetler yanında dünya hayatının imtahan oluşu nedeniyle insanlar arasında değişik yönlerden farklılıklar, çeşitlilikler olmasını dilemiştir; meslekler, statüler buradan doğmaktadır. Yöneten yönetilen farkı da dünyanın imtihan oluşundandır. Bir insan, işlerini, hatta ibadetlerini âhireti esas alarak değil de dünya menfaatini kendisine hedef seçerek yaparsa, bu kişi dünyayı istemiş olur; fakat ibadet ve itaatleri yanında dünya işi yaparken de bunu Allah’ın hükümlerine uyarak, âhirette Allah’a hesap vereceğini düşünerek, sevabını Allah’tan umarak o işi dürüstlükle yaparsa bu kişi âhireti istemiş olur. Herkes kendi niyetine göre karşılık bulur. Ayette hayırlı bir eylemin üç şartına dikkat çekilmektedir: a) Âhiret sevabı istenmeli; b) Sadece istemekle kalmayıp âhireti kazandıracak işler yapılmalı; c) Bütün bunlar inanarak yapılmalı. Âyette inanmanın şart olarak yer alması, diğerlerinin anlamlı hale gelmesi ve sonuç vermesinin de inanmaya bağlı olduğunu göstermektedir.

Kurtuluşun, yükselişin ve çöküşün yasalarını açıklarken; bu ayetler, kıyamet gününe kadar gelecek insanlığı muhatap almaktadır. Bütün insanlığa hitap edilerek ilâhî dinlerde ortak olan başlıca dinî ve ahlâkî görevler sıralanmaktadır. Birinci görev Allah’ın birliğini tanımak, bir olan Allah’ın Rab (evreni yaratan, yöneten) ve ilah olduğuna (tarihi, toplumu yöneten) inanmaktır. Ahlak ve hukuku çiğneyerek bu inançtan sapmak insan için en büyük kayıp, en büyük yergi ve ceza sebebidir. Çünkü İlahi İrade olan dini kabul etmeyen materyalistler, iki yüzlüler (bocalayanlar, münafıklar) Allah tarafından kınanmıştır; O’nun rızasından ve buna bağlı olarak ahiretteki lütuflarından mahrum kaldığı gibi gazabına ve azabına da müstahak olmuştur.

Yorumlar1

  • kasımkaraca 3 ay önce Şikayet Et
    çok güzel veciz makale ağzına gönlüne sağlık müslüman toplumların durumunu analizyapmış üstad
    Cevapla Toplam 2 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat